Anayasal Devlet ve Korsan Devlet

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
8,285
Tepki puanı
530
Düşünce
Sünni
Anayasal devlet, yalnızca anayasası olan devlet demek değildir. Esas önemli olan, tüm erklerin devletin kendi anayasasına göre hareket etmesidir. Tüm erkler, eğer uyguladığı politikalarda anayasaya uygun hareket etmiyorsa, anayasal bir devletten bahsedemeyiz. Şeklen en iyi anayasaya sahip olan bir devlette dahi eğer yürütme erki anayasal düzen dışında fiillerde bulunuyor ve bu durum yaptırımsız kalıyorsa, anayasal devlet yoktur. Anayasası olmayan devlete korsan devlet denir.

Hukukun üstünlüğü, yürütmenin aldığı kararların ve uyguladığı politikaların hukuk önünde hesap verebilir olmasıyla mümkündür. Hukuk yürütmeden üstündür ve yürütme de aynen halk ve kurumlar gibi hukuka tabiidir. Yürütmenin hukuk dışına çıktığı durumlarda yaptırım getirilemiyorsa, o ülkede hukukun üstünlüğünün ortadan kalkmış olması bir yana, hukukun varlığından da söz edilemez. İsmen değil cismen var olan hukuk, yürütmenin de sorumluluk alanı üzerinde egemen olursa sağlanabilir. Siyasi alanda gerçekleşen yasalara aykırı fiiller, hukuk tarafından denetlenebilmelidir. Bir diğer konu, yürütmenin gücünün sınırlanması meselesidir. Yürütmenin sınırlanamaz oluşu, zıvanadan çıkışı beraberinde getirir. Keyfi yönetim uygulamalarının gerçekleşmesinin ana nedeni, anayasal devletin ortadan kalkması olduğu kadar, hukukun üstünlüğü ilkesinin de artık uygulanamaz hale gelişiyle de ilintili. Hukukun üstünlüğü olmayan devlet, korsandır.

Yasa önünde eşitlik de anayasal ve korsan devletin farklarındandır. Suçun bireyselliği gibi, suç-kanıt bağı olmaması gibi, Sippenhaft (aile boyu suç) uygulamaları gibi konular, yasa önünde eşitlik ilkesiyle taban tabana zıttır. Yasa önünde eşitlik olmayan bir yerde sadece korsan bir devlet var olabilir.

Anayasasından kopmuş, hukuk tanımayan devletler, öngörülebilir olmaktan çıkar. Bu tür ülkelerde bürokratik prosedürler net olarak işlemez. Ama esasında öngörülebilirlik, tam da bürokratik prosedürlerin işletilmesinden gelir. Max Weber bürokratik devleti modern devletin en temel öğelerinden kabul ediyor. Prosedürel işleyiş mekanizmalarının belli olmadığı devletler öngörülebilir olamaz. Bu tür yapılarda hiçbir güvenceniz yoktur. Canını da malınızı da koruyamazsınız. Geçici olarak canınıza ve malınıza dokunulmaması, dokunulmayacağı anlamına gelmez. Dahası, alınan kararların sorgulanmadığı ve denetlenemediği devletler, öngörülebilir bir ortama sahip olamaz. Bu tür bir ortama yerli yatırımcı da yabancı yatırımcı da gelmez. Vatandaşların başka ülkelere göz etme isteği artar. Değerli beyinler ve sermaye bu tür ülkeleri terk eder. Ülke vasatlaşır ve fakirleşir. Bunlar, sosyoloji ve siyaset biliminin ilgi alanına giren modernleşme ve kalkınma çalışmalarında bilinen en temel gerçekler. Öngörülemeyen devletler korsanlaşır.

Hesap verilebilirlik de anayasal ve korsan devletin farklarındandır. Unutulmamalıdır ki hesap vermek durumunda olmamak geçici bir süredir. Er veya geç bu dönem son bulur ve anayasal ortama geri dönülür, hukuk işler! O zaman, geçmişte verilmeyen hesapların ortadan kalkmadığı, sadece ertelenmiş olduğu kafalara dank eder. Keyfi yönetim son bulduğunda hesap sadece siyasi karar alıcılara sorulmaz. İnanmayan NAZİ partisinin ardından İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da neler olduğuna bakabilir. Bu ibretlik bir örnektir. Özellikle korsan devletlerdeki bürokratların ve memurların başlarını iki ellerinin arasına alıp düşünmesi gerekir. Çünkü bu rejim iktidarı yitirdiğinde ve yeni bir anayasal düzen ortaya çıktığında, bu karanlık dönemin tartışmalı uygulamalarından dolayı çok sıkı bir hesap sorma ve arınma dönemi başlar. Bu kaçınılmaz! Dolayısıyla hukukun işlemeye başlamasıyla beraber, çorap söküğü gibi, yapılan tüm kanunsuz tasarruflar hukuk ve yargı önünde hesap verir. Failler ağır ve uzun erimli cezalara çarptırılır.
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
8,285
Tepki puanı
530
Düşünce
Sünni
Hukukçudan teoloğa, siyaset bilimciden sosyoloğa dek tüm sosyal bilim uzmanları hırsızlığın, yolsuzluğun, adaletsizliğin, yalancılığın, zulmün, nepotizmin, narsizmin, diktatörlüğün toplumları çürüten, milletleri bitiren virüsler olduğunu söylerler.

Biyolojik, elektronik gibi sosyal virüsler de zarar vericidir, yayılmacıdır, yararlı unsurları yok eder ve onların yerini alır. Her virüs yerleştiği bünyeyi zamanla hastalıklı, işlemez hale getirir.

Ne çeşitte olursa olsun virüsle mücadelede “bir defadan bir şey olmaz”, “kol kırılır yen içinde kalır”, “şimdi zamanı değil!”, “kurulu düzenimizi bozmayalım” derseniz, salgına yenik düşersiniz.

Bilim insanlarının da dediği gibi virüsle baş etmede elleri sık sık yıkamak (denetim, gözetim), yaşam ortamlarını steril tutmak (açık-şeffaf toplum), virüslü insanlardan korunmak (istifa-azil müessesesi, kamusal görevlerden men) önemlidir. En hayati hususlardan birisi de aşılamadır. Münhasıran sosyal virüslerle mücadelede eğitim, farkındalık oluşturmak, demokrasi ve hukuk bilinci vermek, nesilleri virüslere karşı duyarlı hale getirmek önleyici tedbirlerdir.

Şaşırtıcı olan kendi sağlığını tehdit eden virüs söz konusu olduğunda marketleri boşaltan, her tedbiri alan insanoğlunun uzun vadede tüm toplumu bitirecek, çok büyük zararlara sebep olacak sosyal virüslere duyarsız olması!
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
8,285
Tepki puanı
530
Düşünce
Sünni
Beşeriyet, tarih boyunca iki şeyden çok çekmiş: salgın hastalıklar ve zalimler. Zira her ikisi de yayılma eğiliminde ve her ikisi de insanları kitleler halinde öldürüyor. Ademoğlu zihnini, iradesini esir alan, özgürlüklerini kısıtlayan diktatörlerle ve sağlığını tehdit eden salgın hastalıklarla baş etmeyi öğrenirse dünya çok daha huzurlu, yaşanır hale gelecektir.

Egoist, narsist, megalomanyak kişiler devletlerde iktidara gelip tüm devlet gücünü kontrolleri altına alınca, denetim-denge mekanizmaları ortadan kalkınca iktidar ölüm makinasına dönüşmektedir. Mao Zedung iktidara geldiği ilk beşyılda 5 milyondan fazla insanı idam ettirmiş, toplamda 50 milyon insanı öldürerek insanlık tarihine en kanlı diktatör olarak geçmiştir. Hitler bütün gücü tekeline alıp herşeyi kontrol ettikten sonra “Alman ırkını saflaştırma” ve “Büyük Almanya”yı kurma hayaliyle 6 milyonu Yahudi olmak üzere 17 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olmuştur. II. Dünya Savaşı’nın kayıplarını da eklersek öldürdüğü insanlar 50 milyonu bulur. Otuz yıldan fazla SSCB lideri olan Stalin “Büyük Temizlik” adını verdiği paranoyak bir kampanya ile bütün muhalifleri ortadan kaldırmıştır. Onun döneminde sadece Ukraynada 10 milyondan fazla insan açlıktan ölmüştür. 1.7 milyon muhalif aydını Gulag Takımadaları’na sürerek öldürmüştür. II. Dünya savaşında öldürdüğü insanlarla birlikte Stalin’in elinde 23-25 milyon insanın kanı vardır.

Saddam Hüseyin diktatörlüğün habitatı haline gelen Ortadoğu’daki diktatörlerden biriydi, 2 milyon civarı insanı öldürttüğü ifade ediliyor. 1988 yılında bütün dünyanın gözü önünde Halepçe’de 5000 sivil Kürt’ü kimyevi silahlarla soykırıma maruz bıraktı. 16 Mart tarihi bu katliamın yıldönümü olarak anılmaktadır. Irak Yüksek Ceza Mahkemesi 1 Mart 2010 tarihinde Halepçe Katliamı’nı soykırım olarak tanıdı. Kaddafi, Hüsnü Mübarek, Ömer Beşir, Humeyni gibi diktatörlerin elinde milyonların kanı var.

Bulaşıcı rahatsızlıklardan korunmanın yolu virüslü insanları tecrit etmek ve virüsü kontrol altına almaktır.

Pekala otoriterleşmeden kaynaklanan can ve mal kayıplarının çözümü nedir? Onlarla nasıl baş edeceğiz?

Otoriterleşmenin çaresini de bize Fransız düşünür Montesquieu söylemiş: Kuvvetler Ayrılığı.

Yani, devleti teşkil eden güçleri biraraya toplamama, erklere ayırma. Ama asla ve asla bir kişiye teslim etmeme. Bu da bir nevi tecrit, karantina aslında. Amerikalı siyaset bilimci Lord Acton’un meşhur yaklaşımına göre “güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar”. işte bu bozulmanın, yozlaşmanın olmaması için Montesquieu devleti oluşturan erklerin (yasama yürütme ve yargı) ayrılması ve özerk olması gerektiğini söylüyor.

Megalomanyakların, narsistlerin ülkelerin bütün gücünü kontrol altına alıp beşeriyeti felakete, milletleri sefalete sürükleyememesi için bunun yapılması bir zaruret. Yasayı bir erk yapacak, icrayı başka bir erk, yargı da denetleyecek. Bu nedenle yargının bağımsız ve tarafsız olması çok hayati. Eğer yargıçlar satın alınırsa adaleti temin etmesi gereken mahkemeler diktatörün sopası, zulüm aracı haline gelir. İnsanların mal ve can güvenliği kalmaz. Basın ve ifade özgürlüğü kalmaz. İfade özgürlüğü kalmayınca kamunun doğru ve zamanında haber alma hakkı kalmaz.

Sadece diktatörlüğü engellemek için değil biyolojik virüslerin yayılmasını engellemek için de yargı bağımsızlığı çok önemli. Yargı bağımsız değilse medya, akademi, profesyoneller bağımsız ve bilimsel kararlar alamaz. “Corona virüsü var mı? Enfekte kaç kişi var?* diye sorulduğunda hekimler, hastane yönetimleri diktatörün ağzına bakar, onun tepkisine göre cevap hazırlar. Uzmanlar, görevliler halkın sağlığını, ülkenin çıkarlarını değil diktatörün korkusunu dikkate alır. En net bilimsel veriler bile maniple edilir, enflasyon rakamlarıyla, hasta sayılarıyla oynanır. Bu baskı nedeniyle zamanında ve gereken tedbir alınamadığı için, veya bazı kaygılarla gerçekler örtbas edildiği için diktatörlerin yönetiminde biyolojik virüsler çok daha hızlı yayılır. Muhtemelen Çin’de ilk vak’a tespit edildiğinde “problem benden çıkmasın!” diye uzun süre kimse söyleyemedi, İran’da yaşanan buydu.

Görüldüğü üzere kuvvetler ayrılığı, mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı sağlıktan ekonomiye, siyasete, eğitime, iletişime bilişime her şeyi doğrudan etkiler.
 

kavak

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
1,268
Tepki puanı
515
Düşünce
Ateist
Kaynak?!
Sen de c/p hastalığı var muhtemelen!
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
8,285
Tepki puanı
530
Düşünce
Sünni
Devletin olmadığı bir yer nasıldır? Bu sualin yanıtlanabilmesi için önce devletin işlevleri üzerinde düşünmek gerekiyor. Devletin asli işlevi, sizin güvenliğinizin sağlanmasıdır. Devlete bu amaç doğrultusunda “güç kullanma yetkisi” verilmiştir. Devletin olduğu yerde idealde sizin kendinizi savunmanıza gerek yoktur. Devlet bunu sizin yerinize yapar. Bunu yapabilmek için devletin kanunları ve bu kanunları zorlayıcı kolluk güçleri vardır. Devletin yönetilmesinden sorumlu kişiler de bu kanunlara uymak zorundadır. Devlet, bu kanunlar manzumesinin bulunmadığı bir ortamda var olamaz. Nasıl ki bir bina yapmak için önce yerçekimi kanununa ihtiyaç vardır, bir devlet olmak için de anayasal bir düzene sahip olmak gerekir. Devletlerin birincil varlık nedeni güvenlik gereksinimidir. Fakat bu gereksinimi “güçlü bir liderlik” ile karşılayamazsınız. Bilge kral yaklaşımı doğası gereği geçicidir. Kişilere bağlı adalet kalıcı olamaz. Bilge kral öldükten ya da bir şekilde iktidarını kaybettikten sonra ne olacak? Karizmatik liderliklerin uzun erimli verimli çalışan devletlere evrilme olasılığı vardır, ama küçüktür. Önemli olan kurumsallaşmadır. Devletin uygulamalarının kişilerden bağımsız hale getirilmesidir. Diğer bir ifadeyle, makinistten önce, lokomotifin ve vagonların iyi bir treni oluşturması lazımdır.

Anayasal devletten evvel, başkanlara bağlı, keyfi yönetimler vardı. Monarşiler veya diktatörlükler böyledir. Liderler veya liderlikler (tek parti rejimleri, teokrasiler vs.) yasaları esnetebildikleri oranda devlet göreceleşir. Yasaların dışına çıkan uygulamalar diktatoryal rejimlerin yoluna taş döşemekten başka işe yaramaz. Mevcut mevzuatın delinebilmesi veya baypas edilebilmesi, keyfi yönetimleri doğurur, öngörülebilir olmayı olanaksız kılar, hak ve hukukun altını oyar. Bu, tıpkı bir binanın kolon ve kirişlerini birbiri ardına kesmek gibi, sonucunda binanın çöküşüne götürecek bir stratejidir. Anayasal devletlerden önce devletler kurumsallaşma sağlayamadılar. Hükümdarların yasaları yaptığı veya yasalardan güçlü olduğu rejimler, güçlü ve kalıcı devletler çıkartamaz. Dahası, bu tür ortamlarda insanlar mutlu ve özgür olamaz. Bunlardan çok daha önemlisi, bu türden devletler güvenlik üretemez. Dahası, güvenlik üretememek bir tarafa, bu tür devletlerin bizzat kendisi vatandaşlarının güvenliğine doğrudan veya dolaylı tehdit oluşturur.

Anayasal devletlerde yöneticiler, halkın üstünde olamaz. Halka hizmet eden devlet, vatandaşın erinde olan devlet, vatandaşına güvenlik ve mutluluk üretmek rolüne sahip bir devlet, dahası süreklilik arz eden, rüzgâra göre biçim ve tutum değiştirmeyen kalıcı-kurumsal devlet, anayasal devlet öncesi toplumlardan çok daha ileridedir.
 
Üst