Ayetlerin Sadece Lafzi Okunmasının Yanlışlığı ve Sadakayla İlgili Bir Ayet

bilgelikyolunda

ll ☆☆
Yazar
Mesajlar
16,916
Tepki puanı
1,460
Düşünce
Sünni
Başlıktaki ayet-i kerime Tevbe suresinde yer alıyor. Lafzi olarak ayeti şöyle tercüme edebiliriz: “Sadakalar konusunda müminlerden ek bağışlarda bulunanlarla sadaka vermek için cehd, gayret ve emeklerinden başkasını bulamayanları yadırgayarak alay edenler; Allah asıl onları alay konusu kılmıştır ve onlar için acı bir azap vardır.” (9/79) Ne anladık bu ayetten diyebilirsiniz? Gerçekten bu lafzi tercüme insanın zihnine birçok sorunun üşüşmesine sebebiyet veriyor. Mesela, sadaka nedir, ek bağış ne demek, alay edenler kimler, Allah onları nasıl alay konusu kıldı, alay etmenin karşılığı neden acı bir azap?

Ayet-i kerimeleri tarihi bağlamlarından koparıp lafzî bir okuma ve anlamaya tabii tutarsak olacağı budur. Bir de bunun üzerine lafzı/metni merkeze koyup yorumlamaya gidersek din adına dine aykırı şeyler söylemek işten bile değildir. Halbuki tarihi konsept ile birlikte ayete meal verilse yani söz konusu konsept meale yansıtılsa bu soruların hiç birisini sormaya ihtiyaç dahi hasıl olmayacaktır. Bakın sebeb-i nüzul demedim. Gerçi daha detaylı bilgi almak için eğer biliyorsak ona da girmek lazım ama ben sadece bu nüzul sebebi bilinerek ve akılda tutularak onun meale yansıtılmasından bahsediyorum. İsterseniz bir deneme yapalım: “(Savaş masraflarını karşılama ya da hayırlı işler için sahip olduğu mallardan fedakârlık yapıp infak etme söz konusu olduğunda) o münafıklar hem üzerlerine düşenden kat kat fazlasını cömertçe yerine getirip yardımda bulunan zengin müminlere hem de gece gündüz çalışıp alnının teriyle kazanıp getirdiğini veren fakir müminlere dil uzatır ve alay ederler. Ama onlara alay etmelerinin hesabı sorulacaktır. Onların hakkı çok çetin bir azaba çarptırılmaktır.”

Görüldüğü üzere henüz sebeb-i nüzul bilgilerine gitmeden o bilgiler zihnimizin bir kenarında tutarak vermiş olmuş olduğumuz meal yukarıda sorduğumuz soruları cevapsız bırakmıyor. İhtimal eskilerin meal-ı münif dediği şey de bu olsa gerek.

Ayetin indiriliş sebebine girecek olursak: Tebük savaşı öncesi Allah Resulü (sas) ordunun teçhizatı için sahabeden imkanları nispetinde yardım etmelerini talep ediyor. Rivayetlere göre bu teklif hiçbir şekilde karşılıksız kalmıyor ve herkes gönüllü olarak katkıda bulunuyor. İman içlerine yerleşmemiş, Kur’an’ın tasvir ettiği gibi ‘bir orada bir burada duran’ ve duracağı yeri muhtemel güç-kuvvet ve galip-mağlup ilişkilerine göre belirleyecek olan münafıklar onlar ölçüsünde göstermelik bile olsa yardım etmedikleri ve edemediklerinden dolayı alay etmeye başlıyorlar. Yaptıkları alayda da iki sınıf insanı hedefe koyuyorlar. Bir; Abdurrahman b Avf gibi 8 bin dirhemlik malının yarısını getirip cömertçe verenler, ikincisi Asım b Adiy el-Ensari, Amr b Avf gibi bir vesk (200 kg) hurma getiren ya da Beni Amr kabilesinden Ebu Akil b. Kays bir sa’ (3 kg) hurma getiren kişiler.

Rivayetlerden anlaşılan Ebu Akil isimli Sahabe, sabaha dek bir hurma bahçesinde kuyudan su çekiyor, ücret olarak kazandığı 6 kg hurmanın yarısını getirip veriyor. Münafıklar da ayette anlatıldığı gibi her iki kesimde yer alan kişiler için riya yapıyorlar diye alay ediyorlar. Hatta Ebu Akıl için dedikleri şey aynen şu: “Allah ve Resulü Ebu Akil’in 3 kiloluk hurmasından beridir, müstağnidir. O bu hurmayı insanlar arasında adı duyulsun ve konuşulsun diye getirdi.” (Buhari, Zekat, 10; Müslim, Zekat, 72) Doğrudur, Allah ve Resulünün o hurmaya ihtiyacı yoktur ama Ebu Akil bu hayır yarışından geri durmak istemiyor ve imkanları nispetinde katkı sağlamayı murad ediyor. Zaten münafıkların iman içlerine sinmediği için anlamadığı şey de bu.

Kamu maliyesinin daha düzenlenmediği ve savaşa gidecek ordunun teçhizatı için devlet bütçesi ve imkanlarının yeterli olmadığı zamanlarda veya sosyal ve toplumsal dayanışma için Efendimizin yardım çağrılarına herkes böyle mi destek veriyordu? O toplum içinde elinde avucunda sadaka verecek bir şeyi olmadığı gibi çarşıda hamallık yapacak, hurma bahçelerinden kuyudan su çekecek sıhhate sahip olmayanlar da olabilirdi ve bu hayatın tabii akışına uygun bir durumdu. Soru şu; onlar ne yapıyordu? Madem ki bir seferberlik havası söz konusuydu. Kur’an hadiselere bağlı olarak ter ü taze henüz nazil olup dururken, Hz. Peygamber maddi ve manevi otoritesi ile her gün onlarla yüz yüze iken bu kişiler ne yapıyorlardı? Ebu Musa el-Eş’ari’nin Allah Resulü ile girmiş olduğu bir diyalog tam da bu sorumuza cevap mahiyetini taşımaktadır. Yine Efendimizin sadaka talebinde bulunduğu bir zamanda sahabeden birisi şu soruyu sorar: “Ya Resulallah! Ya sadaka verecek bir şey bulamayan ne yapsın?” Efendimiz cevaben:” Eliyle kazansın. Hem kendi nefsine faydalı olur hem de tasadduk eder” der. Sahabe yine sorar: “Ya bir kazanç yolu bulamazsa, gücü yetmezse?” Efendimizin buna verdiği cevap şudur: “Hayır işlesin, şerden de kendisini korusun. Bu da onun için bir sadakadır.” (Buhari, Zekât, 30)

İhtiyaç sahibi yakınlara yönelik yapılan yardımların sadaka kapsamında içinde değerlendirildiği muhakkaktır. Abdullah b. Mes’ud’un hanımı Zeynep’in başından geçen bir hadise bunu doğruluyor. Zeynep validemiz, Efendimizin bir bayram hutbesinde kadın ve erkeklerden müteşekkil cemaate yönelik hutbesinde “sadaka verin, sadaka verin, sadaka verin” sözlerini emir telakki ediyor ve gereğini yerine getirmek istiyor ve kocasına “sana ve gözetimim altında bulunan yetimlere verdiğim infak sadaka yerine geçer mi, git Resulullah’a sor diyor. Abdullah b Mes’ud da kendisinin sormasını istiyor. Şöyle diyor Hz. Zeynep: bir defasında Allah Resulü Hz. Bilal ile yanımıza geldiğinde Bilal’e bu soruyu sordum. O da Hz. Peygamber’e sordu. Efendimiz; “Onun iki ecir vardır. Akrabalık ecri ve sadaka ecri” diye cevap verir. (Buhari, Zekât, 24)
 

KindarSürpriz

☆☆☆☆☆
Deneyimli
Mesajlar
2,280
Tepki puanı
1,085
Düşünce
Kur'ancı
Başlıktaki ayet-i kerime Tevbe suresinde yer alıyor. Lafzi olarak ayeti şöyle tercüme edebiliriz: “Sadakalar konusunda müminlerden ek bağışlarda bulunanlarla sadaka vermek için cehd, gayret ve emeklerinden başkasını bulamayanları yadırgayarak alay edenler; Allah asıl onları alay konusu kılmıştır ve onlar için acı bir azap vardır.” (9/79) Ne anladık bu ayetten diyebilirsiniz? Gerçekten bu lafzi tercüme insanın zihnine birçok sorunun üşüşmesine sebebiyet veriyor. Mesela, sadaka nedir, ek bağış ne demek, alay edenler kimler, Allah onları nasıl alay konusu kıldı, alay etmenin karşılığı neden acı bir azap?

Sadece bu kısmı okudum ve gerisini okumaya zerer kadar gerek görmedim. Bak güzel kardeşim, necm suresini aç ve orada sürekli tekrar eden ayetler var. Aynı şeyi tekrar tekrar, bilale anlatır gibi anlatıyor Rabbimiz, o kadar önemli bir o kadar da basit bir şey. Ben buraya yazmayacağım, lütfen o sureyi oku.
 

kavak

Vl ☆
Denetmen
Mesajlar
10,258
Çözümler
1
Tepki puanı
7,432
Düşünce
Ateist
Başlıktaki ayet-i kerime Tevbe suresinde yer alıyor. Lafzi olarak ayeti şöyle tercüme edebiliriz: “Sadakalar konusunda müminlerden ek bağışlarda bulunanlarla sadaka vermek için cehd, gayret ve emeklerinden başkasını bulamayanları yadırgayarak alay edenler; Allah asıl onları alay konusu kılmıştır ve onlar için acı bir azap vardır.” (9/79) Ne anladık bu ayetten diyebilirsiniz? Gerçekten bu lafzi tercüme insanın zihnine birçok sorunun üşüşmesine sebebiyet veriyor. Mesela, sadaka nedir, ek bağış ne demek, alay edenler kimler, Allah onları nasıl alay konusu kıldı, alay etmenin karşılığı neden acı bir azap?

Ayet-i kerimeleri tarihi bağlamlarından koparıp lafzî bir okuma ve anlamaya tabii tutarsak olacağı budur. Bir de bunun üzerine lafzı/metni merkeze koyup yorumlamaya gidersek din adına dine aykırı şeyler söylemek işten bile değildir. Halbuki tarihi konsept ile birlikte ayete meal verilse yani söz konusu konsept meale yansıtılsa bu soruların hiç birisini sormaya ihtiyaç dahi hasıl olmayacaktır. Bakın sebeb-i nüzul demedim. Gerçi daha detaylı bilgi almak için eğer biliyorsak ona da girmek lazım ama ben sadece bu nüzul sebebi bilinerek ve akılda tutularak onun meale yansıtılmasından bahsediyorum. İsterseniz bir deneme yapalım: “(Savaş masraflarını karşılama ya da hayırlı işler için sahip olduğu mallardan fedakârlık yapıp infak etme söz konusu olduğunda) o münafıklar hem üzerlerine düşenden kat kat fazlasını cömertçe yerine getirip yardımda bulunan zengin müminlere hem de gece gündüz çalışıp alnının teriyle kazanıp getirdiğini veren fakir müminlere dil uzatır ve alay ederler. Ama onlara alay etmelerinin hesabı sorulacaktır. Onların hakkı çok çetin bir azaba çarptırılmaktır.”

Görüldüğü üzere henüz sebeb-i nüzul bilgilerine gitmeden o bilgiler zihnimizin bir kenarında tutarak vermiş olmuş olduğumuz meal yukarıda sorduğumuz soruları cevapsız bırakmıyor. İhtimal eskilerin meal-ı münif dediği şey de bu olsa gerek.

Ayetin indiriliş sebebine girecek olursak: Tebük savaşı öncesi Allah Resulü (sas) ordunun teçhizatı için sahabeden imkanları nispetinde yardım etmelerini talep ediyor. Rivayetlere göre bu teklif hiçbir şekilde karşılıksız kalmıyor ve herkes gönüllü olarak katkıda bulunuyor. İman içlerine yerleşmemiş, Kur’an’ın tasvir ettiği gibi ‘bir orada bir burada duran’ ve duracağı yeri muhtemel güç-kuvvet ve galip-mağlup ilişkilerine göre belirleyecek olan münafıklar onlar ölçüsünde göstermelik bile olsa yardım etmedikleri ve edemediklerinden dolayı alay etmeye başlıyorlar. Yaptıkları alayda da iki sınıf insanı hedefe koyuyorlar. Bir; Abdurrahman b Avf gibi 8 bin dirhemlik malının yarısını getirip cömertçe verenler, ikincisi Asım b Adiy el-Ensari, Amr b Avf gibi bir vesk (200 kg) hurma getiren ya da Beni Amr kabilesinden Ebu Akil b. Kays bir sa’ (3 kg) hurma getiren kişiler.

Rivayetlerden anlaşılan Ebu Akil isimli Sahabe, sabaha dek bir hurma bahçesinde kuyudan su çekiyor, ücret olarak kazandığı 6 kg hurmanın yarısını getirip veriyor. Münafıklar da ayette anlatıldığı gibi her iki kesimde yer alan kişiler için riya yapıyorlar diye alay ediyorlar. Hatta Ebu Akıl için dedikleri şey aynen şu: “Allah ve Resulü Ebu Akil’in 3 kiloluk hurmasından beridir, müstağnidir. O bu hurmayı insanlar arasında adı duyulsun ve konuşulsun diye getirdi.” (Buhari, Zekat, 10; Müslim, Zekat, 72) Doğrudur, Allah ve Resulünün o hurmaya ihtiyacı yoktur ama Ebu Akil bu hayır yarışından geri durmak istemiyor ve imkanları nispetinde katkı sağlamayı murad ediyor. Zaten münafıkların iman içlerine sinmediği için anlamadığı şey de bu.

Kamu maliyesinin daha düzenlenmediği ve savaşa gidecek ordunun teçhizatı için devlet bütçesi ve imkanlarının yeterli olmadığı zamanlarda veya sosyal ve toplumsal dayanışma için Efendimizin yardım çağrılarına herkes böyle mi destek veriyordu? O toplum içinde elinde avucunda sadaka verecek bir şeyi olmadığı gibi çarşıda hamallık yapacak, hurma bahçelerinden kuyudan su çekecek sıhhate sahip olmayanlar da olabilirdi ve bu hayatın tabii akışına uygun bir durumdu. Soru şu; onlar ne yapıyordu? Madem ki bir seferberlik havası söz konusuydu. Kur’an hadiselere bağlı olarak ter ü taze henüz nazil olup dururken, Hz. Peygamber maddi ve manevi otoritesi ile her gün onlarla yüz yüze iken bu kişiler ne yapıyorlardı? Ebu Musa el-Eş’ari’nin Allah Resulü ile girmiş olduğu bir diyalog tam da bu sorumuza cevap mahiyetini taşımaktadır. Yine Efendimizin sadaka talebinde bulunduğu bir zamanda sahabeden birisi şu soruyu sorar: “Ya Resulallah! Ya sadaka verecek bir şey bulamayan ne yapsın?” Efendimiz cevaben:” Eliyle kazansın. Hem kendi nefsine faydalı olur hem de tasadduk eder” der. Sahabe yine sorar: “Ya bir kazanç yolu bulamazsa, gücü yetmezse?” Efendimizin buna verdiği cevap şudur: “Hayır işlesin, şerden de kendisini korusun. Bu da onun için bir sadakadır.” (Buhari, Zekât, 30)

İhtiyaç sahibi yakınlara yönelik yapılan yardımların sadaka kapsamında içinde değerlendirildiği muhakkaktır. Abdullah b. Mes’ud’un hanımı Zeynep’in başından geçen bir hadise bunu doğruluyor. Zeynep validemiz, Efendimizin bir bayram hutbesinde kadın ve erkeklerden müteşekkil cemaate yönelik hutbesinde “sadaka verin, sadaka verin, sadaka verin” sözlerini emir telakki ediyor ve gereğini yerine getirmek istiyor ve kocasına “sana ve gözetimim altında bulunan yetimlere verdiğim infak sadaka yerine geçer mi, git Resulullah’a sor diyor. Abdullah b Mes’ud da kendisinin sormasını istiyor. Şöyle diyor Hz. Zeynep: bir defasında Allah Resulü Hz. Bilal ile yanımıza geldiğinde Bilal’e bu soruyu sordum. O da Hz. Peygamber’e sordu. Efendimiz; “Onun iki ecir vardır. Akrabalık ecri ve sadaka ecri” diye cevap verir. (Buhari, Zekât, 24)
Baştan sona zırva!
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆
Yazar
Mesajlar
16,916
Tepki puanı
1,460
Düşünce
Sünni
Sadece bu kısmı okudum ve gerisini okumaya zerer kadar gerek görmedim. Bak güzel kardeşim, necm suresini aç ve orada sürekli tekrar eden ayetler var. Aynı şeyi tekrar tekrar, bilale anlatır gibi anlatıyor Rabbimiz, o kadar önemli bir o kadar da basit bir şey. Ben buraya yazmayacağım, lütfen o sureyi oku.
Ben soruların cevabını Necm suresinde göremedim:

Sadaka nedir?

Ek bağış ne demek?

Alay edenler kimler?

Allah onları nasıl alay konusu kıldı?

Alay etmenin karşılığı neden acı bir azap?
 

Knightwalker

☆☆☆☆☆
Deneyimli
Mesajlar
6,227
Tepki puanı
1,951
Düşünce
Tarihselci
Ben soruların cevabını Necm suresinde göremedim:

Sadaka nedir?

Ek bağış ne demek?

Alay edenler kimler?

Allah onları nasıl alay konusu kıldı?

Alay etmenin karşılığı neden acı bir azap?
Tarihselcilik 101 'e hoş geldiniz. :)

Demek ki neymiş? 1400 yıl önce olan olayları zamandan kopuk olarak tam olarak bilemezsiniz.

Demek ki neymiş? Kur'an belli bir topluma belli olaylar silsilesine binayen inmiştir.

Demek ki neymiş? Ayetleri lafzını alıp uygulamaya kalkarsanız hata yapabilirsiniz?

Demek ki neymiş Kur'anı hiç bir zaman ilk muhatapları kadar net anlayamayacağız.

Demek ki neymiş Kuran belirli bir tarihte, belirli bir topluma anlamaları için Arapça inmiştir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆
Yazar
Mesajlar
16,916
Tepki puanı
1,460
Düşünce
Sünni
Tarihselcilik 101 'e hoş geldiniz. :)

Demek ki neymiş? 1400 yıl önce olan olayları zamandan kopuk olarak tam olarak bilemezsiniz.

Demek ki neymiş? Kur'an belli bir topluma belli olaylar silsilesine binayen inmiştir.

Demek ki neymiş? Ayetleri lafzını alıp uygulamaya kalkarsanız hata yapabilirsiniz?
Buraya kadar yazdıklarınızın tamamı zaten Sünni görüşün de savunduğu şeyler.
Demek ki neymiş Kur'anı hiç bir zaman ilk muhatapları kadar net anlayamayacağız.
İlk muhatapların nasıl anladıklarını öğrenirsek problem çözülür.
Demek ki neymiş Kuran belirli bir tarihte, belirli bir topluma anlamaları için Arapça inmiştir.
Bu ise konuyla alakasız olarak yapılan öznel yorum.
 
Yazan tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

ll ☆☆
Yazar
Mesajlar
16,916
Tepki puanı
1,460
Düşünce
Sünni
Evet zor ama imkansız değil.
Zaman: Ms. 620
Yer: Mekke & Medine
Dil: Yusuf 2.Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.
1-Bir peygamber bir toplumun içinde doğar ve o toplumun diliyle konuşur.

2-İlk muhatap olan toplumun dilinde kitap gönderilmesi rasyoneldir.

3-Elbet bir gün son peygamber gelecektir.

4-Kendisinden başka peygamber gelmeyeceği için rasyonel olan bu son peygamberle gelen kitabın tüm insanlığa hitap etmesi ve içinde tüm insanlığın sorumlu olduğu hükümleri içermesidir.

5-Son peygamber de bir toplumun içinde doğacak ve o toplumun diliyle konuşacaktır. (Bakınız 1. öncül)

6-Son peygamberin de ilk muhatabı olan toplumun dilinde bir kitapla gönderilmesi rasyoneldir. (Bakınız 2. öncül)

7-Son peygamber Hz Muhammed Aleyhissalatu Vesselam'dır ve gönderilen son kitap Kur'an-ı Kerim'dir.

8-Hz Muhammed Aleyhissalatu Vesselam da Arap toplumunun içinde doğmuş ve Arapça konuşmuştur.

9-Hz Muhammed Aleyhissalatu Vesselam'ın da Arapça bir kitapla gönderilmesi rasyoneldir. (Bakınız 2. öncül)

10-Kendisinden başka peygamber gelmeyeceği için rasyonel olan Kur'an-ı Kerim'in tüm insanlığa hitap etmesi ve içinde tüm insanlığın sorumlu olduğu hükümleri içermesidir. (Bakınız 4. öncül)

Sonuç olarak Kur'an'ın belirli bir tarihte Arapça olarak inmiş olması sadece ilk muhatap olduğu toplum için hükümler bildirdiği ve şeriatının geçerliliğini yitirdiği anlamına gelmez.

Son olarak konumuz tarihselcilik-evrenselcilik değil, lütfen daha fazla konu dışına çıkmayalım.
 

apokalips

☆☆☆
Deneyimli
Mesajlar
2,399
Tepki puanı
653
Düşünce
Sünni
1-Bir peygamber bir toplumun içinde doğar ve o toplumun diliyle konuşur.
Burada sorun yok.
2-İlk muhatap olan toplumun dilinde kitap gönderilmesi rasyoneldir.
Değildir. Her topluma peygamber gitmeli ve o dilde kitap gönderilmeli. İlk muhatap olan toplumun dilindeki bir kitap başkalarını bağlamaz.
3-Elbet bir gün son peygamber gelecektir.
Böyle bir zorunluluk olması rasyonel değil. Allah'ın peygamber göndermeye devam etmesi daha rasyonel. Böylece günümüzde dinle ilgili soruların çözümü çok kolay bir şekilde halledilir. Dindeki ihtilaflar da çözüme kavuşur.
4-Kendisinden başka peygamber gelmeyeceği için rasyonel olan bu son peygamberle gelen kitabın tüm insanlığa hitap etmesi ve içinde tüm insanlığın sorumlu olduğu hükümleri içermesidir.
Kendisinden başka peygamber gelmemesi rasyonel değil zaten. Tüm insanlığa hitap etmesi için her dilde her topluma kitap gelmesi, böylece herkesin inandığı dini kendi dilinden öğrenmesi çok daha rasyonel.
5-Son peygamber de bir toplumun içinde doğacak ve o toplumun diliyle konuşacaktır. (Bakınız 1. öncül)
Böyle bir zorunluluğun olması rasyonel değil.
6-Son peygamberin de ilk muhatabı olan toplumun dilinde bir kitapla gönderilmesi rasyoneldir. (Bakınız 2. öncül)
Değildir.
 
Yazan tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

ll ☆☆
Yazar
Mesajlar
16,916
Tepki puanı
1,460
Düşünce
Sünni
Değildir. Her topluma peygamber gitmeli ve o dilde kitap gönderilmeli. İlk muhatap olan toplumun dilindeki bir kitap başkalarını bağlamaz.
Daha dikkatli okursanız Kuran öncesinden bahsettiğimizi ve aynı şeyleri söylediğimizi görürsünüz.
Böyle bir zorunluluk olması rasyonel değil. Allah'ın peygamber göndermeye devam etmesi daha rasyonel. Böylece günümüzde dinle ilgili soruların çözümü çok kolay bir şekilde halledilir. Dindeki ihtilaflar da çözüme kavuşur.
Elbet birgün kıyamet kopacak ve kıyamet kopmadan önce gelen son peygamber de haliyle gelmiş son peygamber olacaktır.

Yani dünya hayatı sonsuza kadar sürmediği müddetçe bir peygamberin son peygamber olması mantıksal zorunluluktur.
 

apokalips

☆☆☆
Deneyimli
Mesajlar
2,399
Tepki puanı
653
Düşünce
Sünni
Elbet birgün kıyamet kopacak ve kıyamet kopmadan önce gelen son peygamber de haliyle gelmiş son peygamber olacaktır.
Kıyamet kopana kadar peygamber gelebilir. Kıyamete yakın bir tarihte peygamber gelir, o da son peygamber olur. Böylece başlangıçtan kıyamete tüm insanlık bizzat peygamberlere tanınlık etmiş olur.

Yani dünya hayatı sonsuza kadar sürmediği müddetçe bir peygamberin son peygamber olması mantıksal zorunluluktur.
Evet ama kıyamete çok uzakken peygamber gönderiminin sona ermesi mantıksal zorunluluk değildir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆
Yazar
Mesajlar
16,916
Tepki puanı
1,460
Düşünce
Sünni
Kıyamete yakın bir tarihte peygamber gelir, o da son peygamber olur.
Sonuç olarak "Elbet birgün son peygamber gelecektir." önermesine yaptığınız "Böyle bir zorunluluk olması rasyonel değil." itirazının yanlış olduğu ve bir gün son peygamberin gelmesinin mantıksal zorunluluk olduğu ortaya çıktı.
Evet ama kıyamete çok uzakken peygamber gönderiminin sona ermesi mantıksal zorunluluk değildir
Zaten böyle bir iddiamız hiç olmadı.
 

apokalips

☆☆☆
Deneyimli
Mesajlar
2,399
Tepki puanı
653
Düşünce
Sünni
Sonuç olarak "Elbet birgün son peygamber gelecektir." önermesine yaptığınız "Böyle bir zorunluluk olması rasyonel değil." itirazının yanlış olduğu ve bir gün son peygamberin gelmesinin mantıksal zorunluluk olduğu ortaya çıktı.
Yanlış yazmışım. Son peygamberin gelmesi rasyonel ancak insanlığın yok oluşuna kadar peygamber gelmeli, insanlığın yok oluşuna yakın gelen peygamber de son peygamber olur. Bu daha rasyonel.
 

Son konular

Üst