• AntiDogmatik
    Sorgulamaktan korkmayanlar için özgür düşünce platformu.
  • Din toplumun afyonudur.
    Karl Marx
  • Din; sıradan insanlar için gerçek, aydınlar için yalan, iktidarlar içinse kullanışlıdır.
    Lucius Annaeus Seneca
  • Din, sıradan insanları pasif ve sessiz tutmak için bulunmaz bir kaynaktır.
    Napoléon Bonaparte
  • Sorgulamayan insan cahildir, sorgulatmayansa zalim!
    Mustafa Kemal Atatürk
  • Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıt gerektirir.
    Carl Sagan
  • Aptal bir şeyi 50 milyon kişi de söylese, o hala aptal bir şeydir.
    Anatole France
  • Aydınlanma; kişinin kendi aklını kullanmaya cüret etmesidir.
    Immanuel Kant
  • Dünyada iki çeşit insan var: Aklı olan ve dini olmayanlar, dini olan ve aklı olmayanlar.
    Ebu Ala el Maarri
  • İnsanı yaratmak mı tanrının büyük hatası, tanrıyı yaratmak mı insanın büyük hatası?
    Friedrich Nietzsche
  • İmana sarılmak, aklı terk etmektir.
    George Smith
  • İnsanlar gerçek olmasını diledikleri şeylere inanırlar.
    Julius Caesar
  • En tehlikeli insan tipi az anlayan, çok inanandır.
    Anton Chekhov

Bir Varmış Bir YÖKmüş

bilgelikyolunda

☆☆☆
Üye
Mesajlar
4,141
Tepki puanı
334
Düşünce
Sünni
YÖK'ün kuruluş yıl dönümünde cumhuriyet tarihimizde akademisyen tasfiyelerini hep beraber hatırlayalım ve insanımızın nasıl cehalete mahkum edildiğini bir kez daha görelim.

İsmi her ne kadar “cumhuriyet” olsa da bir türlü demokrasiye kavuşamayan ve demokratik kültürü özümsemeyen Türkiye rejimi, aynı zamanda bir “tasfiyeler rejimi” olarak tarihe geçti. Her dönemin yöneticileri kendilerine sadece muhalif olanları değil destek vermede çekimser kalanları bile tasfiye ettikleri gibi çoğu zaman en temel haklarını bile ellerinden aldılar.


Bu tür zamanlarda iktidarlar üniversiteleri de hedef aldılar. Cumhuriyetin ilanından sonra “tek parti” devri kurumsallaşırken 1933’de “Darülfünun Tasfiyesi” yapıldı. 27 Mayıs darbecileri de “147’likler Tasfiyesi” ile üniversitelere gereken mesajı verdiler.

12 Eylül diktası ise hem “YÖK” adıyla “ucube idari” bir kurum oluşturarak bütün akademisyenleri “memur” yaptığı gibi “1402’likler Tasfiyesi” ile de muhalif gördüğü bir kesimi akademik hayatın dışına attı.

Darülfünun tasfiyesi

Cumhuriyetin ilk seneleri yoğun inkılap hareketlerine sahne olmuştu. “Halaskâr Gazi” devrim hareketleri sırasında basın, üniversite ve aydın kadrodan yoğun bir destek beklemişti. Darülfünun hocalarının büyük kısmı devrimlere “kayıtsız şartsız” desteklemediler. Hatta “Türk Tarih Tezi” gibi romantik yaklaşımlara da prim vermediler. Bu durum Mustafa Kemal'in Darülfünun’u hedef almasına yol açtı.

İsviçre’den çağrılan Prof. Albert Malche’a bir rapor hazırlatıldı. Malche 1939’a kadar gizli tutulan raporunda Darülfünunun kapatılmasını teklif etmese de yetersiz olduğunu iddia ediyordu. Bu rapor bahane edilerek 1933’de TBMM’de hiç tartışılmadan ve oy birliğiyle çıkarılan bir kanunla Darülfünun kapatılarak yerine “İstanbul Üniversitesi” kuruldu. Bu tasfiyede Darülfünun’un 240 öğretim üyesinden 157’si yani %65’i ihraç edilmişti.

Dramlar

Tasfiyenin hangi kriterlere göre yapıldığı belli değildi. Dünya çapında üne sahip olan tıp profesörü Suat Hamdi (Aknar), astronom Fatin (Gökmen), kulak burun boğaz uzmanı Ziya Nuri (Paşa) ihraç edilmiş, Darülfünun’un o sırada bilimsel yönden güçlü olması, birçok Balkan ülkesinden tıp ve dişçilik öğrencilerinin İstanbul’u seçmesi bile yeterli olmamış, yeni rejime “kayıtsız şartsız destek vermeyen” hocalar işsiz kalmışlardı.

Reform diye pazarlanan tasfiyenin nihai amacı üniversiteyi de “rejim propagandası yapan bir organ haline getirmekti”. Bu akademisyenler arasında tarihçi Ahmet Refik (Altınay), pedagog İsmail Hakkı Baltacıoğlu, felsefeci Babanzade Ahmet Naim, Şekip Tunç, Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır, Avram Galanti, Ahmet Ağaoğlu da yer alıyordu.

Baltacıoğlu anılarında; “Tam altı ay bir münzevi, bir tarik-i dünya gibi hayat sürdüm. Öğrencilerim beni unuttular! Dostlarım yan çizdiler. Ne kimse beni görüyor ne de ben kimseyi arıyordum” diyordu.

Darülfünun tasfiyesiyle işsiz kalan hocalar büyük dramlar yaşadılar. Bu isimlerden Suat Hamdi Hoca Avrupa’da bilinen, çoğu Almanca ve Fransızca olmak üzere kırk altı makalesi yayınlanan bir patoloji hocasıydı. Türkiye’de çağdaş patolojinin kurucusu kabul edilen Hoca, geçimini sağlayabilmek için Guraba Hastanesi’nde doktorluğu kabul etti ve 1936’da veremden hayatını kaybetti.

Yeni rejime “sadakatle bağlanan” Prof. M. Fuat Köprülü vazifesine devam ederken “tarihi sevdiren adam” Ahmet Refik (Altınay) tasfiye edildi. A. Refik işsiz kaldıktan sonra Büyükada’da sefalet içinde yaşadı ve kitaplarını satarak geçinmeye çalıştı. Bu kadirbilmezliği içine sindiremeyen A. Refik bir süre ortalıkta görünmedi ve 1937’de vefat etti.

Darülfünun Fen Fakültesi hocası tıp doktoru ve kimyacı Prof. Mazhar Cevat ise “yaş haddi” bahane edilerek tasfiye edilmiş ve geçim sıkıntısının da etkisiyle ciddi bir depresyona girmişti. Bu bunalım sonucunda bir yıl geçmeden intihar etmişse de vefatı normal ölüm gibi yansıtıldı. İntihar ettiği gerçeği ise ancak elli yıl sonra kamuoyu ile paylaşıldı.

Tasfiyelerin ardından ortaya çıkan açık, Hitler Almanya’sından kaçan hocalarla kapatılmaya çalışıldı. Kadroya alınan Türk hocalar için tek kriter “liyakat değil sadakat” olmuş, çeşitli memurlar ve lise öğretmenleri kadroları doldurmuştu.

147’ler ve Mağduriyetler

27 Mayıs cuntası da bütün kurumları dizayn ederken yüksek öğretim kurumlarını da hedef aldılar. Çıkardıkları yasayla Darülfünun tasfiyesinde olduğu gibi hiçbir kriter olmadan 147 akademisyeni ihraç ettiler. Resmî Gazete’de isimlerini görerek yüksek öğretim kurumlarından uzaklaştıranlar arasında Ali Fuat Başgil, Fuat Sezgin, Yavuz Abadan, Memduh Yaşa, Hilmi Ziya Ülken, Celal Saraç, Özer Ozankaya, Tarık Zafer Tunaya ve İsmet Giritli gibi hocalar bulunuyordu. Dönemin Milli Eğitim Bakanı ise tasfiyelerden haberi olmadığını söylüyordu.

İhraç edilenlerin bir kısmının 27 Mayıs cuntasına destek vermesi hatta yeni anayasa yapmak için oluşturulan komisyonda yer alması, tasfiyenin bir kritere değil de ihbarlara dayandığını gösteriyordu. Zaten MBK üyeleri anılarında bunu teyit ederek “Kürtçü, gerici, solcu” kişileri ihraç ettiklerini ve amaçlarının “Atatürkçü bir üniversite oluşturmak” olduğunu yazmışlardı.

147’lerin mağduriyeti gelen tepkiler üzerine neyse ki uzun soluklu olmadı. Seçimler sonrasında hükümeti kuran İsmet İnönü çıkardığı bir kanunla ihraç edilen hocaların tekrar üniversiteye dönmelerini sağladı.

1402’likler

27 Mayıs cuntasının izinden giden 12 Eylül darbecileri de büyük bir tasfiyeye girişti. 1402 sayılı yasada değişiklik yapılarak sıkıyönetim komutanlarına asayiş gerekçesiyle bölgelerindeki memurları “sürgün etme” ve “bir daha geri dönmemek üzere kamu hizmetinden ihraç etme” yetkisi verildi. Bu yetkiyle sıkıyönetim komutanları binlerce memuru ve üniversite hocasını ihraç ettiler.

Bu ihraçlar Resmî Gazete’de yayınlanmamış, tebligatları daire amirleri ve üniversite rektörleri yapmıştı. İhraçlar tamamen fişleme ve ihbarlarla yapılmış hatta Başbakanlık bir yazı göndererek “çeşitli olaylara karıştığı halde adli takiple ortaya çıkarılamayan kişilerin bildirilmesini” istemişti. Bu süreçte aralarında Mete Tunçay, Baskın Oran, Anıl Çeçen, Cem Eroğul ve Korkut Boratav’ın da bulunduğu birçok hoca ihraç edilmişti.

12 Eylül tasfiyelerinin mağdurları senelerce kamu hizmetlerinden ve üniversitelerden mahrum edildi. Akademik hayattan uzaklaştırılan hocalar başka işlerle uğraşmak zorunda kaldılar. 1989’da Danıştay’ın verdiği kararla istifa edenler dâhil olmak üzere memurların kamu kurumlarına akademisyenlerin de üniversitelerine dönmelerine özlük hakları da verilerek imkân sağlandı.
 

bilgelikyolunda

☆☆☆
Üye
Mesajlar
4,141
Tepki puanı
334
Düşünce
Sünni
Tetikçiler: Reşit Galip, İhsan Doğramacı ve Muhbirler

1974’de Suat Hamdi Aknar Hoca’ya TÜBİTAK tarafından “Hizmet Ödülü” verildi. Tarihçi Ahmet Refik’in yazdığı eserler halen büyük bir ilgiyle okunuyor. Kendisi için “Memleketimizde Ahmet Refik adlı biri çıkıp ta, tarihî eserler yazmasaydı, bugün, batı dünyasını bile etkilemiş olan tarih sevgimiz doğmayacaktı. O, bu bakımdan, sade bir tarihçi değil, aynı zamanda bir tarih mimarıdır” denilmektedir.

27 Mayıs’ın zulmüne maruz kalan Fuat Sezgin Hoca Türkiye’nin gurur duyduğu bir “İslam bilim tarihi uzmanı” olarak bütün dünyada tanındı. Yine 147’liklerden Prof. Dr. Ali Fuat Başgil bugün saygın bir hukukçu olarak kabul ediliyor.

Darülfünun tasfiyesinin tetikçiliğini Darülfünun’u “inkılabın en hayati müessesesi” olarak gören dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip yapmıştı. Reşit Galip kendisini yeni rejime adamış hatta “Andımız” da onun kaleminden çıkmıştı. On bir ay kadar süren bakanlığında da Darülfünun tasfiyesinde önemli bir rol üstlendi.

27 Mayıs ve 12 Eylül’ün tasfiyelerine dönemin muktedirleri ve bunun tetikçiliğini yapan YÖK Başkanı Doğramacı gibi kişiler sahip çıkmadılar. Hatta Doğramacı tasfiyelerin YÖK değil rektörler marifetiyle yapıldığını ifade etti.
 

bilgelikyolunda

☆☆☆
Üye
Mesajlar
4,141
Tepki puanı
334
Düşünce
Sünni
Her sene Kasım ayı geldiğinde ülkemizde bir YÖK tartışması olur. Bir kısım ultra özgürlükçü(!) çevreler YÖK’e saldırırlar. Bu çevreler genellikle muhalefette olanlardır, ama iktidara gelip elleri YÖK’e yetince bu eleştiriler biter elbette. Yine başka bir kısım çevreler YÖK’ün dinciliğin yayılmasına katkı yaptığını vs iddia eder. Ama bunların hepsi konjonktürel eleştirilerdir, sırf dostlar alışverişte görsün diye yapılır. Asıl şikayet YÖK’ün ve bütün üniversitelerin kendi kontrollerinde olmamasındandır. Maalesef Türkiye’de toplumsal bilinç “üniversite” kavramına henüz aşina olamamıştır. Bu medyada köşe tutanlarda ve aydın bilinenlerde de büyük oranda farklı değildir.

Ülkemizde bugün itibarıyla 129’u devlet , 77’si vakıf olmak üzere toplam 206 üniversite vardır. Bu üniversitelerde öğretim üyesi (27 bin 117 profesör, 15 bin 741 doçent ve 39 bin 629 doktor öğretim üyesi (eski ismiyle yardımcı doçent), öğretim görevlisi ve araştırma görevlisi olarak toplam 168.326 akademik personel görev yapmaktadır. Akademik personel sayısı son bir yılda on bin kişi artmış görünmektedir. Yüksek öğretimdeki öğrenci sayısı ise 7 milyon 740 bin 502 olarak kayıtlara geçmiş durumdadır. Öğrenci sayısı da bir önceki yıla göre yaklaşık 180 bin artış göstermiş bulunmaktadır. Sokaktaki vatandaş bu rakamları duyunca “vay canına, ne büyük memleketiz biz” diyebilir.

“Üniversite eğitimi” gelişmekte olan ülkeler için de gelişmiş ülkeler için de adeta sihirli bir ifadedir. 1970’li yıllarda ülkemizdeki üniversite mezunu sayısını düşünürsek maksadımız belki daha iyi anlaşılabilir. Zamanla bu sayı arttı ve üniversite mezunu olmak kısmen eski cazibesini kaybetti. Ancak hala iyi bir üniversite eğitimi toplumda dikey olarak yükselmenin temel dinamiklerinden biri olmaya devam etmektedir. Gelişmiş ülkelere baktığımızda oralarda da üniversite eğitiminin birçok kapıyı açan bir anahtar hükmünde olduğu görülebilir. Üniversite eğitiminin kıymetinin adeta dip yaptığı ülkeler olarak eski Sovyet ülkeleri dikkat çekmektedir. Sovyetler döneminde üniversite eğitimi çok saygın bir yere sahip iken, ülkenin son dönemlerinde yaşanan yıkımlar ve daha sonraki dönemde eğitimin yozlaşması gibi faktörlerin de katkısı ile üniversite mezunu olmak adeta anlamını yitirdi. Birçok eski Sovyet ülkesinde çok sayıda üniversite mezunu kendi eğitiminin dışında bir alanda hayata tutunmaya çalışmakta yada başka ülkelere göç ederek oralarda iş aramaktadır. Üniversite bitirmenin anlamsızlaşmasının temel nedenlerinden biri verilen eğitimin ülkede ihtiyaç duyulan kalifiye kişileri yetiştirmemesidir. Diğer bir neden ise ülkede bu eğitimli kişileri istihdam edebilecek ekonomik faaliyet alanlarının olmamasıdır.

Ülkemizde yeni üniversiteler açma çabası her zaman takdirle karşılandı ve uzun zaman üniversitelerimiz istenilen sayıya ulaşamadı. Ancak nüfus artış hızının da azalması ile 2000li yıllarda üniversite sayısında doyum noktasına yaklaşıldı. Son on yıllık süreçte ise birçok başka alanda olduğu gibi yapılan müdahaleler ile adım adım ülke gerçekleriyle üniversiteler birbirinden koptu. Türkiye eski Sovyet Ülkelerindekine benzer bir “yüksek öğrenim değer kaybı” yaşıyor denilebilir. Özellikle “her ile üniversite” mottosu ile girişilen yeni üniversite açma gayreti hiç bir ciddi hazırlığa dayanmıyordu, tamamen popülist idi. İşin daha vahimi konu “yerel oy avcılığı” düzeyine indirildi. Her etkili kişi (bakan, milletvekili, bürokrat, siyasete girmeye karar veren rektör vs.) kendi seçim çevresindeki üniversiteye çok öğrenci alan (eğitim fakültesi gibi) yada hizmet üreten (tıp, diş hekimliği gibi) fakülteler kazandırma gayretine düştü. Adeta kasabalara kadar İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi açıldı. Çok sayıda İşletme, İktisat, Uluslararası Ticaret bölümleri açılarak öğrenci alındı. Sayısını bilemediğimiz kadar eczacılık fakültesi açıldı, ancak yeni açılan hiçbir eczacılık fakültesinin öğretim üyesi ve laboratuvar alt yapısı ol(a)madı. Büyük bir aşkla her üniversiteye İlahiyat Fakültesi açıldı. Gerekli ön hazırlık yapılmadan ve/veya küçük şehirlere açılan Tıp Fakültelerinin çoğu ve Diş Hekimliği Fakültelerinin tamamına yakını zayıf öğretim üyesi kadroları ve yetersiz hasta potansiyeli nedeniyle ciddi eğitim zaafiyeti yaşamaktadır. Bu karmaşada daha fazla ve yüksek fiyatlarla öğrenci almaya çalışan vakıf üniversitelerinin mezunları da eklenince kısa zamanda çok sayıda üniversite mezunu işsizimiz oldu.

Türkiye’nin ürettiği bilimsel makalelerin istatistiğine bakmak bizi kendimize getirebilir. Türkiye’den 2018 yılında uluslararası camianın dikkate aldığı (uluslararası kabul gören indekslere giren) dergilerde yayınlanan toplam 45 bin 582 bilimsel makale yayınlandı. Görülen o ki, öğretim görevlilerini ve araştırma görevlilerini bir tarafa bırakalım, öğretim üyeleri (profesör, doçent ve yardımcı doçentler) için bile bir öğretim üyesine bir tane bilimsel yayın düşmemektedir. Ayrıca 2016 yılı itibarıyla da akademik yayın üretmedeki artış hızı belirgin şekilde düştü. Türkiye yüksek öğretimde adeta niteliği niceliğe kurban eden bir ülke oldu. Biraz yakından bakılınca görülebileceği üzere üniversite hocalarına bile yabancı dil öğretemeyen bir sistemden başarı beklemek hayaldir. Bilim felsefesinden habersiz, okumayan ve yaz(a)mayan hocalarla yürütülen üniversitelerden elbette yüksek kalitede mezun alamayız. Doğru dürüst araştırma merkezi denebilecek hiç bir birimi olmayan bu kurumların çok azı üniversite adını almaya hak kazanmaktadır. Akademik özgürlük, üniversal bakış açısı gibi konulara hiç girmiyoruz bile.

Bizim yüksek öğretim sistemimizde en çok tartışılan konular; kimin rektör olduğu/olacağı, üniversitelerde ihaleleri kimin alacağı ve kadrolara eleman alınırken kimin referanslarının geçerli olacağıdır. Öğretim üyesi yetiştirmek için merkezi sınavla yurtdışına gönderilen gençleri bile, sırf kendi adamları değil diye, burslarını iptal edip geri çağıran zihniyetin üniversitelere hangi katkıları yapmasını bekliyoruz. Bu hukuksuzluğu daha önce Kemal Gürüz yapmıştı, son üç yılda Gürüz’ün yaptıklarının onlarca kat fazlası yapıldı. Bu şartlar altında Türkiye’den çok sayıda akademisyeni dünyanın başka yerlerine göçe zorladılar ve bu süreç uzun zaman devam edecek gibi görünüyor.
 
Üst