Etir ve Sicim/Membran Teorisi

Burcuva

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
4,595
Tepki puanı
2,006
Düşünce
Ateist
Konu Sahibi
Esir ve eter kullanımları bulunduğu halde ikisi de bugün başka anlamlarda sözcükler oldukları için etir olarak kullanacağım.

Etir kuramı parçacık ve atom kuramlarının alternatifidir. Bilindiği gibi çift yarık deneyi ışığın dalga gibi de parçacık gibi de davrandığını ortaya koymasıyla ortalığı karıştırmış ve tanecik kuramını sarsmıştır. Böylece etir kuramı da gündeme yeniden düşmüş oldu.

Etir kuramına göre atom, parçacık, tanecik, bunlar yoktur. Madde yoktur. Işık ve madde etirdeki dalgalanmalardan başka bir şey değildir. Nasıl ki ses kulağımıza geldiğinde kulağımıza ses tanecikleri çarpmıyor, çarpan sadece dalgalar ise, ışık da böyledir, etirdeki dalgalanmalardır. Ötesinde, madde de böyledir.

Böylece tarihteki materyalizm x idealizm çatışması ve atomculuk, determinizm x ruhçuluk, indeterminizm çelişkisi alevlendi. Etir bir ruhtur, evrenin ruhudur. Maddi değildir. Atomlardan, taneciklerden oluşmaz.

Maddi olmayan, ruhsal bir kavramın ortaya atılması fizik için metafizik demekti ve İsaac Newton uyarı zillerini çılgın gibi çalmaya başlardı bu durumda: "Fizik, kendini metafizikten koru!"

Peki ne yapılacaktı? Newton alarm zilleri nasıl susturulacaktı? Sicim kuramı üretildi. Buna göre uzay dokusunu etir değil sicimler örüyordu. Bu uzay dokusu büzülebiliyor, bükülebiliyor, zaman da buna bağlı olarak diğer boyutlar gibi kısalabiliyor, uzayabiliyordu. Üstelik bu kuramın kanıtları vardı. Kimse sicimleri görebilen bir mikroskop yapamamıştı ama zaman gerçekten uzayıp kısalabiliyordu, bu ölçülebilmişti. Uzay da çok büyük kütleler tarafından bükülebiliyor, ışık yolunu değiştirebiliyordu.

Peki atom ve onu oluşturan parçacıklar? Atomu elektron mikroskopla görebiliyorduk, tanecikleri de hadron çarpıştırıcıda çarpıştırabiliyorduk! Öyleyse bunlar minik bilyeler değillerse neydiler?

Bunu yanıtlamak için de sicim kuramı bir adım daha geliştirilip membran kuramı üretildi. Buna göre sicimler uzunluk artı bir boyut daha kazanıp iki boyutlu yüzeyler oluşturuyorlardı. Yani sicimin iki ucu birleşiyordu. Microsoft Power Point'te sunum hazırlarken şekli kapat şekli aç seçenekleri gibi.

Bu yüzey kağıt gibi buruşup top yapılırsa da kuantum parçacıklar yani atom altı tanecikler oluşuyordu. Bunlar atomları, atomlar elementleri ve onlar bildiğimiz maddeyi oluşturuyor.

Şu an son kuram bu. Kanıta muhtaç. Kanıtlanması zor. Fizik kuşkusuz en çetin bilim dalı. Ünlü fizikçi Enrico Fermi "ben bunun böyle olduğunu bilsem botanikçi olurdum" demiştir! :p
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
Ether (esir) kelimesinin eski çağlarca göğün maviliği anlamına geldiği; fezayı mavileştiren cevher – öz anlamında kullanıldığı rivayet edilir. On yedinci yüzyılda bu terim Descartes tarafından benimsenmişti. Descartes, esirin gökyüzünün boşluklarını doldurduğunu ve boş uzay denen şeyin bir basınçlı dolgunluk olduğunu ileri sürdü. Esirin, manyetizma gibi uzayda faaliyet gösteren çekme ve itme güçlerinin aktarılmasında da aracı olduğunu ekliyordu.

Tabiatla ilgili teorileri daha ziyade gözleme bağlayan Newton’un aksine Descartes mantıksal analizden, metafizik ve dinî inançlardan destek alıyordu. Descartes’a göre esir mantıksal bir gereklilik, Newton’a göre ise deneysel bir hipotez idi.

Esire olan ilgi XIX. yüzyıl başlarında birbirinden farklı metafizik varsayımlara dayalı iki farklı araştırma yaklaşımının sonucu olarak yeniden dirildi. Bunlardan biri Alman tabiat filozofu ve şair Johann Wolfgang Goethe (1749-1832) tarafından gösterildi. Doğa filozofları materyalist ve ateist görüşlere ve Newton fiziğindeki mekanik tabiat görüşlerine karşı tepki gösteriyorlardı. Bunlar, dünyaya bir makina olarak bakan klasik bilimsel görüşleri reddediyorlardı. Bunlardan birisi olan Lorenz Oken (1779-1851) maddenin, elektrik ve manyetik güçlerin etkisi altındaki esirden kaynaklandığı görüşünü ileri sürdü.

Micheal Faraday (1791-1867) 1846’da manyetizma ve ışık arasında bir ilgi olduğunu gösterecekti ve esirin hem manyetik kuvvetler ve hem de bir ışık ortamı olabileceği tahmininde bulundu. Esirin farklı türdeki kuvvetleri bağlayabileceği görüşünden etkilenmişti; 1851’de şunları yazıyordu:

“Eğer bir esir varsa sırf ışınların iletilmesinden başka yararları da olması gerektiği hiç de ihtimal dışı değildir."(1)
Elektromanyetik alanlar teorisini geliştiren Maxwell (1831-1879), manyetik kuvvetlerin ve ışığın her ikisinin de esir içinde iletildiğini öne sürüyor; bu kuvvetlerin, uzayda elektrik ve manyetik yüklü kütlelerin çevresinde üretilen esir bükülmeleri olarak değerlendirileceğini ifade ediyordu.

Esirin çok farklı ve üzerinde çalışılması zor bir konu olduğu aşikardı. Esir karşı evren (parelel evrenler) dediğimiz metafizik-soyut uzaylara ait soyut zaman küresi ise ve ışıktan hızlı titreşiyorsa ve bu ortamın zamanı bizim de zamanımızı oluşturuyorsa bunu kolayca belirleyemeyecektik. Gerçi uzay-zaman denen örgümüz, aslında üçü yer (mekan-uzay) bildiren üçü de zaman bildiren bir ortak sistem meydana getirdiğini artık biliyorduk.

Ancak gerçeğin bu kadar gizli olmasındaki asıl neden belki de duyularımızın fizik ötesi dünyayı algılayamıyor olmasında yatıyordu. Çünkü yarı fiziksel (ışın-kuant dünyası) varlıları tam olarak kavradığımızı dahi söyleyemiyoruz. Işığın her dalga boyunu göremiyoruz, her ses dalgasını duyamıyoruz. Gözümüzün ve kulağımızın duyarlı olabildiği frekanslar son derecede sınırlı bir alanı kapsıyor. Doğru dürüst maddeyi bile gördüğümüz söylenemezdi.

XIX. Yüzyılın sonlarında “esirin” nasıl anlaşıldığını yansıtması açısından 1883 yılında ünlü Nature dergisinde yer alan ifadeler hayli ilginçtir:

“Esir genelde bir akışkan ya da bir mayi olarak adlandırılmaktadır ve yine katılığı itibariyle bir jele benzetilmektedir; oysa bu adların hiçbiri uygun değillerdir; bunların hepsi moleküler gruplardır, dolayısıyla esir gibi değillerdir; eylemsizlik özelliği olan sürekli sürtünmesiz bir ortamı basit olarak ve tek başına düşünelim, mefhumun muğlaklığı, bilgimizin şu anki durumunda münasip olduğundan daha fazla bir şey olmayacaktır."
"Kusursuz devamlılığı olan, ince, sıkıştırılamayan, tüm uzaya yayılan ve içinde yerleşik sıradan maddenin molekülleri arasında sızan ve kendi imkanları ile birini diğerine bağlayan bir özdek fikrini idrak etmeye çalışmalıyız. Ve onu cisimler arasındaki tüm hareketlerin sürüp gittiği evrensel bir ortam olarak kabul etmeliyiz. O halde bu onun -- hareket ile enerjinin ileticisi olarak -- fonksiyonudur.”(2)
Evren ve Kur'an Allah’ın iki ayrı kitabı. Kuran, “Kainat kitabının” izah ve tercümesi niteliğinde ve ondan Yaratıcısı hesabına bahsediyor ve yaratılışa ait sırlara değeri nisbetinde yer veriyor. Kuranı çağımızın anlayışına sunan ve tabiat ve evrene ait sırları yorumlayan Bediüzzaman bir ayette yer alan “su” terimini “esir” olarak yorumlar ve onun maddî yaratılışa menşe olduğunu ifade eder.

“Arşı su üzerindeydi ayeti, şu esir maddesine işarettir ki; Cenab-ı Hakkın Arşı, su hükmünde olan esir maddesi üzerinde imiş; esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sanatkar olan Allahın ilk icatlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esiri yarattıktan sonra, atom zerrelerine dönüştürmüştür." (İşaratü'l-İ’caz)
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
Evrendeki Birlik

XIX. yüzyıla kadar atomla ilgili bilgilerimiz oldukça sınırlı idi. Atom içi dünyanın özellikleri ve Kuantum teorisi ile 20. yüzyıl, elektromanyetik dalgalardan ibaret enerji ve ışınların yüzyılı oldu.
Kopernik ve Newton gibi ilim adamlarının keşifleri karşısında pek çok insan şaşkınlığa düşmüştü. Ama onların kullandıkları kavramları anlamak o kadar zor olmuyordu. Halbuki, yeni olayları ve yüz yüze gelinen doğruları anlatabilmek için artık yeni kavrayış ve düşünce tarzlarına ihtiyaç hasıl olmuştur. Bu yeni anlayış rüzgârında felsefî, ruhî, manevî orijinli düşüncelerin göze çarpması en dikkate değer nokta olmaktadır.

Newton sonrasında evren yasaları genelleştirilmiş ve bütün yaratılışı kapsamıştı. Madde, uzayda koordinatlarla belirlenmiş, bir hız sınırı bulunan ve katı-sıvı-gaz gibi hallere dönüşebilen bir bilardo topları yumağıydı. Her atom kendi sınırları içinde, bir komşu atomla ilgiliydi ve hareket halinde bulunan elektronları ortak olarak kullanmaktaydılar.

Kuantum fiziği, atomaltı dünyaya inerek, oradaki gerçek durumu, içinde yaşadığımız kâinatı oluşturan zerrelerin dünyasının bildiğimiz dünyadan çok farklı olduğunu keşfetti. Bu bilime göre birbirinden ayrı ve farklı duran atom parçacıkları, aslında birbiriyle alâkalı ve bağlı; bölünmez dinamik bir bütünlük içinde bulunur. Birbirinden çok uzak şeyler sebep-sonuç zinciri olmaksızın birbirine bağlıdır. Yüksek enerji fiziği deneylerindeki gelişmeler gösterdi ki, parçacık dünyası dinamik bir yapıya sahiptir.

Parçacıklar değişmez ve sabit değiller; pek âlâ başka parçacıklara dönüşebilmektedir. Eski anlayışa göre maddenin temeli sayılan atom ve atom altı tanecikler, birbirinden bağımsız “sert nesne” ve “katı yapıtaşı” larıydılar. Materyalist düşünceye de temel teşkil eden bu anlayış maddenin derinliklerine inilince temelden değişikliğe uğramak zorunda kaldı. Çünkü maddenin en alt seviyelerine indiğimizde karşımıza “temel yapı taşları” değil, bütün parçaları arasında var olan karmaşık ilişkiler dokusu çıkıyordu. Sonuçta, katı birimler bir bir erimiş ortada “sert nesneden” eser kalmamıştı. Bu anlayış rüzgarı ile maddeci düşünce ve determinist anlayış büyük darbe yemişti.

Yine Kuantum mekaniğinin bulgularına göre aslında parçacık denen şey hareketten ibaret kalan bir şeydi. Parçacıklar enerjiden oluşturulabildikleri gibi, tamamen enerjiye de çevrilebilirlerdi. Böylece, içinde yaşadığımız dünyada "temel parçacık", "maddi öz" ya da "yalıtılmış nesne" gibi klâsik kavramlar artık anlamsız hale geliyordu.

Evrenin birbirinden ayrı yalıtılmış nesnelerden oluştuğu görüşü geçerliliğini kaybedince zaman ile uzayın geleneksel anlamları ve bilinen sebep-sonuç ilişkisi gibi kavramlar da rafa kaldırıldı.

Yeni fizikle birlikte sadece madde ve parçacık anlayışı değil “boşluk” kavramı yepyeni bir kimliğe büründü. Bu yeni modern görüş “boşluğu” âdeta “canlandırıyor” onu âdeta evrenin “yaşama ortamı” ve “hayatî nefes ya da enerji” konumuna yükseltiyordu.

“Yeni Çağın” bilim anlayışını oluşturan teorilerin birisi "İzafiyet teorisi" idi. "İzafiyet teoremi” bizim idrak alanımızı aşan “zaman” denen bir dördüncü boyutun varlığından söz eder ve zaman ile uzayın, aslında birbirinden ayrılamayacağını ve bazen de birbirlerine dönüştüklerini anlatır. Bu konuda ilk tartışma Einstein ile başlamıştı. Sonraki yıllarda Kuantum teorisi ile İzafiyet teorisi bir araya getirildi. Bu birleştirme sonucu atom-altı parçacıklar kuvvet alanları ile açıklanmaya başlıyor, “boşluk” dediğimiz cisimlerin çevresi de çok önemli bir dinamik değer olarak karşımıza çıkıyordu. Boşluk, maddeyi meydana getiren parçacıklarla ayrışamaz bir kozmik ağın bağlantılarıydı.

Kuantum dünyası gerçekten çok büyük bir düzen içinde işleyen kainatın, ihtimaller üzerine inşa edildiğini, katı olarak gözüken maddeler kendine ait hiçbir boyutu olmayan şeylerden oluştuğunu söylüyordu. Bu ise dünyaya, ve tüm evrensel olaylara bakışımızda farklılıklar getirmişti. Kuantum bize, içinde yaşadığımız dünyayı birbirinden yalıtılmış çok küçük öğelere ayıramayacağımızı gösteriyordu. Kuant olarak nitelendirilen enerji -ışın, dalga, tanecik- ne varsa birbirinden ayrı ve bağımsız tanecikler değillerdi. Birbiriyle bağlantılı olup, biri diğerine muhtaçtı. Sanki her bir tanecik bir “küll’ olup, bütüne açılıyordu. Bu açılış da vasıta ve aracı mekanın dördüncü boyutu olan “tüneller” öngörüldü. Buna “Evrenin üçüncü düzlemi” de denir.

Kuantlar ölçeğinde her şey sanki birer ada gibi birbirinden bağımsızdır ama, bu sayısız adaların alttan okyanus tabanından birbirine kara bağlantıları mevcuttur. Böylece fert (cüz), tüm olana (külle) bağlanır. Tüm parçalar aralarında münasebetlerin devam ettiği bir doku ve örgü bütünlüğü vardır. Bir şey her şeyle bağlı, bir şey neye muhtaçsa her şey de aynı şeye muhtaçtı. Kuantum modeli, böylece küçük-büyük, basit-karmaşık, kozmik, atomik her şey, karşılıklı birbirine muhtaç ve bir gerçeğin ayrılmaz birer parçası halinde yeni bir evren modeli çıkardı. Yeni modelde “boşluk” kavramı eski klasik anlamını kaybediyor ve varlığın menşei ve faaliyet alanı konumuna yükseliyordu.

İzafiyet teorisi de Kuantum bulgularına destek veriyordu. Madde, hareket ve boşluk birbirinden ayrı ve bağımsız şeyler değildi. Birbirinden ayrılamaz bir bütününün unsurlarıydı. Sadece madde ile boşluk değil, yük ile akım; elektrik ile manyetik alan da bu bütünlüğe dahil olmuş ve birliğin çerçevesi ve boyutu evreni içine alacak şekilde genişlemeye başlamıştı. Tüm hareketler izafi olduğuna göre her türlü yük, bir akım olarak da idrak edilebilmektedir. Nitekim elektrik alanı, aynı anda bir manyetik alan olabilmekte ve biri diğerinin yerine geçebilmektedir. Bu yüzden her iki alan, tek bir elektromanyetik alan halinde birleştirilmiştir.

Araştırmalar derinleştikçe bu birlikteliğe yeni halkalar eklendi. Nihayet Kuantum alanının evrenin en önemli öteki kuvvetiyle, yani yerçekimi kuvveti ile bağlantısı ortaya çıkarıldı. Modern fizik, maddeleri Mach ilkesine.(3)

“Günümüzde kozmoloji dalında meydana gelen gelişmeler, günlük kural ve şartların evrenin uzak bölgeleri olmadan geçerli olamayacağını ve evrenin söz konusu uzak bölgelerinin ortadan kalkması halinde uzay ve geometri hakkında sahip olduğumuz bütün fikirlerin geçersiz olacağını hızla ortaya çıkarmışlardır. Günlük tecrübelerimiz, en küçük detaylarına kadar evrenin büyük ölçekli nitelikleri ile o kadar içli dışlıdır ki, onların ikisini birbirlerinden ayrı olarak düşünmek bile imkansız bir hale gelmiştir.”(4)
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
Kâinatın parçalara ayrılamaz bütünlüğü, kozmozun birliği; birbirinden farklı ve zıt kuvvetlerin, enerji ve maddi unsurların aslında tek bir yapının değişik fazları ve dalgalanmaların ibaret ortaya çıkarılması gerçekten bu keşiflerin en büyük zaferi idi. Bu keşiflerin arkasında görünen bir gerçek de bu akıl almaz birliği tesis eden ve bozulmadan devamını sağlayan bir “Yaratıcı” nın varlığının bilim aynasında açıkça görünmesiydi. Kuran ve tüm semavi kitapların temeli olan tevhid inancı; Allahın varlığı ve birliği, kainat kitabının da en açık ve en temel gerçeği olarak karşımıza çıkmıştı. En küçüklerin dünyasından en büyüklerin dünyasına kadar her şeyin birbiriyle bağıntısı; kozmozdan kuantuma evrenin yekpare yapısı ile gündeme gelen başka bir konu daha vardı: Bu bütünlüğün sağlandığı ve her şeyi birbirine bağlayan bir destek ortamının varlığı.
Kuantum Alanı

Yüzyıllardır süren “Madde atomlardan mı, yoksa bazı temel sürekliliklerden mi oluşur?“ tartışması, modern fiziğin geliştirdiği “Kuantum alanı” kavramı ile hiç beklenmedik biçimde cevap bulmuştu. Çünkü “alan”, uzayın her yerinde mevcut olan “sürekli” bir yapıydı. Boş zannedilen alanın, parçacık yönü ile, “sürekli olmayan”, yani “taneciksel” bir yapı ortaya koyabildiği görüldü. Çünkü bildiğimiz elektromanyetik bir alan, “serbest alan” olarak belirebilir (hareket eden dalga - fotonlar). Ya da yüklü parçacıklar arasındaki kuvvet alanı olarak ortaya çıkabilir.

İkinci durumda, kuvvet, etkileşen parçacıklar arasında gerçekleşen bir “foton alış-verişi” şeklinde kendini göstermektedir. İki elektron arasında bildiğimiz elektriksel itme ise yine söz konusu foton alış-verişi nedeniyledir. Bu ilginç gelişme ve keşifler “boşluktan” “nesnel ya da ışınsal varlıkların” doğması anlamına geliyor; alan dediğimiz cisimlerin çevresini varlığın menşei ve yeşerme ortamı ve hatta faaliyet alanı konumuna yükseltiyordu.

Kuantum elektrodinamiğinin en can alıcı özelliği iki değişik ve zıt kavramı birleştirmiş olmasında gizlidir. Çünkü elektromanyetik alan kavramı ile elektromanyetik dalgaların tane-parça belirişleri olan foton kavramını birleştirebilmiştir. Fotonlar aynı zamanda birer elektromanyetik dalga oldukları ve bu dalgalar da “titreşen alanlardan” meydana geldikleri için, fotonlar, aynı zamanda birer elektromanyetik alanın belirişi halindedirler. İşte “Kuantum alanı” diye ortaya çıkan yeni kavram, kuant ya da foton denilen biçim alabilen bir alanın meydana gelmesidir. Bunun anlamı, bütün atom-altı parçacıkları ve onların etkileşimleri, farklı bir “alan”a denk düşmesi ve alandan meydana gelmesidir.

İşte parçacık dediğimiz sert ve katı madde ya da cismi meydana getiren şey, bu boş dediğimiz alanın bölgesel yoğunlaşmalarından ibaret kalmaktadır. Yani gelip, giden ve bu arada da özgün karakterlerini yitiren ve ait oldukları alanda kaybolan enerji yoğunlaşmaları halindedirler. Var bildiğimiz ne varsa her şey bu ortamda hiç durulmayan bir hareketle ve büyük bir enerji titreşimi yada zikri halinde var olmakta ve aynı anda da yok olmaktadır. Diğer bir ifade ile nesneler “boşlukların” geçici birer belirişleri gibidir.

Böylece boşluk da fizik ötesi ya da yarı-fiziki yapısı ile varlıklar içerisinde yerini alıyor, “boş” olmaktan kurtuluyordu. Bu demektir ki, Kuantum alanı “boş” bir boşluk” değil uzayın belirli bir yerinde var olan sürekli bir “aracı” (ya da aktarıcı) rolüne sahipti. Biçimsiz ve şekilsiz olan kuantum alanı bütün biçimlerin tarlası ve ya da hamurunu teşkil ediyordu. Sahanın uzmanları, evren onunla “canlı” kalır, hatta evrenin “hayatî nefes” ya da “hayati enerji” sidir diyerek bu alanın olağanüstü önemine dikkat çekiyorlardı.

Walter Thirring modern fizik dalında geliştirmiş olduğu alan kavramında şunları söylemektedir:

“Modern teorik fizik, maddenin özü hakkındaki görüşlerimiz, farklı bir duruma getirmiştir. Böylece dikkatimizi görünen varlıklardan (yani, parçacıklardan) temel bir varlığa, yani alana çevirmemize sebep olmuştur. Buna göre, maddenin var olması, yalnızca mükemmel olan durumda meydana gelen bir bozulmanın bir neticesidir. Neredeyse küçük bir “leke” oluşmuştur demek geliyor içimden. Tabi buna bağlı olarak da temel parçacıklar arasında oluşan kuvvetleri açıklayan basit yasalar var olamayacaklardır. Yani düzen ve simetriyi, temel ve genel “alan” da aramalıyız.(5)
Albert Einstein'ın dediği gibi:

“Bundan dolayı maddeyi, alanın aşırı derecede yoğunlaştığı uzay bölgelerinden oluşan bir şey olarak algılayabiliriz. Söz konusu yeni fizik anlayışında hem alana ve hem de maddeye ayrı ayrı yer yoktur. Çünkü burada “alan” tek gerçekliktir.”(6)
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
Kuantum Alanı ve Esir

Kuantum alanı, varlıkların faaliyet alanı ve ilişki ağları ortamı ise ortamdaki etkileşmeler ne şekilde cereyan etmektedir? Kuantum alanı kavramına göre tüm uzay kararlı bir dalga bütünü ve birliği olup bu etkileşmeler “dalgalar” şeklinde olmaktadır. Bu anlayış bize “Sema, emvacı karardade (kararlı dalga) olmuş bir denizdir.” sözüyle semayı (feza, uzay-zaman) dalgaları kararlı haldeki bir denize benzeten Peygamber sözünü hatırlatmaktadır.

Konunun başında da ifade ettiğimiz gibi Kozmozdaki sırları onun Yaratıcısı adına ele alan Bediüzzaman “esir” ile ilgili hayli ilginç yaklaşım ve açıklamalarda bulunmaktadır.

Bediüzzaman, esiri “Ecram-ı ulviyenin cazibe ve dafia gibi kanunlarının rabıtası ve ziya ve hararet ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetlerin naşiri ve nakili, o fezayı dolduran bir madde” olarak ifade etmekte; onu “en ziyade mekana dağılmış hadsiz kesretli bir maddi madde.” olarak değerlendirmektedir.

Bediüzzaman’ın, fezanın "esir" ile dolu olduğunu ifade ettikten sonra “Meyveler ağacını; çiçekler çimenlerini; sümbüller tarlalarını; balıklar denizini bilbedeha gösterdiği gibi; şu yıldızlar dahi, bizzarure; menşe’lerini, tarlasını, denizini, çimengahını vücudun, aklın gözüne sokuyorlar.”(Sözler, s. 569)

ifadeleriyle de esirin varlıkların hem teşekkül hem de faaliyet alanı olduğunu belirtmektedir. Devamla, ulvi alemde, yani fizik ötesi kanunlara göre çalışan metafizik alemlerin muhtelif tabakalara ayrıldığını her birinin kendine has kanunlarını bulunduğunu böylece yedi farklı uzay-mekanın farklı işleyiş mekanizmaları olduğunu bahsettikten sonra “esir”in tüm bu alemlerin ortamı ve alanı olduğuna dikkat çeker. “Madem Alem-i Ulvide muhtelif teşkilat var, muhtelif vaziyetlerde görünüyor. Öyle ise, o ahkamların menşe’leri olan semavat, muhteliftir. İnsanda, cisimden başka nasıl akıl, kalb, ruh, hayal, hafızı gibi manevi vücudlar var... Elbette, insan-ı ekber olan alemde ve şu insan meyvesinin şeceresi olan kainatta, alem-i cismaniyattan başka alemler var. Hem alem-i arzdan, ta Cennet alemine kadar her bir alemin birer seması vardır.”

Esirin her bir alemin dokusunu teşkil etmesiyle ve 7 alemin ayrı ayrı hüküm kaidelerine göre yapılanmaya maruz kaldığını şu ifadelerle belirtiliyor:

“Esir kalmakla beraber sair maddeler gibi muhtelif teşekkülata ve ayrı ayrı suretlerde bulunduğu tecrübeten sabittir. Evet nasıl ki: Buhar, su, buz, gibi havai, mayi, camid üç nevi eşya, aynı maddeden oluyor. Öyle de: Madde-i Esiriyyeden dahi yedi nevi tabakat olmasına hiçbir mani-i akli olmadığı gibi, hiçbir itiraza medar olamaz.” (Lem'alar, s. 67)
Evrenin sırlarını Kuranın ışığında keşfeden Bediüzzaman’ın ifadelerinde bu boşluğun sadece varlığın beliriş ortamı ve faaliyet alanı ile sınırlı kalmadığı onun “Nakillik ve infial hassasıyla ve vazifesiyle teçhiz” edildiği, ilahi arşlardan biri olduğunu anlamaktayız. Elbette ki esir ortamındaki faaliyetler, su ve toprak arşlarındakinden farklı olacaktır. Çünkü esir, Cenab-ı Hakkın “en nazenin bir hulle-i icraatı”dır. Bu yüzden, tartıya ve ölçüye girmeyenlerin, ruhani ve manevi varlıkların da yaşama ortamı ve faaliyet alanı olduğunu düşünebiliriz. Diğer taraftan, hava unsurunun manevi cephesi olan esir “bir hüve olarak alem-i misal ve alem-i manaya bir anahtar” olmaktadır. Bu sebeple “mevcudata nazaran akıcı bir su gibi, mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir madde” olarak esir, madde alemini mana alemlerine bağlayan, hem bu aleme hem de öbür alemlere benzeyen ikisinin arasında bir yapıya sahip olacaktır.

Bediüzzaman’ın da dikkat çektiği gibi “ruha yakın” bir yapıda ve “vücudun en zayıf mertebesi” olan “esir”i anlaşılır kılmak kolay bir mesele değildir. Esir, ışınlarla, manyetik ve nükleer kuvvetlerle ve çekim ile fiziki ve kimyevi herhangi bir etkileşime girmiyorsa spektroskopik cihazların ölçüm alanının dışında kalıyorsa, somut ve ayrıntılı neticelere ulaşılamayacaktır. Enerjinin bile hala birçok çeşidi bize meçhul durumda iken ışıktan da öte metafizik unsurları kolayca anlaşılır hale getirmek mümkün değildi. Önümüzde evrenin hala bilmediğimiz nice kanunları ve çözülmesi gereken sayısız sırları sırada keşif bekliyor.

“Kuantum alanın” ortaya koyduğu görevler ve icrasına vesile olduğu faaliyetler, bu alanın “esir ortamına” tekabül edip etmediği sorusunu gündeme getirmiştir. Dikkatlerin üzerinde toplandığı nokta ise, bu alanla gelişen anlam derinliğinin öteden beri var olan esir ortamı anlayışına paralellik arz etmesidir. Bilimin özellikle yeni fiziğin gittikçe madde ötesi unsurları gündemine sokması ve türlü türlü ince teknolojilerle bilinmeyenlerin sırları üzerindeki yoğun çabaları neticesinde gelecekte “kuantum alanı-esir” ilişkisi konusunda daha açık bir anlayışa ulaşabileceğimizi söyleyebiliriz.

Kaynaklar:

1 E. Whittaker’in alıntısı, A. History of the Theories of Aether an Electricity, Nelson, London, 1951; 194.
2 O. Lodge, “The ether and its functions”, Nature, XXVII, 1883; 304.
3 Mach ilkesi: cismin evrende kendi başına sabit bir kütlesi yoktur ve kütle iki cisim arasındaki ilişkiye bağlıdır.
4 F. Hoyle, Frontiers of Astronomy, s.304.
5 W. Thirring, “Urbausteine der Materie”, Almanach der Österrichischen Akademie der Wissenschaften, cilt 118 (1968), s.160.
6 M. Capek The Philosophical Impact of Contemporary Physics, s.319.
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
Sicim teorisine benzer olarak Bediüzzaman esir maddesinden bahseder. O, Kuran’ın yaratılışa ait sırlarına dair açıklamalarda bulunan Hud Suresi yedinci ayetinde ki “Arş su üzerindeyken…” ifadesini Esîr maddesiyle yorumlar. Esîr maddesinin yaratılış silsilesinin ilk adımını teşkil ettiğini ve sonra atom altı taneciklerin (cevahir-i ferd) yaratıldığını ifade eder. Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sani’in ilk icatlarının tecellisine merkez olmuştur (İşaratül İcaz, Bakara 29 tefsiri)

Esîr maddesinin varlığı ve mahiyetiyle ilgili bir başka bilgiye de Yasin sûresi 40. ayetten elde ediyoruz. Bu ayette geçen “...Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzüp gitmektedir.” ayetindeki “yüzme” bir boşlukta değil, ancak bir madde içinde olabileceğine göre, ayette uzay boşluğu bir denize benzetilmektedir.

Bediüzzaman, fezanın esir ile dolu olduğunu ifade ettikten sonra;

Günümüz Türkçesiyle "Meyveler bir ağacı, çiçekler çimenliği, sümbüller tarlaları, balıklar denizi açıkça gösterdiği gibi, yıldızlar da zorunlu olarak kendi kaynaklarının, tarlalarının, denizlerinin, çimenliklerinin varlığını aklın gözüne sokuyorlar." (Sözler, 31. söz)
ifadeleriyle de esirin varlıkların hem teşekkül hem de faaliyet alanı olduğunu belirtir. Devamla, ulvî âlemde, yani fizik ötesi kanunlara göre çalışan metafizik âlemlerin muhtelif tabakalara ayrıldığını, her birinin kendine has kanunları bulunduğunu, böylece yedi farklı uzay-mekânın farklı işleyiş mekanizmaları olduğunu, esirin bu âlemlerin ortamı ve alanı olduğunu ifade eder:

Günümüz Türkçesiyle "Madem şu yüce âlemde çeşitli tabakalar var, değişik vaziyetlerde farklı hükümler görünüyor. Öyleyse o hükümlerin kaynağı olan göklerin tabakaları da birbirinden farklıdır. İnsanda nasıl ki cisimden başka akıl, kalb, ruh, hayal, hafıza gibi manevî latifeler de var. Elbette insanın büyük bir misali olan âlemde ve insan meyvesinin ağacı olan kâinatta da cismani âlemden başka âlemler bulunur. Ve yeryüzünden cennete kadar her âlemin birer göğü vardır." (Sözler, 31. söz)
Esîrin her bir âlemin dokusunu teşkil etmesi ve yedi âlemin ayrı ayrı hüküm ve kaidelerine göre yapılanmasını ise şu şekilde anlatır:

Günümüz Türkçesiyle "Özü aynı kalmakla beraber, esir maddesinin başka maddeler gibi çeşitli şekillerde oluştuğu ve ayrı ayrı suretlerde bulunduğu tecrübe ile sabittir. Evet, nasıl ki gaz, sıvı ve katı olan buhar, su ve buz gibi üç farklı şey aynı maddeden meydana geliyor. Aynen öyle de, esir maddesinden yapılmış yedi farklı tabaka olmasına aklen hiçbir engel yoktur. Bu mesele hiçbir itiraza yer bırakmaz." (Lemalar, 12. lem'a)
“Gök, dalgaları dinmiş bir denizdir.” (Ahmed b. Hanbel,2/370; Tirmizî, tefsir, 58) hadisi de bu anlamı pekiştirmektedir.

Yine Bediüzzaman, günümüz Türkçesiyle:
"İlmen ve aklen, belki gözle görüldüğü gibi sabittir ki, büyük gök cisimlerinde çekme itme gibi kanunların var olmasını sağlayan, ışık, sıcaklık ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetleri yayan ve taşıyan, uzayı dolduran bir madde mevcuttur." (Lemalar, 12. lem'a) der.

Evet bu esir veya sicim adına ne derseniz deyin boşluğu dolduran madde de ezeli olamaz. Çünkü değişime uğrayan her şeyin bir başlangıç noktası vardır.
 

Burcuva

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
4,595
Tepki puanı
2,006
Düşünce
Ateist
Konu Sahibi
Bilimciler etiri bulmak için çok çaba gösterdi. Dünya uzayda oldukça hızlı hareket etmektedir. Bu hareket doğrultusunda, aynı yönde ve zıt yönde gönderilen iki ışık ışınının biri yavaşlamalı, biri hızlanmalıydı. Çünkü hareket yönünde dalgalar sıklaşır, yani frekans yükselir, zıt yönde dalgalar seyrelir, yani frekans düşer. Bunu korna çalarak yaklaşan ve uzaklaşan arabada sesin baslaşması ve tizleşmesinden anlarız.

Fakat hiç bir hız farkı gösterilemedi. Deney ne kadar tekrarlansa bir farklılık gözlenemeyince etir kuramı bir kenara bırakıldı ve sicim teorisi, ardından membran teorisi geliştirildi.

Günümüzde etir varsayımı metafizik bir öne sürüm olarak görülmekte ve kabul edilmemektedir. Fakat sicimlerin de kanıtlanamadığı söylenerek konu belirsizlikte kalmaya devam ediyor. Peki dünyamız uzayda seyrederken sicimleri büktüğü için bir enerji harcamaz ve yavaşlamaz mıydı? Bunu ölçmek olanaksız, çünkü uzay zaten tamamen boş değil, çok az da olsa hidrojen atomları, toz, kuantum tanecikler var. Bunların dünyayı yavaşlatmasını ölçemedikten sonra sicimlerin gerilerek yavaşlatmasını hiç ölçemeyiz. Dünyanın hızı değişiyor, en azından dönüş hızı giderek yavaşlıyor. Bu, dönerken sicimleri büktüğü için mi, bunu bilemiyoruz. Çünkü bir sürü nedeni olabilir. En azından sürekli meteorlarla çarpışıyor. Ay okyanuslarda ve magmada dalgalanmalara yol açıyor, enerji yitimi oluyor.

Einstein de ışığın boşluktaki hızının her koşulda sabit olduğunu söyleyerek etir diye bir şey yok demiştir. Bu görüş hâlen geçerli.
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

Burcuva

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
4,595
Tepki puanı
2,006
Düşünce
Ateist
Konu Sahibi
Bazı şeyleri ölçemeyiz. Örneğin gece yıldızların ışığı dünyayı ne kadar ısıtıyor, ölçemeyiz. Diğer tüm etkenleri dışlayıp sadece yıldız ışıklarının neden olduğu sıcaklık artışını ölçmek olanaksız. Bir noktadan sonra belirsizlik başlıyor. Bütün çabamız etrafımızdaki belirlilik alanını genişletme yönünde. Bu konuda çok mesafe aldık ama belirlilik alanı hep belirsizlik okyanusunda bir ada olmayı sürdürecek. Bu yüzden klasik determinizmden modern determinizme geçildi zaten. Modern determinizmde tüm nedenselliği kapsayan ve bilen bir zeka olamaz. Son klasik determinist Laplace, demon adını verdiği varsayımsal bir varlığın bunu başarabileceğini söylemişti. Modern determinizme kapıyı aralamış olsa da klasik determinist kabul ediliyor bu yüzden. Modern determinizmde böyle bir varlık olamaz.

Nasrettin hoca fıkralarında çok dikkatimi çeken determinist vurgular var. Ben bu Nasrettin hocanın determinist olmasından şüpheleniyorum. Eşeğin kılları kadar yıldız var, inanmazsan say! Uzakta bir mum yanıyor, onun ışığının verdiği sıcaklıkla çorba pişiyor, pişmesini bekleyebilirseniz içersiniz! Dünyanın merkezi ayağımı bastığım yer, inanmazsanız ölçün!

Bunlar müthiş determinist vurgular! Hatta kazan doğurdu! Müthiş nedensellik vurgusu! Bu adam kesin determinist, başka çıkarı yok! Hatta ye kürküm ye, parayı veren düdüğü çalar da nedenselliğe vurgu değil mi? Çok kurcalama, fincancı katırları ürker, patağı yersin! :D
 

Burcuva

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
4,595
Tepki puanı
2,006
Düşünce
Ateist
Konu Sahibi
Klasik determinizm evrenin irili ufaklı dişli çarklardan oluştuğu ve bu yüzden mekanik yasalarının bir gün en küçük dişlilere kadar inerek evreni açıklayacağını varsayıyordu. Bu dişli sistemini kuran da tanrıydı. Bu düşünüş, tanrının ilk kurucu olduğunu fakat işleyişi kendi haline bıraktığı varsayımıyla tanrıyı dinlerden ve hayattan dışladı. Deizmi, laisizmi sonuç verdi, bilimi özgürleştirdi.

Ünlü fizikçi Feynman, evrenin dişli çarklardan oluşmadığını söyleyerek mekanik yasalarının her şeyi açıklamaya yetmediğini açıkça ilan etti. Klasik determinizm kapandı. Kaos kuramı ile ünlü fizikçi Feigenbaum da evreni tanrının kurmadığını, doğa yasalarının maddenin özünde içerdiği özellikler olduğunu ilan etti.

Geriye tek tartışma kaldı: Belirsizlik maddenin doğasında mı var, yani ölçülmesi zaten olanaksız şeyler mi var, yoksa bizim ölçecek hassaslıkta aletleriniz olmadığı için göreli bir belirsizlik mi var? Bir atom bir güneş sistemi olabilir ve elektron gezegenlerinde mikropların da yaşadığı bir dünya var mıdır?

Bunu yanıtlamak zor. Ama fark etmiyor. Ölçüm araçlarımız geliştikçe kütle çekim dalgalarını bile ölçtük. Daha geliştiğinde neleri ölçeceğiz, sicimleri görebilecek miyiz bilmiyoruz. Ama bu sefer sicimler neden yapılı, yapıları neden oluşuyor onu bilemeyeceğiz! :) Daha doğrusu: :( Hatta: :ayy:

"Doğrusunu tanrı bilir" , bu da züğürt tesellisi! :p
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
Kanıta bak:
Biri kalkıp “Tanrı yoktur, yasalar maddenin özünde var” demiş, tartışma bitmiş. Ne kadar dogmatik bir bakış. Yaratıcıyı inkarı dogma haline getirmişseniz delil kanıt istemeden tek söz sizin inanmanıza yeter :)
Müthiş bilimsel bir bakış açısı:)
 

Burcuva

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
4,595
Tepki puanı
2,006
Düşünce
Ateist
Konu Sahibi
Farabi Demokritos'u okuyunca materyalist determinizmin bilimin gelişmesinin anahtarı olduğunu hemen kavramıştı. Farabi çağının dehası, zamanının çok ötesinde büyük bir düşünürdür. Fakat o da tanrısız materyalist determinizmin islam dünyasında derhal reddedileceğini biliyordu. Bu yüzden o da klasik determinizmi savundu. Bu yolla tanrı yok denmiyor ama tanrı her alandan kovulup çıkarılıyor, ilk başlangıca mahkum ediliyordu.

Avrupa'da deizm, laisizm böyle yeşermiş ve bilimi özgürleştirmiştir.

Fakat Farabi determinizmine Gazali yobazlığı geçit vermemek için elinden geleni yaptı. Her ne kadar Farabi determinizmi İbn Sina gibi dâhilerin önünü açtıysa da yaygın şekilde etkili olamadı. Nedeni, Gazali'nin yaydığı deterministlerin esbabperest kafirler olduğu propagandasıydı. Bu propaganda Farabi determinizminden daha fazla yayılınca sonuç malum... Geriler liginde top çevirmekten kurtulamıyoruz.

Laplace modern determinizme tanrının olmadığını ilan ederek kapıyı aralamıştır. Son klasik deterministtir kendisi. Tanrı yok dediğine göre neden klasik determinist oluyor? Çünkü demon diye her şeyi bilen varsayımsal bir varlık tasarlamıştır. Tanrı demon fark etmez. Aynı şey. Bu yüzden Laplace tanrı yok diyerek modern determinizmde kapıyı açma şerefine sahipse de klasik determinizmin son temsilcisidir. Bayrağı modern deterministlere o devretmiştir. Yıl 1800 lü yılların başları. Özgür bilim, laisizm, deizm kavramlarının dünyayı değiştirmesinin miladı böyle başladı.

İslam dünyasının Gazali sayesinde bu değişimden hiç haberi olmadı. İmamlar Cuma hutbelerini hâlâ Gazali İhya'sından hazırlıyorlar!!! Gerici kitaplıklarının müstesna külliyatı bu gerici kitaplar. Bu kitaplarda üç günlükten fazla gıda depolamanın allahın Rezzak ismine küfür olduğu, bir kişinin müzik aletini kırmanın sevap olduğu, resim ve heykel yapmanın haram olduğu filan yazıyor!
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
İslam dünyasındaki bilimsel çalışmalara da Gazalinin engel olduğu iddiası klasik bir iftiradır. İftiracının El Kitabı Madde 3'ü uyguluyorlar:
<<3-Uydurma kaynakların da uydurma olduğu ortaya çıkınca son safhaya geçin. Aslında bu safha anlayanlar için acziyetinizi ilan etmiş olduğunuz anlamına gelir ama merak etmeyin çoğunluk bunu anlayamaz. Son safhada hiçbir kaynakta geçmeyen yeni yalanlar üretin. Pirimiz Hitlerin Propaganda Bakanı Joseph Goebbels'in dediği gibi "Yeterince büyük bir yalan söylerseniz ve bu yalanı sürekli tekrar ederseniz, insanlar sonunda buna inanmaya başlayacaktır." >>
Tabii ki Gazali bilimsel çalışmalara engel olmadığı gibi, Gazaliden sonra da İslam alimlerinin bilimsel çalışmaları devam etti:
Gazali 1111de vefat etmiştir.
1-Nasiruddin Tusi (1201-1274) Astronomi alimi
Hülâgû’yu ikna ederek Azerbaycan’ın Merâga şehrinde kendi dönemine kadar İslâm coğrafyasında yapılan en büyük rasathânenin (Ballay, XXXVII/3 [1990], s. 389-390) kurulması için ondan kaynak sağladı. Tûsî, İslâm dünyasında müsbet ilimlerin gelişmesinde büyük katkıları bulunan âlimlerden biridir. Onun öncülüğünde Merâga Rasathânesi’nde yapılan çalışmalarda müsbet ilimler alanında önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Tûsî, o dönemde İslâm coğrafyasındaki seçkin ilim adamlarını ve müsbet ilimlerde uzmanlığı bulunanları rasathâneye davet edip onlara gerekli desteği sağlamış, Bağdat’ın Moğollar’ca yağmalanması sırasında kendisinin kurtardığı eserlerle İslâm dünyasının çeşitli yerlerinden getirttiği kitapları rasathânede toplayarak büyük bir kütüphane kurmuştur. Rasathâne, astronominin yanında aklî ve naklî ilimlerde çalışmalarını yürüten âlimlerin de bulunduğu bir kurumdu. Kutbüddîn-i Şîrâzî ve Necmeddin Ali b. Ömer el-Kâtibî gibi felsefe, kelâm ve mantık; Müeyyidüddin el-Urdî ed-Dımaşkī gibi geometri ve astronomi; Fahreddîn-i Merâgī ve İbn Ebü’ş-Şükr el-Kurtubî gibi matematik; Fahreddîn-i Ahlâtî gibi tıp alanında uzman kişiler bu rasathânede faaliyetlerini rahatça yürütebiliyorlardı. Rasathânede Çin’den gelen Fau Mun Ji adlı bir astronom da çalışıyordu (İşkeverî, II, 418; Memmedbeyli, s. 59; Ballay, XXXVII/3 [1990], s. 390). Tûsî, bu âlimlerin yardımıyla astronomi kataloglarını içeren ve astronomi alanında en önemli eseri olan Zîc-i İlḫânî’yi yazmaya başlamış, ancak ölümü yüzünden eser yarım kalmıştır. Onun dönemine kadar yazılan kataloglar içinde en gelişmişi olan bu çalışma başta Çin olmak üzere bütün Asya’da bilinirdi (Bakhtyar Husain Siddiqi, I, 565). Zîc-i İlḫânî kataloglarında farklı takvimler üzerinde durulmuş, çeşitli yıldızların ve 256 şehrin koordinatları verilmiştir. Merâga Rasathânesi’nde kullanılan astronomi aletlerinin birçoğu bizzat Tûsî tarafından icat edilmiştir. Bunların en önemlisi, bugün kullanılan teodolit aletinin daha basit bir örneği olup semt ve irtifa tayininde kullanılan “torquetum” adlı araçtır (Dilgan, s. 9). Zîc-i İlḫânî’de Batlamyus’un yer merkezli sisteminin yanlışları gösterilmiş, yine yer merkezli başka bir sistemin tasarımı verilmiş, bu sistem Copernicus sistemine giden yolu açmıştır. Tûsî’nin geometri alanında da önemli çalışmaları vardır. Öklid’in Elementler’ine yazdığı Taḥrîru Öḳlîdis (Taḥrîrü’l-uṣûl) adlı eser asırlarca kendi alanında en önemli çalışmalardan biri olarak ün yapmıştır. Hatta Sir Lanuckneri’nin XVIII. yüzyılda uzay hendesesini Nasîrüddîn-i Tûsî’nin düzlem hendesesi prensiplerinden beşinci prensip üzerine kurduğunu söyleyen bilim adamları vardır (M. Rızâ el-Hakîmî, s. 48). Tûsî, Öklid’in beşinci postulatı olan “koşutlar postulatı”nı yeterince doyurucu bulmamış ve onu “Tûsî postulatı” diye tanınan başka bir şekilde ortaya koymuş, bu postulatı kanıtlamada başarılı olamamışsa da postulatının ne olduğunun açıklığa kavuşmasına ve Öklid dışı geometrilerin ortaya çıkmasına öncülük etmiştir (Al-Daffa-Stroyls, IV/1 [1981], s. 1-41). Tûsî’nin, İslâm dünyasında trigonometriyle ilgili ilk müstakil çalışma olan Şeklü’l-ḳaṭṭâʿ adlı eseri sayesinde trigonometri astronomiden ayrılmış ve matematiğin bir dalı olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Altı trigonometrik fonksiyonları kullanan Tûsî düzlemsel ve küresel üçgenlerin çözümüyle uğraşmıştır. Ayrıca bir çember içinde yuvarlanan başka bir çember üzerindeki noktanın geometrik yerine ilişkin verdiği sonuç, 300 yıl sonra Gerolamo Cardano ve Mikolaj Copernicus gibi bilginler tarafından kullanılmıştır. Tûsî’nin cebir alanına da önemli katkıları olmuştur (Dönmez, s. 194).
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
2-BİTRÛCÎ (XII. yüzyılda yaşayan Endülüslü astronomi âlimi)

Bitrûcî’nin astronomi sistemi XIII. yüzyıl Avrupa’sında büyük bir yankı uyandırmıştır. İngiliz astronomu William ondan alıntılar yapmış, Grosseteste ise çeşitli çalışmalarını bu sisteme dayandırmıştır. İbrânî müellif Solomon Kohen ile Toledolu Isaac İsraeli (İshak el-İsrâilî) Bitrûcî’ye birçok atıfta bulunmuşlardır. Bunlardan birincisi Kitâbü’l-Heyʾe’nin bir muhtasarını meydana getirmiş, ikincisi ise Bitrûcî’den “teorisi dünyayı sarsan adam” diye söz etmiştir. Bitrûcî’ye ait fikirlerin XV ve XVI. yüzyıllarda da devam ettiği görülmektedir.

Aralarında Bitrûcî’nin de bulunduğu İbn Bâcce, İbn Tufeyl, İbn Rüşd ve İbnü’l-Eflah gibi Endülüslü âlim ve filozofların, Aristocu fizik ilkeleriyle bağdaşmadığı gerekçesiyle Batlamyus astronomisine yönelttikleri eleştiriler Batı Ortaçağı’nda önemli yankılar yapmış, özellikle bu çalışmalar Rönesans döneminde Batlamyus’u eleştirenler için bir ilham kaynağı olmuştur.

Bitrûcî’nin eseri Kitâbü’l-Heyʾe 1217 yılında Michael Scotus tarafından De motibus celorum circularibus adıyla Latince’ye, 1259’da Moses ben Tibbon tarafından İbrânîce’ye çevrildi. Solomon Kohen’in 1247’de İbrânîce’ye muhtasar bir tercümesini yaptığı eseri Qalonymos ben David İbrânîce’den Latince’ye çevirmiş ve bu çeviri 1531’de Venedik’te yayımlanmıştı. XX. yüzyılda ise Michael Scotus’un yaptığı Latince tercüme Francis J. Carmody (Berkeley-Los Angeles 1952) ve Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde (nr. 3302) bulunan aslının yazma bir nüshası da Bernard R. Goldstein tarafından iki cilt halinde neşredilmiştir (New Haven-London 1971).
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
3-Uluğ Bey (1394-1449) Matematikçi ve astronomi âlimi
Babası Uluğ Bey’e 1409 yılında Semerkant merkezli Mâverâünnehir bölgesinin yönetimini verdi. Henüz on altı yaşında iken devleti yönetme sorumluluğunu üstlenen Uluğ Bey, kuzeybatıda Ceyhun ırmağından Soğanak’a ve kuzeydoğuda Asparay şehrine kadar otuz sekiz yıl bu geniş coğrafyanın emîri olarak yönetimini sürdürdü. Ancak vaktinin çoğunu bilimsel faaliyetlere adadığı için devlet işlerini babasına bağlı şekilde ve onun yardımıyla yürütüyordu. Uluğ Bey döneminde Semerkant naklî ve aklî ilimlerin, sanat ve edebiyatın en parlak günlerini yaşadığı bir merkez haline geldi. Kendisinin ilgi derecesi bilinmiyorsa da onun zamanında tasavvuf kültürü ve özellikle Nakşibendîlik bu bölgede hızlı biçimde yayıldı.

Uluğ Bey matematikçi, astronom, edip ve şair olmasının yanı sıra Kur’ân-ı Kerîm’i yedi kıraat üzere okuyacak kadar kıraat ilmine vâkıftı. Döneminin her alanda başarılı din, ilim, sanat ve edebiyat âlimlerini davet ederek bol ihsanlarda bulunmuş, kendisi de onlardan çok istifade etmiştir. Kadızâde-i Rûmî, Cemşîd el-Kâşî ve Ali Kuşçu bunların en meşhurlarıdır. Matematik ve astronomi alanındaki üstün başarılarının yanında Uluğ Bey’in mimaride bıraktığı eşsiz eserlerin bir kısmı zamanımıza ulaşmıştır. 1417-1420 yılları arasında biri Buhara’da, diğeri Semerkant’ta iki medrese yaptırmış ve geniş vakıflarla bunları desteklemiştir. Gıyâseddin el-Kâşî’nin Semerkant Medresesi’ndeki ilmî faaliyetleri konu alan mektubundan anlaşıldığına göre her alanda çağının en meşhur ilim adamlarının ders okuttuğu bu medresede riyâzî ilimlere ayrı bir değer verilmekteydi. Uluğ Bey’in de bu derslere iştirak ettiği ve zaman zaman ders verdiği bilinmektedir (Sayılı, Uluğ Bey, s. 78-79).

Üstün bir zekâya sahip olan Uluğ Bey başarılı bir matematikçi ve astronomdu. Merâga’dan sonra en büyük rasathâneyi Semerkant’ta kurmuştur. Rasathâne ve burada oluşturulan astronomi tabloları teleskopun icadına kadar ilim dünyasında etkili olmuştur. hem İslâm dünyasında hem Avrupa’da alanında kaynak eser kabul edilen Zîc-i Uluğ Bey’i meydana getirmiştir. Ayrıca onun geometri alanında ve özellikle üçgenler konusunda araştırmalar yaparak tanjant ve sinüs cetvelleri oluşturduğu bilinmektedir.
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
4-Kadızade-i Rumi (1364-1436) Matematikçi ve astronom.
Hocası Molla Fenârî’nin teşvikiyle, Merâga matematik-astronomi okulunun ilmî mirası çerçevesinde canlılığını koruyan Mâverâünnehir ve Horasan bölgesine giderek 814’ten (1411) itibaren Semerkant’ta, dönemin önde gelen âlimlerinden kelâmcı-matematikçi Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin derslerine devam etti.
Kadızâde ilmî özerkliğe büyük önem verirdi. Uluğ Bey’in kendisinden habersiz olarak bir müderrisi görevden alması yüzünden ders vermeyi bırakmış ve sebebini sorunca da Uluğ Bey’e, “Ben tavsiye üzerine, kural olarak azlin söz konusu olmadığı bir görev üstlendim. Şu ana kadar da müderrisliğin böyle olduğunu sanıyordum. Ancak bu işte de azlin uygulandığını görünce görevi bıraktım” cevabını verdi. Bunun üzerine Uluğ Bey müderrisi görevine iade etti ve bir daha müderris azletmeyeceğine dair söz verdi; Kadızâde de yeniden ders vermeye başladı.
Kadızâde’nin geometriyle ilgili Şerḥu Eşkâli’t-teʾsîs’i ile astronomiye dair Şerḥu’l-Mülaḫḫaṣ fî ʿilmi’l-heyʾe’si, Osmanlı medreselerinde orta seviyede ders kitabı olarak okutulmuştur. Kadızâde, Osmanlı ilim muhitinde yetişen gerçek anlamda ilk özgün matematikçi ve astronom sayılır.
Eserleri.
A) Matematik
1. Tuḥfetü’r-reʾîs fî şerḥi Eşkâli’t-teʾsîs. Şemseddin Muhammed b. Eşref es-Semerkandî’nin Eşkâlü’t-teʾsîs adlı eserine yapılmış bir şerh olup 815’te (1412) Uluğ Bey’e ithafen kaleme alınmıştır (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 2743, 31 varak; müellif nüshası); daha çok Şerḥu Eşkâli’t-teʾsîs adıyla tanınmaktadır.
2. Risâle fi’stiḫrâci ceybi derece vâḥide bi-aʿmâlin müʾessese ʿalâ ḳavâʿide ḥisâbiyye ve hendesiyye ʿalâ ṭarîḳati Ġıyâs̱iddîn el-Kâşî. Cemşîd el-Kâşî’nin 1 derecelik yayın sinüsünün hesaplanması için geliştirdiği cebir yöntemi hakkındaki risâlesinin şerhi olup (Kandilli Rasathânesi Ktp., nr. 76, 7 yaprak) Kadızâde’nin matematik sahasında yazdığı en orijinal eser olarak kabul edilir. Kâşî’nin üçüncü dereceden bir denklem haline getirerek çözdüğü bu problemdeki yöntemini Kadızâde genişletip basitleştirmiştir.
B) Astronomi
1. Şerḥu’l-Mülaḫḫaṣ fî ʿilmi’l-heyʾe. Çağmînî’nin el-Mülaḫḫaṣ fi’l-heyʾe’sinin şerhi olup 814’te (1412) yazılarak Uluğ Bey’e sunulmuştur (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 2662; müellif nüshasından istinsah edilmiştir). Kadızâde’nin nazarî astronomi sahasında telif ettiği en önemli çalışmadır. Osmanlı medreselerinde orta seviyeli ders kitabı olarak okutulmuştur.
2. Ḥâşiye ʿalâ Taḥrîri’l-Mecisṭî. Nasîrüddîn-i Tûsî’nin Taḥrîrü’l-Mecisṭî adlı eserine Nizâmeddin en-Nîsâbûrî’nin yazdığı Taʿbîrü’t-Taḥrîr adlı şerhin bazı zor yerlerini açıklayan bir hâşiyedir (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1595).
3. Risâle fi’stiḫrâci ḥaṭṭi nıṣfi’n-nehâr ve semti’l-ḳıble. Bir mukaddime, iki bab ve bir hâtimeden oluşan bu küçük çalışma Kadızâde’nin bilinen tek Farsça astronomi eseridir (King, I, 451; II, 1079). Kadızâde ayrıca, Mevlânâzâde Ahmed b. Mahmûd el-Herevî’nin Ebherî’nin Hidâyetü’l-ḥikme adlı eserine yaptığı şerhe hâşiye yazmıştır (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 2029).
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
5-Cemşîd el-Kâşî (1380-1429) matematikçi ve astronom.
Gıyâsüddîn Cemşîd diye de bilinir. Önceleri tıpla ilgilenmesine rağmen astronomi ve matematiğe duyduğu merak asıl mesleğini ikinci plana itmesine yol açtı. Bir müddet Kâşân’da yaşadıktan sonra Irâk-ı Acem’i dolaştı ve nihayet Uluğ Bey’in davetiyle Semerkant’a yerleşerek araştırmaları için gereken malî kaynağa ve ilmî ortama kavuştu. Ancak onun daha önce astronomi üzerinde ciddi çalışmalar yaptığı, bu konuda uzmanlaştığı ve Süllemü’s-semâʾ, Muḫtaṣar der ʿİlm-i Heyʾet, Risâle der Şerḥ-i Âlât-ı Raṣad ve Nüzhetü’l-ḥadâʾiḳ gibi bazı eserlerini bu dönemde kaleme aldığı anlaşılmaktadır.
Kâşî’nin matematik ve astronomi alanlarına olan katkıları çok önemlidir. Özellikle Miftâḥu’l-ḥisâb adlı kitabı Doğu matematikçilerinin yazdıkları eserlerin zirvesi sayılır (Sâlih Zeki, I, 185-186). Bu çalışmasında Kâşî, tam sayıların köklerini almanın genel bir metodunu ortaya koymakta ve buna günümüzde Rufini-Horner metodu denilmektedir. Yine bu eserinde ortaya koyduğu ve er-Risâletü’l-muḥîṭiyye’de geniş ölçüde uyguladığı ondalık kesirlerle ilgili metodu matematiğe gerçek bir katkı olarak değerlendirilmektedir. Her ne kadar ondalık kesirler daha önce Öklîdisî ve bazı Çinli bilginlerce kullanılmışsa da bu konuyu ilk defa ayrıntılı ve sistemli bir biçimde inceleyen âlim Kâşî’dir. Onun matematikteki önemli başarılarından biri de ondalık kesirleri kullanmak suretiyle π (pi) sayısının değerini seleflerinden daha kesin bir şekilde tesbit etmiş ve 2π’yi hem altmışlı (6; 16, 59, 28, 1, 34, 51, 46, 15, 50) hem de onlu (6,2831853071795865) sayı sistemine göre vermiş olmasıdır. Kâşî ayrıca bugün Newton’un adıyla anılan binomiali (iki terimli işlem) ilk çözen matematikçidir (Q. Mushtaq, XII/2 [1989], s. 80-81). Risâletü’l-veter ve’l-ceyb adlı eserinde 1 derecelik yayın sinüsünü (sin 1°) kendine has bir metotla hesaplaması da yine onun orijinal buluşlarındandır (Sâlih Zeki, s. 185). Öte yandan Miftâḥu’l-ḥisâb’da dördüncü derece denklemleri keşfettiğini ve bu konuda müstakil bir eser kaleme alacağını söylemiş, fakat bu sözünü yerine getirmesine ömrü yetmemiştir.
Astronomi alanında Kâşî, öncelikle Nasîrüddîn-i Tûsî’nin Zîc-i İlḫânî’sini güncelleştirerek Zîc-i Ḫâḳānî adıyla yeniden düzenlemiştir. Ayrıca gök cisimlerinin hacmi ve mesafeleri hakkında ince hesaplamalar yapmış, bu konuda iki alet geliştirmiştir. Bunlardan “tabaku’l-menâtık” adını taşıyanı bir gezegen ekvatoryumudur ve gezegenlerin ekliptik enlem ve boylamlarını, arza uzaklıklarını, konumlarını ve geriye dönüşlerini hesaplamak için yapılmıştır. “Levhu’l-ittisâlât” adındaki diğeri ise lineer enterpolasyon (ara değeri bulma) işleminde kullanılmaktadır.
Eserleri
1. Süllemü’s-semâʾ fî ḥalli işkâlin vaḳaʿa fi’l-muḳaddimîn fi’l-ebʿâd ve’l-ecrâm. Gezegenlerin mesafe ve hacimlerinin hesaplanmasına dair olan eser vezir Kemâleddin Mahmûd’a sunulmuştur.
2. Muḫtaṣar der ʿİlm-i Heyʾet (Risâle der Heyʾet).
3. Zîc-i Ḫâḳānî der Tekmîl-i Zîc-i İlḫânî.
4. Risâle der Şerḥ-i Âlât-ı Raṣad. V. Barthold tarafından Ulugbeki ego vremya içinde neşredilen risâleyi (Petrograd 1918) Edward S. Kennedy İngilizce’ye, V. A. Shishkin Rusça’ya çevirmiştir (bk. DSB, VIII, 260).
5. Nüzhetü’l-ḥadâʾiḳ fî keyfiyyeti ṣanʿati’l-âleti’l-müsemmâ bi-ṭabaḳi’l-menâṭıḳ. Kendi icadı olan iki astronomi aletini tanıttığı eserin ilk şekli Kâşân’da 1416’da, genişletilmiş ikinci şekli 1426’da Semerkant’ta kaleme alınmıştır (a.g.e., VIII, 255, 261; krş. Stern, XXIV [1961], s. 362).
6. er-Risâletü’l-muḥîṭiyye. Çemberin çapa oranı, yani π sayısının değerini tesbit için yazılmıştır. Paul Luckey, Der Lehrbrief über den Kreisumfang von Gamšīd b. Mas’ūd al-Kāšī (nşr. A. Siggel, Berlin 1953) başlıklı çalışmada metni incelemiş ve Almanca’ya çevirmiştir; ayrıca Rusça’ya da tercüme edilmiştir (DSB, VIII, 261).
7. Miftâḥu’l-ḥisâb (Miftâḥu’l-ḥüssâb fî ʿilmi’l-ḥisâb). Özellikle tam sayıların kökünü alma ve ondalık kesirlerle ilgili yönünden dolayı önemli bir çalışmadır. Müellifi tarafından bir telhisi de yapılan eser Osmanlı medreselerinde ileri seviyede ders kitabı olarak okutulmuş, dördüncü makalesi Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun hocası İbrâhim Kâmî tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir (DİA, XVII, 201, 246, 263-264). Eser Rusça’ya da tercüme edilmiştir (DSB, VIII, 261; EI2, IV, 703).
8. Risâletü’l-veter ve’l-ceyb. Kiriş ve sinüs kavramları üzerine, özellikle sin 1°’nin değerini bulma konusunda Kâşî’nin orijinal buluşlarını ihtiva eder. Eserin en önemli şerhi Kadızâde-i Rûmî’ninki olup (Tahran 1299) Rusça’ya çevrilmiştir (DSB, VIII, 262). Kâşî’nin diğer eserleri de şunlardır: Vücûhü ʿameli’ḍ-ḍarb fi’t-taḥt ve’t-türâb, Netâʾicü’l-ḥaḳāʾiḳ, Miftâḥu’l-esbâb fî ʿilmi’z-Zîc, Risâle der saḫt-ı usṭurlâb, Risâle fî maʿrifeti semti’l-ḳıble min dâʾireti Hindiyye (eserleriyle ilgili geniş bilgi için bk. DSB, VIII, 260-262; Kurbânî, s. 372-387).
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
6-Ali Kuşçu (1403-1474) Türk astronom ve matematikçisi.
Uluğ Bey tarafından Çin’e gönderildiği ve dönüşünde dünyanın yüzölçümünü, ayrıca meridyeni hesap ettiği bilinmektedir. Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’dan büyük ilgi gördü ve elçilik göreviyle Fâtih Sultan Mehmed katına gönderildi. İlmine hayran olan Fâtih’in ısrarı üzerine elçilik görevini tamamladıktan sonra İstanbul’a döndü ve yol boyunca büyük törenlerle, armağanlarla karşılandı. Fâtih 1473’te Uzun Hasan üzerine yaptığı sefere birlikte götürdüğü Ali Kuşçu’yu dönüşte Ayasofya Medresesi’ne müderris tayin etti. Bu tayin İstanbul’da astronomi ve matematik alanındaki çalışmalara canlılık getirmiş, hatta Ali Kuşçu’nun derslerini ilim adamları dahi takip etmişlerdir. Ali Kuşçu’nun Fâtih zamanında Molla Hüsrev’le birlikte Semâniye medreselerinin programını düzenlemeye memur edildiği de rivayet edilmektedir. İstanbul’un boylamını, eskiden belirlenmiş olan 60 derecelik değeri düzeltip 59 derece, enlemini de 41 derece 14 dakika olarak tesbit ettiği bilinmektedir. Yetiştirdiği talebeler arasında torunu Mîrim Çelebi ile Molla Lutfî meşhurdur.
Eserleri
Astronomi-Matematik
1. Risâle fi’l-heyʾe. Astronomi ile ilgili Farsça bir risâledir.
2. Risâle fi’l-hisâb. Üç makaleden oluşan Farsça bir eserdir.
3. er-Risâletü’l-fethiyye. Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’a karşı elde ettiği zafer münasebetiyle Fâtih’e ithaf edilmiş olan astronomi ile ilgili Arapça bir eserdir.
4. er-Risâletü’l-Muḥammediyye. Arapça olarak kaleme alıp Fâtih’e ithaf ettiği hesap ilmi ile ilgili bu eseri bir mukaddime ve beş makaleden ibarettir.
5. Şerḥ-i Zîc-i Uluġ Beg. Farsça bir şerh olup tertip açısından bir zîc için gerekli bütün bilgileri ihtiva etmektedir.
6. Şerḥu’t-Tuḥfeti’ş-Şâhiyye. Kutbüddîn-i Şîrâzî’nin astronomiyle ilgili et-Tuḥfetü’ş-Şâhiyye adlı eserinin şerhidir (bk. Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 367-368).
Kelâm ve Usûl-i Fıkıh
1. eş-Şerhu’l-cedîd ʿale’t-Tecrîd. Nasîruddîn-i Tûsî’nin kelâm ilmi alanında pek meşhur olan, birçok şerh ve hâşiyesi bulunan Tecrîdü’l-kelâm adlı eserinin şerhi olup bunun üzerine de epeyce hâşiye kaleme alınmıştır.
2. Hâşiye ʿale’t-Telvîh. Sadrüşşerîa’nın fıkıh usulüne dair Tenkīhu’l-usûl’ü üzerine Teftâzânî tarafından yapılan et-Telvîh adlı şerhin hâşiyesi olup bir tek nüshası tesbit edilebilmiştir (Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1438/2).
Dil-Gramer
1. Şerhu’r-Risâleti’l-vazʿiyye. Adudüddin el-Îcî’nin vaz‘ ilmine dair risâlesinin şerhidir.
2. Risâle fî vazʿi’l-müfredât.
3. ʿUnkūdü’z-zevâhir. Lugat, sarf ve iştikakla ilgili bir eserdir.
4. Şerhu’ş-Şâfiye li’bni’l-Hâcib. Farsça bir eser olup burada eş-Şâfiye’nin bazı yerleri şerhedilmiştir
5. Fâʾide li-tahkīki lâmi’t-taʿrîf. Harf-i ta‘rifin bazı özellikleri üzerinde duran bir eserdir.
6. Risâle Mâ ene kultü. Teftâzânî’nin Telhîsü’l-Miftâh, üzerine yazdığı ve el-Mutavvel diye tanınan şerhte geçen “mâ ene kultü” ibaresiyle ilgili olarak yazılmıştır.
7. Risâle fi’l-hamd. Seyyid Şerif el-Cürcânî’nin el-Hâşiyetü’l-kübrâ’sında söz konusu ettiği “hamd” ile ilgili sözlerinin tahkikine dair bir risâledir (bk. Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 862).
Kaynaklarda Ali Kuşçu’ya nisbet edilen, ancak nüshaları tesbit edilemeyen başka eserler de vardır: Târîhu Ayasofya, Tefsîrü’z-zehrâveyn, Mahbûbü’l-hamâʾil, Risâle fî halli eşkâli’l-kamer, Risâle fî mevzûʿâti’l-ʿulûm, Meserretü’l-kulûb fî defʿi’l-kürûb (bk. Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 286, 448, 572, 883; II, 1676; Sicill-i Osmânî, III, 486-487; Adıvar, s. 47).
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
7-Mîrim Çelebi (1450-1525) Osmanlı matematik ve astronomi âlimi.
Mîrim (Mîrem) Çelebi, Osmanlı döneminde Kadızâde-i Rûmî ve Ali Kuşçu’dan sonra yetişen en önemli matematikçi-astronomlardan biridir. Önceleri Gelibolu, Edirne, Bursa ve İstanbul medreselerinde müderrislik yapan Mîrim Çelebi, özellikle matematik ve astronomi alanında döneminin en büyük otoritesi olduktan sonra II. Bayezid tarafından saraya davet edildi ve ona riyâziyyât okuttu. Hayatının sonlarına doğru hacca gitti
Tarih ve edebiyat alanlarında da söz sahibiydi. Matematik ilimlerinin teknik ayrıntılarına özgün katkılarda bulunmuştur. Mîrim Çelebi’nin günümüze ulaşan eserleri çoğunlukla astronomi, astroloji ve optik alanlarına aitse de iyi bir matematikçi olması sebebiyle incelediği konuları daima geniş şekilde matematik tahlillerle ele almıştır. Nitekim Kadızâde’nin Şerḥu’l-Mülaḫḫaṣ fî ʿilmi’l-heyʾe adlı eserinin “tedârîs” (dünyadaki en yüksek dağın yerkürenin çapına oranı) konusunu işleyen kısmını incelediği çalışmasında bu sorunu matematik yardımıyla çözmüştür (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 2607).
Eserleri
1. Düstûrü’l-ʿamel ve taṣḥîḥu’l-cedvel. Zîc-i Uluġ Bey’in Farsça şerhidir. II. Bayezid’in emriyle 904 (1499) yılında tamamladığı bu eserinde Kâşî’nin Zîc-i Ḫâḳānî’sinden ve Ali Kuşçu’nun daha önceki Zîc-i Uluğ Bey Şerhi’nden de istifade eden Mîrim Çelebi didaktik bir üslûp uygulamış ve 1 derecelik yayın sinüsünü hesaplamak için örneklerle beş ayrı çözüm yolu göstermiştir (Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddin Efendi, nr. 2276). Onun bu çalışmasında ayrıca trigonometrik ifadelerin değerleriyle özel olarak ilgilendiği ve özgün sonuçlara vardığı görülür (Franz Woepcke, “Discussion de deux méthodes arabes pour déterminer une valeur approchée de sin 1°”, Etudes sur les mathématiques arabo-islamiques, nşr. Fuad Sezgin [Frankfurt 1986], s. 614-638).
2. Şerḥu’l-Fetḥiyye fî ʿilmi’l-heyʾe. Ali Kuşçu’nun, hey’et ilminde İbnü’l-Heysem’in riyâzî-tabiî ilimlerde uyguladığı bir yöntemle saf matematik (hey’et-i gayr-i mücesseme) ve saf fizik (hey’et-i mücesseme) astronomi geleneklerini bir araya getirerek kurduğu ilm-i hey’eti Aristotelesçi ilkelerden temizlemek amacıyla yapı-bozuma uğrattığı er-Risâletü’l-Fetḥiyye adlı önemli eserinin şerhidir (TSMK, III. Ahmed, nr. 1347). Osmanlı medreselerinde yardımcı ders kitabı olarak da kullanılmıştır. Bunun sebebi, Ali Kuşçu’nun öğrencisi Gulâm Sinan’ın aynı eser için kaleme aldığı Fetḥu’l-fetḥiyye isimli şerhe oranla (TSMK, III. Ahmed, nr. 3291) daha pratik ve daha teknik olmasıdır. Mîrim Çelebi ayrıca şerhine bir zeyil yazacağını ve burada Utârid’e (Merkür) ait modelle (Süleymaniye Ktp., Hüsrev Paşa, nr. 246, vr. 46a) aya ait modele (vr. 50a) ilişkin sorunları inceleyeceğini belirtmiştir. Bu kayıt -her ne kadar zeylin henüz bir nüshası tesbit edilememişse de- Mîrim Çelebi’nin Copernicus astronomisine giden yolda dedesi Ali Kuşçu gibi klasik astronominin en önemli iki sorunuyla uğraştığını, hatta onun bu konudaki çalışmalarını sürdürdüğünü göstermektedir (Saliba, s. 282-284).
3. Risâle fi’l-hâle ve ḳavsi ḳuzaḥ (Risâle fî ḳavsi ḳuzaḥ ve’l-hâle). Eserde görme olayı ve şartları, ışık, ışığın yayılması ve kırılması, renkler, gök kuşağı ve hâlenin oluşumu ile bunların optik özellikleri incelenmiştir (Beyazıt Devlet Ktp., Feyzullah Efendi, nr. 2179/4; Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 2414; ayrıca bk. DİA, XXII, 132).
Mîrim Çelebi’nin astronomi alanındaki diğer eserleri rub‘u’l-müceyyeb, rub‘u’ş-şekkāzî ve zerkāle adlı aletlerle takvim, kıble tayini ve diğer bazı meseleler üzerine kaleme alınmış hacimli risâleler şeklindedir (İhsanoğlu v.dğr., I, 90-101). Bunun yanında bir de Münyetü’ṣ-ṣayyâdîn fi’l-âv adlı bir çalışması bulunmaktadır (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 1464).
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
8-Molla Lutfî (ö.1495) Dil bilimci
Sinan Paşa’dan mantık, felsefe, kelâm ve onun yönlendirmesiyle Ali Kuşçu’dan matematik okudu. Fâtih Sultan Mehmed tarafından saray kütüphanesine hâfız-ı kütüb olarak tayin edildi. Böylece buradaki nâdir eserleri inceleme imkânı elde edip birçok ilim dalında görüş bildirecek bir düzeye ulaştı.
Onun, idamından önce halka karşı kendisine isnat edilen ilhâdla bir ilişkisinin bulunmadığını haykırdığı ve kelime-i şehâdet getirdiği bilinmektedir (Taşköprizâde, s. 280). Taşköprizâde’nin “eşi bulunmaz, üstün kişiliğe sahip rakipsiz bir âlim” dediği (eş-Şeḳāʾiḳ, s. 280) Molla Lutfi’nin idamının açıklanan sebebi her ne kadar zındıklık ise de bu hükmün gerçek sebebinin hemen bütün kaynaklar tarafından hasımlarının kıskançlık ve düşmanlığına bağlandığı görülmektedir. Kaynaklarda genellikle Molla Lutfi’nin zındıklık ve ilhâd suçlamasıyla idam edildiği belirtilmekle birlikte onun bu cezayı gerektiren fiil veya sözü üzerinde pek durulmamıştır. Tek müşahhas suçlamaya Taşköprizâde yer vermekte ve Molla Lutfi’nin bir ders sırasında, “Namaz dedikleri kuru eğilip kalkmadır; faydası yoktur” cümlesini kullandığını belirtmektedir. Ancak Taşköprizâde’nin, o derste hazır bulunan öğrencilerden amcası Molla Kıvâmüddin Kasım’ın, -doğru söylediğine yemin ederek- açıkladığına göre söz konusu cümlenin aslı, Hz. Ali’nin ayağına saplanan bir okun kendisi huşû içinde namaz kılarken çıkarıldığını ve onun hiç acı hissetmediğini söyledikten sonra dediği, “Asıl namaz budur; yoksa bizim kıldığımız namaz kuru kalkıp eğilmekten ibarettir; onda da fayda yoktur” şeklindedir. Ona göre şahit öğrencilerden bazıları bu sözleri yanlış anlayıp saptırmıştır (eş-Şeḳāʾiḳ, s. 280-281). Bu yargılamanın hukuk usulü bakımından önemli bir kusuru, seçilen hâkimlerin davalı ile aralarının pek iyi olmaması bir yana, Hatibzâde Muhyiddin Efendi gibi davanın açılmasına yol açan bir kimsenin yargılamada yer almasıdır. Molla Lutfi’nin idamına dair klasik ve modern literatürde hasımlarından Molla Ehaveyn’in yazdıkları ile Lâmiî Çelebi’nin düştüğü tarih hariç aleyhinde bir ifade bilinmemekte, müellifler, genellikle ona isnat edilen suçun asılsız ve dolayısıyla verilen cezanın haksız olduğu kanaatinde birleşmektedir. İdamı sırasında imanını dile getirdiğine dair rivayetler yanında onun eserlerinde ortaya koyduğu düşünceleri de Ehl-i sünnet’e aykırı unsurlar içermemektedir. Zeyniyye tarikatı şeyhlerinden Muhyiddin el-Kocevî’nin Molla Lutfi’nin idam haberini alınca, “Onun zındıklık ve ilhâddan uzak olduğuna ben şahidim” dediği kaydedilmektedir (Taşköprizâde, s. 281). Üzerinde çok şey söylenen bu davayı Hoca Sâdeddin Efendi de, “Merhumu ortadan kaldırmak için hileler icat etmişler” diye özetlemektedir (Tâcü’t-tevârîh, II, 548). Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi sırasında Anadolu kazaskerliği görevinde bulunan Kemalpaşazâde ile sohbet ederken, “Tokatlı Molla Lutfi sizin hocanız imiş; bilgisi ve fazileti bilinir iken öldürülmesine sebep ne oldu?” diye sorunca, “Hased-i akran belâsına uğradı” cevabını almıştır (Hoca Sâdeddin, Selimnâme, II, 615).
Molla Lutfi’nin bir mescidle ilgili olarak düştüğü 885 (1480) tarihinden onun Sarı Lutfi Mescidi adıyla tanınan bir cami yaptırdığı (Ayvansarâyî, II, 8; Ünver, I/8-9 [1943], s. 13), değerli kitaplardan meydana gelen bir kitaplığının olduğu ve İstanbul’da adını taşıyan bir mahallenin bulunduğu bilinmektedir. Yetiştirdiği öğrenciler arasında Kemalpaşazâde, Hayâlî-i Evvel, Fâtih Sultan Mehmed’in hocası Molla Halebî’nin oğlu Abdurrahman Çelebi, Taşköprizâde’nin amcası Kıvâmüddin Kasım, Vâsiî (Abdülvâsi) Çelebi, Molla Dâvûd-i Kocevî (Kara Dâvud İzmitî), Molla Alâeddin Çerçin, Menteşeli Molla Ayı Seyyidî, Seyyid Mahmud, Küçük Bedreddin, Kazâbâdlı Kâzımî ve Molla Hakim İshak gibi âlimler yer almaktadır.
Molla Lutfi dinî, edebî, felsefî ve fennî ilimlerde eser vermiş bir âlimdir. Devrin ilim anlayışına uygun olarak çalışmalarının çoğunu Arapça, Harnâme’siyle Türkçe’nin belâgatına dair kitabını ve bazı şiirlerini ise Türkçe yazmıştır; birkaç kıtası da Farsça’dır.
Eserleri
1. Ḥâşiye ʿalâ Ḥâşiyeti’ş-Şerḥi’l-Meṭâliʿ. Molla Lutfi’nin en hacimli eseri olup Sirâceddin el-Urmevî’nin mantığa dair Meṭâliʿu’l-envâr’ına Kutbüddin er-Râzî tarafından yapılan Levâmiʿu’l-esrâr adlı şerh için Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin yazdığı hâşiye üzerine kaleme alınmıştır (Süleymaniye Ktp., Hasan Hüsnü Paşa, nr. 600, 1223).
2. Ḥâşiye ʿalâ evâʾili Şerḥi’l-Mevâḳıf. Adudüddin el-Îcî’nin el-Mevâḳıf fî ʿilmi’l-kelâm’ına Cürcânî’nin yaptığı şerhin birinci mevkıfine yazılmış bir hâşiyedir (Süleymaniye Ktp., Çelebi Abdullah Efendi, nr. 210)
3. es-Sebʿu’ş-şidâd. Molla Lutfi, II. Bayezid’in huzurunda âlimlerle yaptığı bir tartışmayı padişahın emriyle kaleme aldığı bu risâlede, Cürcânî’nin Kutbüddin er-Râzî’nin Meṭâliʿu’l-envâr şerhi üzerine yazdığı hâşiyede “mevzu” hususunda ileri sürdüğü bazı düşünceleri eleştirmektedir (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 3551). Taşköprizâde, Molla Lutfi’nin bu eserinde yepyeni meseleler ortaya attığını, sadece bu risâlenin bile onun üstünlüğünü kanıtlamaya yeteceğini ve buna cevap yazan Molla İzârî’nin cevaplarında başarılı olamadığını söylemektedir (eş-Şeḳāʾiḳ, s. 283).
4. Risâle fî taḥḳīḳi vücûdi’l-vâcib (vücûdi’l-mebdeʾi’l-evvel) (Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 1181; Leiden Universiteitsbibliothek, Or., nr. 958).
5. Risâle (Kelimât) müteʿalliḳa bi-âyeti’l-ḥac. Müellifin bir bayram günü II. Bayezid’in huzurunda Bakara sûresinin 196-199. âyetleriyle ilgili olarak yapılan tartışmanın sonuçlarını kaleme alıp Vezîriâzam Ali Paşa’ya ithaf ettiği bir risâledir (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 2844).
6. Ẕübdetü’l-belâġa (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 5130). Kâtib Çelebi’nin Telḫîṣü’t-Telḫîṣ adıyla andığı risâle (a.g.e., I, 478)
7. Müellifin adı belli olmayan Türkçe’nin belâgatına dair eseri (TSMK, III. Ahmed, nr. 1693, vr. 38b-105a). Arapça bilmeyenlere belâgat ilmini öğretmek amacıyla klasik Arapça belâgat ilmi yazım geleneğine bağlı kalınarak telif edilen kitap, Molla Lutfi’nin oğlu tarafından temize çekilip bir mukaddime eklenmek suretiyle Şehzade Süleyman’a ithaf edilmiştir.
8. Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-Miftâḥ (Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1793). Sekkâkî’nin Miftâḥu’l-ʿulûm adlı kitabının belâgat ilimlerine ayrılan üçüncü kısmına Cürcânî’nin yaptığı şerhin hâşiyesidir ve Kâtib Çelebi’nin ifadesine göre adı geçen şerhte güç yerleri çözmek üzere yazılmıştır (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1765). Hoca Sâdeddin Efendi, kendi zamanına kadar Şerḥu’l-Miftâḥ’a bundan daha güzel bir hâşiyenin yazılmadığını söyler (Tâcü’t-tevârîh, II, 548)
9. Risâle fîmâ yeteʿallaḳu bi-ḥurûfi’t-teheccî (Leiden Universiteitsbibliothek, Or., nr. 958, vr. 19b-21b).
10. Tażʿîfü’l-meẕbaḥ. İlim tarihinde “Delos meselesi” diye bilinen bir matematik problemini ele alır
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
10,423
Tepki puanı
737
Düşünce
Sünni
10-HİSÂLÎ ABDURRAHMAN ÇELEBİ (ö.1676) Fıkıh alimi ve dil bilimci
Eserleri
1. Beyyine leha’r-rücḥân ʿinde teʿârużi’l-burhân (Tercîḥu’l-beyyinât, Teʿârużü’l-beyyinât). Yargı hukukuna dair Arapça bir risâle olup bir davanın ispatı için mahkemeye sunulan karşıt deliller arasında tercihe şayan olanları açıklar.
2. el-ʿAṭâʾ fî şerḥi’l-Mülteḳā. İbrâhim el-Halebî’nin Hanefî fıkhına dair Mülteḳa’l-ebḥur adlı eserinin şerhi olup pek çok nüshası vardır (meselâ bk. Süleymaniye Ktp., Reşid Paşa, nr. 221; Hacı Beşir Ağa, nr. 266; Şehid Ali Paşa, nr. 846)
3. Mecmûʿa fıḳhiyye (Fetâvâ Ḫiṣâlî). Hanefî fıkhının muteber kaynaklarından derlenmiş meseleleri ihtiva eden bir fetva koleksiyonudur.
4. el-Evzânü’l-Arabiyye. Kelimelerin son harflerine göre alfabetik olarak düzenlenmiş Arapça-Türkçe bir sözlüktür.
5. Lugat-i Deşîşe Muhtasarı.
 
Yazarı tarafından düzenlendi:
Üst