Hadislerin İncelenmesi

Evren

☆☆☆
Deneyimli
Mesajlar
3,124
Tepki puanı
612
Düşünce
Kur'ancı
Sözleşmenin bu maddesi çok ağırdır. Her babayiğit bu korkuyu atlatıp kolay kolay Allah'ı inkar etmek istemez. Bu yüzden din, bok yemeyi emretse bile o kişi bok yer.
Bence öyle değil.
Ben kısa sürede dinden çıktım bir arkadaşımı da çıkardım.
 

Knightwalker

☆☆☆☆☆
Deneyimli
Mesajlar
6,443
Tepki puanı
2,018
Düşünce
Tarihselci
Tarihi olayların tamamının kaynağını hadislerden alacaksın diyen bir metod yoktur.


Kaldı ki İslam tarihinde bir çok İslam tarihçisi süre gelmiştir.


Kaldı ki eğer elinizde hiç bir tarihi veri yoksa, hadisleri bilimsel metod kullanarak tarihi veri olarak kullanmaya çalışırsınız.


Kaldı ki çalışsanız bile hadislerin doğruluğu teyid edilememektedir.

The work is generally considered pseudepigraphic by modern scholars.[1]

Sonuç olarak sebeb-i nüzul olarak tarihsel bilgiler yetersiz ise, elinzde bulunan rivayetlerden birini seçmekten başka çareniz yoktur. Bu da tamamen tahmin etme uğraşıdır.

Tarihselcilik (Critical Historical Approach) Çünkü tarihselcilik eğer olgularda kesin bir doğruluk yoksa zaten "bilinemez" der. Dolayısı ile sünnilik adı altında olaylara hadis atfetmekten daha tutarlıdır. :)

Sünniler için söylüyorum. Yani bir ayetin anlamı ve hükmü tam anlaşılmıyorsa bence orada durmak gerekir. (Eğer hırsızın gücü kesilecek ise, çolak kalan hırsızların vebali kimedir? gibi)

@bilgelikyolunda
 

Knightwalker

☆☆☆☆☆
Deneyimli
Mesajlar
6,443
Tepki puanı
2,018
Düşünce
Tarihselci

Güvenilir hadislerin onaylanma süreçleri​

Gelelim hadislerin toparlanmasına: Altı kitapta, 2 milyon civarı hadis içerisinden, tekrarlarıyla beraber toplam 35 bin civarında hadis toparlanmış. Sadece Buhârî’de 10 bine yakın hadis var. Buhârî’nin 600 bin hadis içerisinden eleme yapa yapa 9 bin civarına indiğini biliyoruz ki durum böyleyse ve (atıyorum) bu hadis eleme/doğrulama süreci 50 yıl sürdüyse (gerçi Buhârî 59 yaşında ölmüş ama biz yine bol keseden atalım), yemek yemeden, tuvalete gitmeden, başka hiçbir işle uğraşmadan 50 yıl boyunca hadislerle ilgilense dahi hadis başına ortalama 45 dakika ayırması gerekiyormuş. Hızlı adammış valla.

Hadisleri doğrulamanın en güvenilir yolu da nakil zinciriyle Peygamberimiz’e ulaşmak, yani Peygamberimiz’in ölümü üzerinden geçen 200 yılın ardından aradaki zinciri tamamlamaktı. Mesela Buhârî şöyle bir araştırma yapıyor:

– Bu hadisi kim söylemiş abi?
– Abdullah İbni Zübeyir.
– Ona kim söylemiş?
– Sufyan.
– Ona kim aktarmış?
– Yahya İbni Said el Ensari.
– Ona kim çıtlatmış?
– İbni İbrahim et Taimi.
– Ona kim istihbarat vermiş?
– İbni Vakkas.
– Ona kim referans olmuş?
– Ömer İbni Hattab. (Hadislerin yazımını yasaklayanlardan, ikinci halife Hz. Ömer yani.)
– Peki ona kim demiş?
– Ona da Peygamberimiz söylemiş işte.
– Hah, tamam, süper.

Fark etmeyen olursa diye söyleyeyim: Nakil zincirindeki herkes, belki ilk halka hariç, ölü. Ama nakil zinciri bir şekilde bir sahabiye, oradan da Peygamberimiz’e ulaştığında o hadis sahih (güvenilir) olarak kabul ediliyor. Yani ölüler birbirini doğruluyor, bizim Buhârî de bunları güvenilir hadis olarak kaydediyor.

(Yeri gelmişken, Muaviye gibi manyakların da, Ebu Hureyre gibi tescilli yalancıların da sahabi sayıldığını ayrıca not düşelim mi?)

Yazmaktan yoruldum, uzatmayayım, bir örnekle konuyu kapatayım:

Kertenkeleyi tek vuruşta öldürmenin 100 sevap sayıldığı hadis kitaplarını okuyoruz arkadaşlar

“2 lira verip büyük seçim yaparsak 250 sevap, Maximum Card’dan çekersek %10 fazla sevap da kazanıyor muyuz?” diye geyik yapsam, Peygamberimiz’in sözüyle dalga geçiyorum diye bana saldırırlar. Halbuki Peygamberimiz’le açıkça dalga geçenler, bu kitapları yazanlardır arkadaşlar. Kertenkele öldürünce 100 sevap kazanmak nedir abi? O zaman kertenkele çiftliği açalım, 10 yılda 100 bin kertenkele yetiştirip hepsini öldürelim, 10 milyon sevap-puanla cenneti garantileyelim. (Gerçi ona da gerek yok: Belli özel günlerde namaz kılındığında cenneti garantileyebileceğimiz hadisler de mevcut.)

Sonuç​

Sonuç olarak, maalesef, sünnete inananlar inanmaktan vazgeçmeyecek. Peygamberimiz’in ölümünden en az 200 yıl sonra çıkmış hadis kitaplarından Peygamberimiz’in yaşamını öğrenenler, Kur’an’ın mesajını, Allah’ın kelamını reddedecekler ve Allah’ın sözüne değil, birtakım hadis yazarlarının aktardığı sözlere inanacaklar.

Bu yazının altına kimisi hakaret içeren, kimisi küçümseme içeren yorumlar gelecek ve o yorumları yazanlar, bir ihtimalle yorumu yazdıktan sonra kertenkele avına çıkacaklar.

Sünnet, insanların çoğu tarafından “Kur’an-ı Kerim’in yanındaki ikinci kaynak” olarak inanılmaya devam edecek.
 

Ebu Cehil

☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
2,320
Çözümler
2
Tepki puanı
2,794
Düşünce
Agnostik
Fark etmeyen olursa diye söyleyeyim: Nakil zincirindeki herkes, belki ilk halka hariç, ölü. Ama nakil zinciri bir şekilde bir sahabiye, oradan da Peygamberimiz’e ulaştığında o hadis sahih (güvenilir) olarak kabul ediliyor. Yani ölüler birbirini doğruluyor, bizim Buhârî de bunları güvenilir hadis olarak kaydediyor.
Aradaki kişilerin güvenilir olup olmadığına bakıp öyle karar veriyorlar. Ama ehli sünnet, hadislerin sahihliğini değerlendirirken sahabeye torpil geçiyor, o hadis sahabeden nakledildiyse kesin doğrudur gözüyle bakıyorlar, yani bu hepsi için geçerli değil ama sahabe yalan söylemez mantığı ile yola çıkıp onları pek eleştirmiyorlar. Tevbe suresi 100-101'de muhacir ve ensarlar arasından münafıklar da var deniliyor.

Bir hadisin sahih olup olmadığını değerlendirmek çok zor, hadis rivayetlerinde ortalama 4 kişinin ağzından olay aktarılır. İşte o ondan duydu o da şundan duydu şu da bundan duydu vesaire, sonra bir bakıyorsun Abdül Cabbar adında bir adamı Buhari münker ilan etmiş, yani hadisi hiçbir şekilde kabul edilmeyecek diyor. Münker kelimesinin anlamı farklı ama buhari bu kelimeyi, hadisi hiçbir şekilde alınmayacak raviler için kullanılır, buharide böyle hadisler var, yani hadis ilmi çok zor. Bir ara merak saldım, öğreneyim dedim de zibilyon tane hadis türü var, çok meşakatli bir iş. Onun için uzak duruyorum bu işlerden, islamı eleştirirken de kolay kolay hadislere baş vurmam zaten, hadis ilmim olmadığı için ne desem yalan olur.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆
Yazar
Mesajlar
16,946
Tepki puanı
1,461
Düşünce
Sünni
dinin kaynaklarından biri de hadisler ise Peygamberimiz nasıl olur da hadis yazımını yasaklar; insanların dini eksik öğrenmelerini, kendi sözlerine yalan katılmasını, sözlerinin bir kısmının unutulmasını göze alır?
1-Bu durum Kuran ayetlerinin üslubunun bilinmediği ilk döneme has bir yasaktır.

2-Mekke döneminde Hz Peygamberin dini hüküm ihtiva eden bir beyanı yoktur. Zaten Mekke döneminde sadece imani meseleler vardı. Amele dönük dini hükümler Medine döneminde bildirilmeye başlandı. Bu dönemde de zaten Kuranın Hz Peygamber dahil hiçbir insanın üslubuna benzemeyen üslubu insanların zihninde belirginleşmişti. Bu yüzden hadis yazımı yasağına gerek kalmamıştı. Bu yüzden Hz Peygamber artık izin verdi.

Benzer durumu kabir ziyaretinde de görüyoruz. Cahiliye adetlerinden insanların henüz tam sıyrılmadığı bir dönemde Hz Peygamber kabir ziyaretlerini yasaklamışken daha sonra izin vermiştir.

3-Hadis yazımının yasaklanmasıyla ilgili rivayetleri doğru kabul edip üzerine yorum yaparken aynı özelliklere sahip diğer hadisleri şüpheli damgası vurarak çöpe atmak, işine geleni doğru kabul edip işine gelmeyeni çöpe atmak anlamına gelir.

Tutarlılık adına bu tavır bilimsel etiğe aykırı bir ideolojik tutum demektir.

4-Hadis yazarları hadis uydurmuş olsalardı böyle bir hadisi neden uydursunlar?

Bu hadis uydurma değilse demek ki bize nakledilen hadislerin arasında gerçekten Hz Peygambere ait olanlar da var.

Hz Peygamber'e itaat Kuran ayetleriyle sabit olduğuna göre Hz Peygambere ait hadisleri çöpe atmak İslami olarak Kuran'ın emrine muhalefet olur.

Kuran'ın emrine muhalefet etmemek için rivayet edilen hadislerin gerçekten Hz Peygambere ait olup olmadıklarının tahlil edilmesi gerekir.

Bu tahlil ameliyesi de karşımıza usulü hadis, rical vs gibi ilmi metodolojileri çıkarır.

Demek ki Kuranın emrine ve bilimsel etiğe uygun olan hadis rivayetlerinin toplu olarak çöpe atılması değil ehl-i Sünnet gibi kılı kırk yararcasına ihtimam göstererek hadislerin sahih olup olmadığını tahlil etmektir.

Bu uğurda gelecek nesillerin sahih dini bilgilere ulaşmasını ve Kuran ayetlerinin doğru anlaşılması için nüzul sebebi vs gibi verilerin uydurmalardan arındırılarak aktarılmasını sağlamak için ömürlerini feda eden büyük insanlara duacıyız. Allah onlardan razı olsun.
Peygamberimiz’in hadislerinin (sözlerinin) yazılmasını teşvik etmemiş olması
Bu iddia yalandır.

İddia sahibi ya konu hakkındaki hadisleri bilmeyecek kadar konu hakkında cahil olmasına rağmen cahil olduğu konularda yorum yapan bir tip ya da bile bile yalan söyleyerek insanları yanlış yönlendirmeye çalışan bir sahtekar.

1-Abdullah bin Amr bin el-As (r.a) anlatıyor:

Rasûlullah (s.a.v)’den duyduğum her şeyi yazıyordum, onları ezberlemek ve korumak istiyordum. Kureyş beni bundan men etti ve:

“−İşittiğin herşeyi yazıyor musun? Hâlbuki Allah Rasûlü (s.a.v) de bir beşerdir, hem kızgınlık hem de sukûnet hallerinde konuşur!” dediler.

Bunun üzerine yazmayı bıraktım ve durumu Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e arzettim. Efendimiz (s.a.v) parmağıyla mübârek ağzını işaret ederek şöyle buyurdular:

“−Yaz, nefsim kudret elinde bulunan Allah’a yemin olsun ki buradan haktan başka bir şey çıkmaz!” (Ebû Dâvûd, İlim, 3/3646) (Hadislerin ilk günlerden îtibâren yazıya geçirilmesi husûsunda bkz. Muhammed Mustafa el-A’zamî, İlk Devir Hadis Edebiyatı, trc. Hulusi Yavuz, İstanbul: İz Yayınları, 1988; Halil İbrâhim Mollahâtır, Mekânetü’s-sahâbe, Medîne-i Münevvere 1431, s. 630-640, 674-680.)

2-Yemen ahâlîsinden biri gelip:

“‒Yâ Rasûlâllâh, şu buyurduklarınızı benim için yazdırabilir misiniz!” dedi.

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v):

“‒Ebû Şâh için yazınız!” buyurdular.
Peygamberimiz’in aşağı yukarı 23 yıl Peygamberlik yaptığını esas alır ve miladi takvime göre hesaplarsak, yaklaşık 23×365=8395 gün Peygamberlik yapmış olur. Toplam iki milyon hadis olduğu söylendiğinde, Peygamberimiz’in Peygamberlik yaptığı her gün başına 200’den fazla hadis düşer.
Bu iddiada bulunan kişi söz konusu 2 milyon rakamının mükerrerlerle birlikte olduğunu bilmeyecek kadar konu hakkında cahil olduğu halde cahil olduğu konularda yorum yapmaya kalkan bir tip ya da bile bile yalan söyleyerek insanları yanlış yönlendirmeye çalışan bir sahtekar.
Hadisçilerin kaç hadis bildiklerini söyleyebilmeleri için tüm hadisleri bir yere yazıp saymaları gerekirdi, yoksa kimse ezbere 600 bin hadis bildiğini iddia edemez.
Ebû Zür'a er-Râzi’nin birlikte yaptıkları müzakerelerde tesbit ettiğine göre Ahmed b. Hanbel mükerrerleriyle birlikte yedi yüz bin (veya bir milyon) rivayeti ezbere bilmekteydi. Oğlu Abdullah da onun bir milyon rivayet derlediğini ve yazdığı her rivayeti ezberlemeyi prensip edindiğini söylemektedir. Kuvvetli hâfızasıyla tanınan Ebû Zür'a, onun hıfzının kendisininkinden çok daha sağlam olduğunu çeşitli örnekler vererek itiraf etmiştir.

Ahmed b. Hanbel'in hadis rivayetinde üstün bir yere sahip olmasının çeşitli sebepleri vardır. Rivayet edeceği hadisleri ezberinde olduğu halde mutlaka kitaba bakarak okuması, bazı hadisler arasındaki fark sadece “Ve”, “Ev”. “Ti”, “Bi”, “İleyhi”, “Aleyhi” gibi şeklî farklardan ibaret bile olsa, bunları büyük bir titizlikle aynen rivayet etmesi, rivayetlerde âlî isnad aramanın Seleften kalma bir sünnet olduğunu söyleyerek âlî rivayetlere büyük önem vermesi, hadislerin mâna olarak rivayetine taraftar olmaması, bir hadisi ihtiva ettiği hükümlere göre ilgili bablarda parça parça rivayet etmeyi uygun görmemesi, kendisine bir hadisteki nâdir (garîb) bir kelimenin sorulması üzerine, bunun garibi bilenlere sorulmasını tavsiye ederek Peygamber (asv) buyruğu hakkında zan ile konuşamayacağını söylemesi, onun hadis rivayetinde ne kadar titiz davrandığını göstermektedir. (M. Yaşar Kandemir, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1989: 2/79-80.)
Buhari’nin 600.000 hadis bildiği iddiasını da ayrıca ele alalım ve bu iddianın ne kadar güvenilir olduğunu da irdeleyelim. Buhari’nin hayatında hiçbir iş yapmadığını, hiç uyumadığını ve her hadisin doğruluğunu, yani nakil zincirinin sağlamlığını anlamak için her hadise iki saat ayırdığını düşünelim. Sırf bu süre 130 yıldan fazladır.
Bu iddia da mantık katliamıdır. Çünkü rivayet zincirinde güvenilir olmayan bir ravi varsa bu hadisin sahih olmadığını tespit etmek sadece bir kaç saniyedir.
 
Yazan tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

ll ☆☆
Yazar
Mesajlar
16,946
Tepki puanı
1,461
Düşünce
Sünni
Hicri 241 yılında vefat eden Hanbel’in kitabına da Muvatta’ya da “sahih” ve “zayıf “ayrımları yapılmadan (hadisler doğru olma ihtimaline göre kategorileştirilmeden), o günlerdeki rivayet selinin içinde sürüklenen her şeyin, ciddi bir ayrım yapılmaksızın girdiğini görüyoruz.
Delil?
Gazali (Peygamber’den sonraki ikinci kuşağın) hadis yazımını kötü gördüğünü ve kendileri gibi sonrakilerin de ancak hadisleri ezberlemelerini söylediklerini nakleder. (Gazali, İhyayı Ulumiddin, 1. cilt)
Net sayfa veya direk Gazalinin kelimeleriyle alıntı yapılsaydı önünde arkasında ne yazılmış, aradan bazı ifadeler cımbızlanarak ifadeler çarpıtılmış mı kontrol etme şansımız olurdu.

Gazalinin eserlerinde çokça hadis naklettiği düşünülünce net kaynak sorma nedenim daha iyi anlaşılır.
“Sahih” ve “zayıf” şeklinde hadisleri ayırma çabası Buhari ile başlar. Hadisler incelendiğinde, bu çabanın gerekli sonucu vermediği anlaşılır.
Delil?
2. Mahmut’un söylediği iddia edilen bir söz
2. Mahmut'u bir peygamberle, 2. Mahmut'un sözünü de peygamber sözüyle kıyaslamak mantık katliamıdır.
Buhari’nin, en yaygın mezhebin başı Ebu Hanife’yi “gayri-sika” yani “güvenilmez” ilan edip
Yazmıştık:
Ebû Hanîfe'ye muvafakat ettiği yerler, Şafiî'ye muvafakat ettiklerinden daha az değildir. (Keşmîrî, Feyzü'l-bâri 'alâ Sahîhi'l-Buhârî, Kahire, 1357/1938, 1/278)
Ebu Hanife aleyhinde konuştuğu bildirilen birçok kimsenin, aynı zamanda onun için övücü sözler sarf ettikleri nakledilir. Mesela İmam Malik, Sufyân-ı Sevrî, Süfyan b. Uyeyne, Şu'be, Yahya b. Maîn ve daha birçok kimsenin her iki türden ifadeleri nakledilmiştir.

Demek ki ya bu zatlar sonradan bazı şeylerin Ebu Hanifeye atılan iftiralar olduğunu fark edip fikir değiştirdiler ya da bu zatlara isnad edilen sözleri aslında bu zatlar hiç söylemediği halde bu zatlara iftira atılıyor.

Haset sahibi bazı insanların iftiralarını dikkate alarak Ebu Hanife’yi tenkit edenler hakikatle yüzleştiklerinde tövbe edip Allah’tan mağfiretlerini istemişlerdir. Nitekim Onun muasırlarından Şam diyarının fakihi Evzai, Abdullah b. Mübarek’le karşılaştığında “Kûfe’de ortaya çıkan ve Ebu Hanife künyesiyle şöhret bulan bu bidatçi kimdir?” diye sorar. İbn Mübarek kim olduğunu söylemeden muğlak meseleleri, onları anlama usullerini ve o konudaki fetvaları zikretmeye başlar. Evzai:

– Bu fetvalar kime aittir?
– Irak’ta karşılaştığım bir alime.
– Bu kişi ulemanın büyüklerindendir. Git Ondan daha fazla mesele öğren.
– İşte bu alim az önce bidatçi diye tenkit ettiğin Ebu Hanife’dir.

Daha sonra İmam Evzai ile Ebu Hanife Mekke’de bir araya gelir, İbn Mübarek’in anlattığı konuları müzakere ederler. Ebu Hanife konuları daha da açar. Ayrıldıklarında Evzai İbn Mübarek’e:

“İlminin çok ve aklının mükemmel oluşuna gıpta ettim. Allah Teala’dan hakkında söylediklerimden dolayı affımı istiyorum. Apaçık bir yanlışın içerisinde imişim. Sana gelince İbn Mübarek, sakın Ondan ayrılma!”(Esad Muhammed Said es-Sağirci, el-Fıkhu’l-Hanefiyyu ve Edilletuhu, Daru’l-Kelimi’t-Tayyib, I, 8.)

İmam Malik: "Öyle bir adam gördüm ki, şu direği altın yapacağını söylese, buna delil getirebilir."(Tehavevi, Kavaîd, 200; Krş. Bağdadî, Tarih, XIII, 338.)

Kaynak olarak verdiğiniz Hatib el-Bağdadinin Ebû Hanîfe hakkında eserinde yer alan iddiaların kendisine ait olmadığı ve sonradan ilave edildiği intibaı doğmaktadır. Bunu güçlendirecek bazı durumlar da söz konusudur. Bunlar üzerinde kısaca durmak gerekirse şunlar söylenebilir:

Ebû Hanîfe ile ilgili iddiaların, biyografilerini verirken ağır şekilde tenkit ettiği kimseler tarafından rivayet edilmesi söz konusu haberlerin esere sonradan eklendiği şüphesini uyandırmaktadır.

Şüphe uyandıran diğer bir husus da Ebû Hanîfe hakkındaki rivayetlerin Târîhu Bağdâd’ın bazı nüshalarında altıda bir oranında daha az veya daha çok sayıda bulunmasıdır.

Ayrıca Hanefîlerin ağırlıkta olduğu Bağdat’ta Târîhu Bağdâd’ın yazılışından, Hatîb aleyhindeki ilk eseri kaleme alan Eyyûbîler’in Dımaşk kolu hükümdarı el-Melikü’l-Muazzam Şerefeddin Îsâ b. el-Meliki’l-Âdil’e (1218-1227) kadar geçen iki yüz yıl boyunca hiç kimsenin Hatîb’e reddiye yazmamış olması da bu açıdan düşündürücüdür.(Mahmûd et-Tahhân, el-Hâfız el-Hatîb el-Bağdâdî, s.105-106, 307-309’dan naklen M. Yaşar Kandemir, “Hatîb el-Bağdâdî”, DİA, XVI (1997), 455.)

Bu rivayetlere güveni kaybettiren diğer hususlar da vardır. En önemlisi Abdullah b. Mübârek’ten gelen rivayetler arasındaki kuvvetli çelişkilerdir.

Hatîb’in naklettiğine göre Şam’da Evzâ‘î’nin (ö.157/774) Ebû Hanîfe hakkındaki bazı olumsuz sözleri üzerine evine gidip Ebû Hanîfe’nin kitaplarını getirerek Evzâ‘î’ye gösteren ve onun hakkındaki olumsuz kanaati silen Abdullah b. Mübârek’tir.(Târîhu Bağdâd, XIII, 338.)

Hatîb, bir başka yerde de bizzat Abdullah b. Mübârek’in fıkhı Ebû Hanîfe’den aldığını söylediğini nakletmekte ve onun hakkında güzel şeyler konuştuğunu haber vermektedir.(Târîhu Bağdâd, XIII, 324, 355, 369-370.)


Bütün bunlardan sonra da Abdullah b. Mübârek’in “Kim Ebû Hanîfe’nin Kitâbü’l-Hiyel’ine bakarsa Allâh’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kılar.” şeklinde bir söz söylediği yazılmış.(Târîhu Bağdâd, XIII, 426.)


Kaynak gösterilen eserdeki Ebu Hanîfe hakkında söylendiği iddia edilen sözlerin sonradan uydurulup esere eklendiğini yukarıda detaylı izah ettik.

Ebu Davud es-Sicistânî:"Allah rahmet eylesin, Malik, Şafii ve Ebu Hanife imam idiler."(İbn Abdilberr, Cami', II,163; Zehebî, Menâkıb, 46.)

Süfyân-ı Sevrî: "Ebu Hanife'nin önünde, şahin önündeki serçeler gibiyiz. O gerçekten alimlerin efendisidir." (Tehavevi, Kavaîd, 199.)

Evzaî: “Meselelelerin zorluklarını insanlar içinde en iyi bilen o idi." (Tehavevi, Kavaîd, 199.)

Abdullah b. Mübarek: "Kûfe'ye girdim ve alimlerine 'Şu beldenizde insanların en alimi kimdir?' diye sordum. Hepsi birden: İmam Ebu Hanife dediler."(Tehânevî, Kavaîd, 188, 189.)

Kaynak olarak gösterdiğiniz İbn Adi el-Kamil ilgili eserinde zaten uydurma sözleri bir araya toplamıştır. Siz de uydurma olduğu ilan edilen sözü gerçekmiş gibi önümüze koymaya utanmıyor musunuz?

Kaynak olarak gösterdiğiniz Ebuşşeyh hakkında Zehebî, onun ilmiyle âmil ve sünnete son derece bağlı bir âlim olduğunu, eserlerinin çoğunu gördüğünü, fakat bu eserlerde birçok zayıf hadisin bulunduğunu söylemektedir. Geniş hadis kültürüne rağmen kitaplarına aldığı rivayetleri titizlikle seçmemesi eserlerine olan güveni azaltmıştır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆
Yazar
Mesajlar
16,946
Tepki puanı
1,461
Düşünce
Sünni
Peygamberimiz’in vefatından sonra sahabelerin bir kısmının diğerleriyle savaşı, birbirlerini kafirlikle ithamları da her sahabe olduğunu söyleyene güvenilemeyeceğini gösterir.
Sahabeler hakkı ikame için farklı içtihadlarda bulunmuşlardır, bu yüzden farklı ordularda yer almışlardır ama bir tanesi bile bir diğerini kafirlikle itham etmemiştir.

Bu satırların yazarı bu konularda cahilse kafirlik ithamını işkembeden uyduracak kadar ya da bile bile yalan yazarak insanları yanlış yönlendirmeye çalışan kendi ideolojisini savunma uğruna gözü dönmüş bir tip.
G.H.A. Juynboll’un dikkat çektiği gibi,
Otoriteye başvurma safsatsaı yapmış; ayrıca başvurduğu kişi hiçbir delil göstermeden ortak ravilerin ilgili hadisleri uydurduğunu iddia eden bir oryantalist.

Makale ve kitaplarında da hadislerin sadece ravilerini incelemiş, metin analizi hiç yapmamıştır. Bu yüzden çok eleştiri toplamıştır.
Dört mezhebin imamları, kendi akıllarına yatan hadislerle, “kütübü sitte”yi (altı meşhur hadis kitabı) yazan hadis imamlarının ölçülerine uymaksızın, mezheplerini kurmuşlardır.
Bu satırların yazarı ya mezhep imamlarının hiçbirinin mezhep kurma niyetiyle yola çıkmadıkları, kendilerinden sonra kendi içtihadları ve bu içtihadlara ulaşmalarını sağlayan metodolojileri doğrultusunda ekollerin oluştuğu ve bu durumun zamanla mezhepleşmeye gittiğini bilmeyecek kadar konu hakkında cahil ya da bile bile yalan yazarak insanları yanlış yönlendirmeye çalışan bir sahtekar.

Arzu edenler linki inceleyebilir:
hadis yazarlarının “cerh ve tadil ilmi” dedikleri uğraş, mezardakilere uygulanamayacağına göre
Hadis yazımının Hz Peygamber döneminde değil 200 yıl sonra başladığını varsayan yazar cerh ve tadil ilminin verilerinin de 200 yıl sonra oluşturulduğunu zannedecek kadar konu hakkında cahil ya da bile bile yalan yazarak insanları yanlış yönlendirmeye çalışan bir sahtekar.
Hadisçiler “Ben şundan duydum, şu bundan, bu ondan, o başkasından duydu” şeklinde oluşan zincirlerden, içindeki herkesin doğru sözlü olduğuna kanaat getirilen zincire sahip olan hadisleri, metnine bakmaksızın sahih (doğru) kabul eder.
Jonathan A.C. BROWN (Washington Üniversitesi, Yakın Doğu Çalışmaları):

"Batılı araştırmacılar genellikle erken dönem hadis münekkitlerinin hadislerin doğruluğunu incelemede isnadla sınırlı kaldığı konusunda hemfikirdirler. Bu münekkitlerin metni de dikkate aldıkları görüşü ise, güvenilirliği şüpheli materyallere ya da Sünni hadis geleneğinin oluşum yıllarından sonra ortaya konan eserlere dayanmaktaydı.
Bu çalışmada, Sünni hadis münekkitlerinin esasında metin tenkidi yaptıklarını h.3'üncü/9'uncu ve h.4'üncü/h.10'uncu yüzyıllardan metin tenkidi örnekleri sunarak kanıtlayacak ve bu münekkitlerin bilinçli olarak bütün çabalarını isnad üzerinde yoğunlaştırma görüntüsü verip rasyonalist rakiplerinin saldırılarını savuşturmaya çalıştığını ortaya koyacağım. Erken dönem rical tenkidi eserlerinde bulunan hadisler ile içerisinde metin tenkidinin somut örneklerini barındıran mevzu hadis edebiyatının geç dönem eserlerinde yer alan hadisler arasında güçlü bir bağın varlığını ortaya koyarak, erken dönem münekkitlerin sanılandan çok daha fazla metin tenkidi yaptığını ve bu faaliyetlerini isnad tenkidi adı altında gerçekleştirdiğini göstereceğim."

Bu kaçıncı yalan?

Halen bu yalancıların yazdıklarına itimat edip bu yalancıların sözüyle hadis ilmiyle meşgul olmuş bu kadar insana yalancılık isnad etmeye devam edecek misiniz?
Geleneksel yaklaşımı benimseyen birçok kişi, uydurmalarla dolu görüşlerini kabul ettirmek için aforoz silahına sarılırlar; Buhari ve Müslim’deki tek bir hadisi bile inkâr edenin “kâfir” olacağını ilan ederler.
Ahad hadisi inkar edenin kafir olacağını söyleyen kimse yok.

Bu kaçıncı yalan?
Mutezile’nin ve Haricilerin hadislerin yazılmasına ve dini kaynak ilan edilmelerine itirazlarından
Mutezile hadisle amele karşı çıkmazdı, hadisleri inkar etmez tevil ederlerdi. İtikadi konularda mütevatir hadisleri kabul ederlerdi.

Haricilere gelince:

Çoğunluğu bedevî Arap kabilelerinden oluşan, dinî düşüncelerini kabile taassubunun etkisi altında ve genellikle sertlik temayülü içinde nassların zahirine dayandıran Haricîler, muhalifleri bir yana kendi fırkaları arasında da birlik sağlayamamış ve birbirlerini tekfire yönelmişlerdir.(Harici fırkalar arasındaki mücadeleler için bk. Harun Yıldız, Kendi Kaynakları Işığında Hariciliğin Doğuşu ve Gelişimi, Ankara 2010, s.101-175.)

Hz. Ali’den ayrılan bu grup, Müslümanlar arasında terör estirmeye, kendileri gibi düşünmeyenleri öldürmeye başlamışlardı... Bazı Haricîler, Hz. Ali’ye suikast düzenlemiş ve onu şehit etmişlerdir (21 Ramazan 40/ 28 Ocak 661).

Emevîler döneminde en büyük isyanlarından birisi 64/684 yılında Nafi b. Erzak liderliğinde Basra civarında oldu. İbn Erzak, isyanda kendisini desteklemeyen diğer Haricî grupları bile tekfir etmiştir.

Kendilerince doğru kabul ettikleri bir hususu, olabilecek tek doğru kabul eden ve inandıkları şeylere körü körüne bağlı kalan Hâricîler, düşmanlarının hiçbir deliline ikna olmaz; ne kadar açık-seçik ve hakka yakın olursa olsun, muhaliflerin görüşlerini benimsemezlerdi. Diğer yandan bedevilikten gelmiş olmaları da münakaşalarda çok sert ve katı davranmalarına sebebiyet veriyordu.

Haricilerin en mutedili İbaziyye koludur ve onlar da hadisleri kabul ederler.
Kuran hiçbir hadise gerek duymaz, bu yüzden Kuran’ın indiriliş sebebiyle ilgili “esbabı nuzul” başlığı altındaki hadislere de ihtiyaç yoktur.
Hadislerin hepsine uydurma damgası vurup çöpe atmanın tarihselcilikle çeliştiğine bir örnek daha...

Ayrıca esbab-ı nüzule bakmaya ihtiyaç olmadığı iddiasının yanlışlığı için arzu edenler linki inceleyebilir:
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆
Yazar
Mesajlar
16,946
Tepki puanı
1,461
Düşünce
Sünni
Aynı ayetin iniş sebebinin; “bir kavle göre şöyledir, diğer kavle göre böyledir, bir başka kavle göreyse…” şeklinde birbiriyle alakasız hikâyelerle aynı kitaplarda anlatılması, bu sahadaki uydurmaların çokluğunu göstermektedir.
Bu durum mutlak olarak uydurma olduğuna delil değildir.

Aynı ayetin birden fazla olayla ilgili inmiş olması mümkündür.
“Garanik” kıssası olarak bilinen bu olay, Ehli Sünnet açısından muteber birçok hadis kaynağında aktarılır
Bu iddiaya kaynak gösterilmemiş. Gösterilemez; çünkü iddia yalan.

Kâdî İyad: “Sahih hadisleri rivayet eden hiçbir kitabın bunu nakletmemesi, hiçbir sikanın bunu sahih ve muttasıl bir senetle rivayet etmemesi, çürüklüğünü göstermeye kâfidir.” (eş-Şifa, 2/111)
Ama esbabı nüzulü hadislerle anlamaya kalkanların saplanacağı bataklığa bu uydurma bir örnektir. Ne yazık ki bu bataklığın örneği çoktur.
Uydurma olduğu 1000 küsur yıl öncesinden yine ehl-i sünnet tarafından ilan edilmiş bir olay hakkında muteber hadis kaynaklarında geçtiği yalanı söylendikten sonra daha çok örnek var diye algı oluşturulmaya çalışılmış.
Diğer yandan bu hikâyelerle, Kuran ayetleri sanki belli bir olay için inmiş; bölgesel, sınırlı bir zaman dilimine hitap ediyormuş gibi bir hava da oluşturulmaktadır.
Bu ifadeleri okumadan mı paylaştınız?

Tarihselcilikle çelişen ifadeler bunlar.
Kuran’ın tefsirini hadislerden hareketle yapmaya kalkanlar ise İbni Kesir’in Bakara Suresi’nin 29. ayetinin ve Kalem Suresi’nin 1. ayetinin tefsirinde, aşağıdaki mantık dışı açıklamasında olduğu gibi komik durumlara düşmüşlerdir:

“Allah, yarattıklarını yaratmak isteyince ince sudan buhar meydana getirdi. Buhar suyun üzerinden yükseldi ve bu yükselen şeye yükseklik manasında gök dedi. Sonra suyu katılaştırdı ve ondan bir tek yer meydana getirdi, sonra bu yerleri parçaladı ve onları iki günde; pazar ve pazartesi günü yedi yer haline getirdi. Yeri balığın üzerinde yarattı ki balık Allah Teala’nın Kalem Suresi’nde: ‘Nun ve Kaleme andolsun ki…’ diye söz konusu edilen Nun balığıdır. Balık sudadır. Su ise kayalığın üzerindedir. Kayalık ise hiçbir bitki bitirmeyen büyük bir taşın üzerindedir. Taş ise bir meleğin sırtındadır, melekte bir kayanın üzerindedir, kaya rüzgârdır. İşte Hz. Lokman’ın ‘Ne gök vardı, ne yeryüzü, balık hareket etti ve kımıldadı, yeryüzü sarsıldı ve üzerine dağlar çekilerek durduruldu. Bunun için dağlar yeryüzünün üzerine oturtulmuştur’ diye bahsettiği kaya budur.”

İbni Kesir, Kuran Tefsiri
Şimdi bu cümlelerden İbn-i Kesir'in bu şekilde tefsir ettiği anlaşılıyor, değil mi?

Bu satırların azarının kendi ideolojik bakışına göre insanları yanlış yönlendirmeye çalışan sahtekar bir tip olduğunun başka bir kanıtını görüyoruz:

İbnu Kesîr habere öz olarak değindikten sonra bunun "isrâîliyyat' tan olduğu ihtimalini tasrîh eder (tefsir, V. 385)
Tıbkı Îbnu Kesîr gibi İbnu 'Atıyye de rivayetleri eserine aldıktan sonra; bunların zayıf haberler olduğunu, mevcut senedlerle bunları isbata imkân olmadığını tenbîh eder
[El-Muharrar, IV. varak 49b.]
Eğer Peygamberimiz’in hadisleri (sözleri) de Kuran dışında dinin bir kaynağı olsalardı, Kuran bunu birçok ayetle belirtirdi.
Arzu edenler linki inceleyebilir:
Bunun dışında kalan hadisler, Kuran ile çelişmemek şartıyla doğru olabilirler. Bu hadislerin, dinin bir kaynağı olarak sunulmamak şartıyla siyer ve İslam tarihi alanlarında kullanılmaları yararlı olacaktır.
Bu da ayrı bir çelişki.

Kuran Hz Peygambere itaati emrediyorsa Hz Peygambere ait olan doğru yani sahih hadislere de itaat etmemiz gerekiyor.
Bir çorbanın yarısı çorba, diğer yarısı zehirse; bunun bir kısmı içilebilir diyebilir miyiz?
Sahih olan hadisle olmayan birbirinden ayrılabilir.

Birbirinden ayrılamayan çorba zehir benzetmesiyle yanlış analoji safsatası yapılmış.
Peygamberimiz’e asıl saygısızlık; Peygamberimiz’in büyülendiğini söyleyen,
Hz Peygamber de insandır.

Allah korumazsa onun da diğer insanlar gibi acıkması ve susaması gibi büyülenmesi de normalidr.

Neden saygısızlık olsun ki?
cinsel hayatıyla ilgili yakışıksız açıklamalar yapan
Bu satırların yazarı anlaşılan neyin yakışıklı neyin yakışıksız olduğuna kendinin karar verebileceğiniz zanneden kibirli bir tip.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆
Yazar
Mesajlar
16,946
Tepki puanı
1,461
Düşünce
Sünni
dünyanın öküz ile balık üzerinde olduğunu iddia eden
Yazmıştık:
"Dünya balığın üzerindedir." kısmı sahih geri kalan eklemedir.

İbni Abbas (radiyallâhu anh) gibi zâtlara isnat edilen sahih bir rivayet var. Resûl-u Ekrem’e (aleyhissalâtü vesselam) sormuşlar: “Dünya neyin üstündedir?” Buyurmuş ki: "Dünya öküz ve balık üstündedir" Bir başka rivayette de bir defa öküz bir defa balık demiştir. Hadis âlimlerinin bir kısmı, bu hadisi İsrailoğulları döneminden kalmış, eskiden beri nakledilen hurafe tarzındaki hikâyelere tatbik etmiş. Bilhassa sonradan Müslüman olan bazı İsrailoğulları âlimleri, Kur’an’dan önce indirilen semavî kitaplarda “öküz ve balık” hakkında gördükleri hikâyeleri hadise uyarlayıp hadisin mânâsını tuhaf bir hale getirmişler.

İsrailoğulları âlimlerinin bir kısmı Müslüman olduktan sonra eski mâlumatları da onlarla beraber İslam toplumuna geçmiş, İslamiyet’e mal olmuş. Halbuki o eski bilgilerde yanlışlar var. O yanlışlar, elbette onlara aittir, İslamiyet’e değil.
Benzetme ve temsiller, havas tabakadan avam tabakaya geçtikçe, yani âlimlerin elinden cahillerin eline düştüğünde zamanla hakikat zannedilir. Bediüzzaman diyor ki:

Küçüklüğümde ay tutulmuştu. Anneme, “Ay neden böyle oldu?” diye sordum. Dedi ki: “Yılan yutmuş.” Dedim: “Hâlâ görünüyor?” Dedi ki: “Yukarıda yılanlar cam gibi olur, içlerinde bulunan şeyi gösterirler.” Bu çocukluk hatırasını çok zaman hatırlar ve: “Bu kadar asılsız bir hurafe, validem gibi ciddi insanların dilinde nasıl geziyor?” diye düşünürdüm. Astronomi ilmini incelediğim zaman gördüm ki, validem gibi diyenler, bir benzetmeyi hakikat kabul etmiş. Çünkü güneşin yörüngesi olan on iki burcun bulunduğu büyük daire ile ayın yörüngesi üst üste gelince o iki daire birer kavis şeklini alır. O iki kavise gökbilimiyle meşgul olan âlimler hoş bir benzetme ile iki büyük yılan demek olan “tinnîneyn” adını vermişler. İşte o iki dairenin kesişme noktasına, baş mânâsında “re’s”, diğer kısmına kuyruk mânâsında “zeneb” demişler. Ay baş kısmına, güneş de kuyruk kısmına geldiği vakit, âlimlerin deyişiyle “haylûlet-i arz”, yani ay tutulması gerçekleşir. Dünya, ikisinin tam ortasına düşer ve ay tutulur. Önceki benzetmeyle, “Ay, yılanın ağzına girdi.” denilir. Bu güzel ve ilmî teşbih, halkın dilinde zamanla ayı yutan koca bir yılan haline dönüşmüş. İşte iki büyük melek, mukaddes ve hoş bir benzetmeyle ve mânidar bir işaretle Öküz ve Balık diye adlandırılmıştır. Resûl-u Ekrem’in(aleyhissalâtü vesselam) kutsî ve ulvî lisanından halkın diline geçtikçe o teşbih hakikatle karıştırılmış. Öküz ve Balık, gayet büyük bir öküz ile dehşetli bir balık zannedilmiş.

Nasıl ki Kur’an’ın, çok derin meseleleri temsil ve benzetmelerle avam tabakaya anlatan müteşabih ayetleri var. Aynı şekilde, hadislerin de müteşabih kısmı vardır; gayet derin hakikatleri alışılmış benzetmelerle ifade eder. Mesela, bir-iki risalede beyan ettiğimiz gibi, bir gün Resûl-u Ekrem’in(aleyhissalâtü vesselam) huzurunda gayet derin bir gürültü işitildi. Buyurdu ki: “Bu, yetmiş senedir yuvarlanıp şu dakikada cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” Birkaç dakika sonra biri geldi, “Yetmiş yaşındaki meşhur münafık öldü.” dedi. Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) gayet belâgatli temsilinin hakikatini gösterdi.

Cenâb-ı Hak, ikisinin ismi “Nesir” ve “Sevr” (Öküz) olan, Arş’ın ve göklerin taşıyıcısı dört meleği 330 rubûbiyet saltanatına nezaret etmeleri için Arş’a ve göklere tayin etmiştir. Göklerin küçük bir kardeşi ve gezegenlerin bir arkadaşı hükmündeki dünyaya nâzır ve taşıyıcı olmaları için de iki melek vazifelendirmiştir. O meleklerin birinin ismi “Sevr”, diğerinin ismi “Hût”tur (Balık). Onlara bu isimlerin verilmesinin sırrı şudur: Yeryüzü iki kısımdan oluşur: Su ve toprak. Suyu şenlendiren balıklardır. Toprak kısmını şenlendiren ve insanların geçim kaynağı olan ziraat, öküz ile mümkündür ve onun omzundadır. Yeryüzüne nezaret eden iki melek hem kumandan hem nâzır olduklarından, elbette balık ve öküz cinsleriyle bir münasebetlerinin bulunması lâzımdır. Belki, – hakikati Allah bilir - o iki melek melekût ve misal âleminde öküz ve balık suretinde görünürler. İşte bu münasebet ve nezarete, yeryüzündeki o iki mühim canlı türüne imâ olarak Resûl-u Ekrem’in(aleyhissalâtü vesselam) mucizevî lisanı ile gayet derin ve geniş, bir sayfada anlatılabilecek meseleleri içeren bir hakikati, gayet güzel ve kısa bir tek cümleyle ifade etmiştir.

Mesela nasıl ki, “Devlet ve saltanat ne üzerinde duruyor?” diye sorulsa cevap olarak şöyle denir: "Kılıç ve kalem üzerinde duruyor" yani " Asker kılıcının cesaretine ve kuvvetine, memur kaleminin dirayetine ve adaletine dayanır.” Aynen öyle de, madem canlıların meskeni yeryüzü, kumandanı da insandır. Madem denize yakın yerlerde yaşayan insanların büyük kısmının geçim kaynağı balıktır. Denize uzak bölgelerde yaşayanların geçim kaynağı ise ziraat ile öküzün omzundadır, hem onların da bir başka mühim ticaret kaynağı balıkçılıktır. Elbette, devlet kılıç ve kalem üstünde durduğu gibi, dünya da öküz ile balığın üstünde duruyor denilebilir. Zira öküz çalışmazsa ve balık milyonlarca yumurtayı birden bırakmazsa insan yaşayamaz, hayat durur, Hakîm Yaratıcı da dünyayı yok eder. İşte, Resûl-u Ekrem(aleyhissalâtü vesselam) mucizevî, ulvî ve hikmetli bir cevapla "Dünya öküz ve balık üstündedir" demiş. İnsan hayatının hayvan cinslerinin hayatıyla ne kadar irtibatlı olduğuna dair geniş bir hakikati iki kelimeyle ders vermiş.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆
Yazar
Mesajlar
16,946
Tepki puanı
1,461
Düşünce
Sünni
dünyanın öküz ile balık üzerinde olduğunu iddia eden
Ek olarak:
Eski gökbilimi, güneşin dünyanın etrafında döndüğünü kabul eder ve onun her otuz derecesi bir burç tabir edilirdi. O burçlardaki yıldızları birbirine bağlayacak hayalî çizgiler çizilse bazen aslan, bazen terazi, bazen öküz, bazen de balık suretleri görünür. Bu sebeple burçlara o isimler verilmiştir. Asrımızda ise astronomiye göre güneş dünyanın etrafında dönmüyor. O burçlar boş ve gereksiz hale gelmiştir. Aksine, yerküremiz güneşin etrafında dönüyor. Öyleyse o boş, gereksiz burçlar ve daireler yerine, dünyanın senelik yörüngesinde küçük ölçekte o daireleri teşkil etmek gerekir. Şu halde gökteki burçlar, dünyanın senelik hareketinden ortaya çıkacaktır ve yerküre her ay o burçlardan birinin gölgesinde, misalindedir. Âdeta dünyanın senelik yörüngesi bir ayna hükmündedir ve gökteki burçlar o aynada görünür. İşte bu sebeple Resûl-u Ekrem(aleyhissalâtü vesselam), daha önce zikrettiğimiz gibi bir defa "Öküz üstünde" bir defa da "Balık üstünde" demiştir. Evet, mucizelerle dou peygamber lisanına yakışır bir tarzda gayet derin ve asırlar sonra anlaşılacak bir hakikate işaret olarak bir defa "Öküz üstünde" demiş. Çünkü dünya, o soru sorulduğu sırada Öküz Burcu’nun misalindeydi. Bir ay sonra yine aynı soru sorulmuş, bu defa "Balık üstünde" demiş. Çünkü o sırada dünya Balık Burcu’nun gölgesindeydi. İşte asırlar sonra anlaşılacak bu yüce hakikate, yerkürenin vazifeli bulunduğu hareketine ve seyahatine, gökteki burçların güneşin yörüngesi itibarıyla boş ve misafirsiz olduğuna, gerçekten var olan burçların ise dünyanın senelik yörüngesinde bulunduğuna ve yerkürenin o burçlarda vazife görüp dolaştığına işaret olarak, "Öküz ve balık üstünde" demiştir.

İslam hakkındaki bazı kitaplarda Öküz ve Balık’a dair yer alan tuhaf ve akıl dışı hikâyeler ya İsrailoğulları devrinden kalmadır, ya temsildir veya bazı hadis âlimlerinin yorumlarıdır; birtakım dikkatsiz insanlar tarafından hadis sanılarak Resûl-u Ekrem’e (aleyhissalâtü vesselam) atfedilmiştir.
işin sonunda sonsuz mutluluk vaadi var. Bunun için katil bile olur. Allah istedi diye masum bir canı katleder. Hem de gözünü kırpmadan.
"Hak bir sebep olmadıkça, Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin." (İsra, 17/32)
Ayette geçen “hak bir sebep”,

- Savaş hâli,
- Nefsi müdafaa,
- Başkasını öldüren birisinin, suçu sabit olduğunda devlet eliyle idamı gibi durumlardır.
Böyle özel hâller dışında, adam öldürmek en büyük günahlardandır.

Bir başka ayette şöyle denilmektedir:

“Kim bir canı, kısas olmadan veya yeryüzünde bir fesadı olmaksızın öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de birinin hayatına vesile olursa, sanki bütün insanları hayatlandırmış gibidir.” (Maide, 5/32)
Yani, bir masum insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek gibi dehşetli bir suçtur. Ayette, müslim veya gayri müslim şeklinde bir ayrım yapılmaksızın, sadece “nefis” yani “zat, şahıs” denilmesi de kayda değer bir inceliktir.
tarihselcilik eğer olgularda kesin bir doğruluk yoksa zaten "bilinemez" der.
Bu, aynı zamanda Sünniliğin de metodudur.

Fark şu:

Siz doğruluğun tek ölçüsü olarak bilimsel bilgiyi kabul ediyorsunuz (bu durumda bilimsel bilgi olmayan bilimin temel varsayımları da dolayısıyla bilimin kendisi de çöpe gider), biz ise bilimsel bilgi olmasa bile doğru bilgiler olabileceğini söylüyoruz.
Ebu Hureyre gibi tescilli yalancıların
Hangi bilimsel kanıtla haşa yalancı olduğunu tescillediniz?
Kertenkeleyi tek vuruşta öldürmenin 100 sevap sayıldığı hadis kitaplarını okuyoruz arkadaşlar
Yazmıştık:
Kertenkele dediğiniz de keler. Keler de insana zarar verebilecek bir hayvandır. Esasen zarar vermeyen hiç bir canlı öldürülemez. Öldürülmesi caiz olanlar ise, zararlı olan ve bu zararından başka türlü kurtulma imkanı olmayan hayvanlardır.

Kelerin bir vuruşta öldürülmesinin sevap olması, eziyet vermeden ölmesini sağlamak içindir. Yoksa her görülen kertenkeleyi öldürmek caiz olmadığı gibi, öldürmenin kendisi de sevap olmaz. Eziyet vermeden zararından kurtulmanın yollarını aramak gerekir. Ancak öldürmekten başka çare yoksa, bir vuruşta öldürmek gerekir ki, hayvan eziyet çekmesin.
 

Son konular

Üst