İslam Ceza Hukuku İlkeleri

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,828
Tepki puanı
1,239
Düşünce
Sünni
1.Beraet-i Zimmetin Asıl Olması (Masumiyet Karinesi)

Yaratıcı, ademoğlunu günahtan, borçtan ve suçtan salim olarak yaratmıştır. İnsanın doğuştan getirdiği hiçbir suç ve günah yoktur. Bu sebeple adil bir yargılama neticesinde kesin delillerle ispat edilemediği sürece, hiç kimsenin suçlu olduğuna karar verilemez. Asıl ve kesin olan, bir kişinin suçsuzluğu olduğuna göre, bunun aksine bir hüküm verilebilmesi için ortada kesinlik ifade eden bir delilin bulunması gerekir. Çünkü “Şek ile yakîn zail olmaz.” Farklı bir ifadeyle “Yakîn ile sabit olan ancak yakîn ile ortadan kalkar.”

Bu kuralın esas anlattığı anlam, ademoğlunun kanaate bağlı suçlanmasını ve bu konuda keyfi kararlar verilmesini kesin bir dille reddetmektir. İslam hukuku, şüphe ve ithamlarla insanlara ceza verilmesini yasaklar. Dahası suçsuzluk esas olduğuna göre, hiç kimse bunu ispat etmek zorunda değildir. Eğer ortada bir suç isnadı varsa, ispat da müddeiye düşer. Suçun kanıtlanamamış olması, masumiyet adına yeterlidir. Mahkeme, suç işlediği kesinleşmediği sürece hiç kimseye ceza veremeyeceği gibi, halk arasında da şüphe ve ithamlar sebebiyle bir insana suçlu muamelesi yapılamaz.

Bir ademoğlu, suç işlediğine dair güçlü şüpheler sebebiyle mahkemeye sevk edilse bile, mahkeme süreci bitip hüküm giymedikçe masumiyet karinesinin koruması altındadır. Hatta gerçekte şüpheli, suç işlemiş bile olsa, bu ispat edilmedikçe suçluluğuna hükmedilemez. Zira hukuk, objektif delillere göre hareket etmek ve kararlarını da kanıtlar üzerine oturtmak zorundadır. Aksi takdirde insanların en temel insan hakları ve özgürlükleri tehlikeye girer. Suiistimallerin önüne geçilemez.

Bu kural aynı zamanda devlet adamlarının ve yargı mensuplarının, vatandaşları potansiyel birer suçlu gibi görmelerinin, onlara önyargıyla yaklaşmalarının ve onlar hakkında suizan beslemelerinin de doğru olmadığına işaret eder. Zira bu tür duygu ve düşünceler, özel hayatın denetlenmesini, fişlemeleri, suiistimalleri ve keyfi uygulamaları da beraberinde getirir; kısıtlamalara, baskılara, hak ihlallerine ve zulümlere sebep olur.

Beraet-i zimmet ilkesi, “Bir insanın beraat edebilmesi için suçsuz olduğunun ortaya çıkması şart değildir. O insanın suçlu olduğunun anlaşılamamış olması yeterlidir.” şeklinde İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne de girmiştir. Anayasamızdaysa şöyle yazar: “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” Hatta Anayasa bu hakkın savaş, seferberlik, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde dahi ihlâl edilmesi mümkün olmayan çekirdek haklar kategorisinde yer aldığını belirtmiştir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,828
Tepki puanı
1,239
Düşünce
Sünni
2.Suçun Kesin Delillere Dayanması (Şüpheden Sanığın Yararlanması)

Bu ilke, aslında masumiyet karinesinin bir neticesidir ve şüpheli sıfatıyla mahkemeye sevk edilen kimsenin, mahkumiyeti için yeterli delil olmaması durumunda beraatına karar verilmesini ifade eder. Yani suçluluk kesin delillerle ispatlanamadığı sürece masumiyetin devam edeceğini bildirir. Şüphe, cezayı düşüren bir faktör olarak kabul edilir.

Bu ilkenin temelinde de “suçlu bir insanın cezasız kalmasının, suçsuz bir insanın cezalandırılmasına tercih edilmesi” düşüncesi yatar. Allah Rasûlü’nün (s.a.s) şu ifadeleri de buna delalet eder: “Elinizden geldiği kadar Müslümanlardan had cezalarını düşürünüz. Eğer suçlu için çıkar bir yol varsa onu hemen salıverin. Yetkilinin affetmede yanılması cezalandırmada yanılmasından daha hayırlıdır.” (Tirmizi, Hudud 2)

Peygamberimiz (s.a.s) Müslümanlara, kat'iyet kazanmadıkça had cezalarının düşürülmesini emrettiği gibi, kendisi de zina ettiğini düşündüğü bir kadını, elinde yeterli kanıt bulunmadığı için cezalandırmamıştır. (İbn Mâce, Hudûd 11) Onun, “Şüphenin bulunduğu bir yerde had cezasını düşürmem, onu uygulamaktan daha sevimlidir.” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, 5/511) şeklindeki ifadeleri de bu konudaki temel tutumuna işaret eder.

Serahsî, fıkıh alimlerinin bu konudaki genel tavrını şu sözleriyle açıklar: “Hadleri uygulamak için değil, onları düşürmek için hal çaresi (ihtiyal) aramakla emrolunduk.” (el-Mebsut, 9/103) Arkasından da kadı’nın haddi düşürmek için çözüm araması üzerinde durur.

Fıkıh alimleri, failin itirafıyla sabit olan had suçlarında, hakimin itirafından dönmesi için ona çıkış yolu göstermesinin müstehap olduğunu ifade eder. Zira itirafla sabit olan had cezalarında, cezanın infazından önce failin itirafından vazgeçmesi bir şüphe sebebi olarak görülmüş ve bununla haddin düşeceği söylenmiştir. Aynı şekilde suçun şahitlerle sabit olduğu davalarda da ister hakimin hükmünden önce ister sonra olsun, eğer şahitlerden birisi şehadetinden vazgeçerse ceza düşer. Belirli davalarda ve belirli şartlar altında zaman aşımının suçu düşürücü bir faktör olarak görülmesinin sebebi de yine şüphelerle hadlerin düşeceği ilkesine dayanır.

Hz. Ali’nin kendi halifeliği zamanında bir Yahudi ile Kadı Şureyh huzurunda mahkeme olduğu şu olay da İslami mahkemelerde kat'i delilin önemini gösteren güzel bir örnektir: Hz. Ali kaybettiği zırhını bir Yahudi’nin elinde görür ve bunu kendisine iade etmesini talep eder. Yahudi ise bunu başkasından satın aldığını söyler. Bunun üzerine Hz. Ali onu Kadı Şureyh’e dava eder. Kadı Şureyh, Hz. Ali’den iki şahit ister. Hz. Ali de kölesi Kanber ile oğlu Hasan’ı çağırır. Her ikisi de onun lehine şahitlikte bulunur. Fakat Kadı Şureyh, kölenin şahitliğini kabul etse de oğlununkini reddeder. Hz. Ali başka şahit bulamayınca zırhı Yahudi’ye teslim eder. (Kenzü’l-ummâl, 7/25)

Mahkemelerde suçun kesinleşmesi için müddeiden kesin delil istenmesinin önemli bir sebebi, kötü niyetli insanların, asılsız bir kısım iddialarla başkalarının can ve mal güvenliğini ihlâl etmelerine fırsat vermemektir. Allah Resûlü’nün şu hadisleri de buna dikkat çeker: “İnsanlara (mücerret) davaları sebebiyle istedikleri verilirse, bazı insanlar diğerlerinin kanlarını ve mallarını almak için iddiada bulunurlardı. Ancak davacıyla düşen davası için delil getirmesidir.” (Müslim, Akdiye 1)

Diğer taraftan suçların sadece kat'i delillerle sabit olacağı ilkesi, düşünce suçlarının da reddi anlamına gelir. Hukuk, ele bakar, kalbe bakmaz. Eylem ve fiillere göre hüküm verir. Kimse düşünce ve kanaatlerine göre yargılanamaz. Herkes istediği gibi düşünmekte, istediği kanaat ve inançlara sahip olmakta, istediği kişileri sevip sevmemekte vs. serbesttir. Ne zaman ki bu düşünce ve kanaatler kanunlar açısından yasaklanmış bir kısım fiil ve eylemler şeklinde ortaya çıkarsa, işte o zaman yargının alanına girer.

İslam fıkhına göre cezaların kesinleşmesi için kesin kanıtlar talep edildiği gibi, aynı zamanda bu kanıtların da meşru yollardan elde edilmesi gerekir. Bu sebeple fıkıh alimleri, sanığın itirafa zorlanmasını haram kabul etmiş ve zorla elde edilen delilleri de muteber görmemiştir. Korkutarak, baskı uygulayarak maddi veya manevi işkence yaparak alınan itirafın hukukî bir kıymeti yoktur. Aynı şekilde devletin, vatandaşları hakkında yaptığı fişlemeler de meşru delil olma vasfına sahip değildir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,828
Tepki puanı
1,239
Düşünce
Sünni
3.Suçun Şahsiliği (Cezai Sorumluluk)

İslam, Arap toplumunda geçmişten beri uygulanan kolektif sorumluluğu reddetmiş ve cezanın şahsiliği ilkesini hâkim kılmıştır. Cezaların şahsi olması, herkesin kendi fiilinden sorumlu tutulmasını, hiç kimsenin bir başkasının hata ve günahlarından sorumlu tutulmamasını ifade eder. Dolayısıyla kendi başına bir suç işlemeyen veya suçun işlenmesine iştirak etmeyen kimselerin hiçbir şekilde cezaî sorumluluğundan bahsedilemez. Hiç kimse başkalarının işlemiş olduğu suçlardan ötürü hesaba çekilemez, cezalandırılamaz.

Suçun şahsiliği, İslam fıkhında ehemmiyetli bir prensip olduğu gibi, günümüz anayasaları tarafından da kabul edilmiştir. T.C. Anayasası’nda, “Ceza sorumluluğu şahsidir.” ibaresine yer verilmiştir.

Birçok âyette suçun şahsiliği kaidesi açıkça ifade edilir. “Hiç kimse bir başkasının günah yükünü çekmez.” âyeti beş değişik surede tekrarlanır. (el-En’âm, 6/164; el-İsrâ, 17/15; el-Fâtır, 35/18; ez-Zümer, 39/7, en-Necm, 53/38) “İnsan için ancak çalışıp kazandığı vardır.” (en-Necm, 53/39), “Herkes kendi yaptıklarının esiridir (kendi amellerinin hesabını verecek, bunlardan sorumlu tutulacaktır).” (et-Tûr, 52/21; el-Müddessir, 74/38) ayetleri de aynı noktaya işaret eder.

O zamanlarda geçerli olan hükümlere göre hırsızlık yapmanın cezası, hırsızın karşı tarafa teslim edilmesidir. Fakat Bünyamin’in ağabeyleri, onun yerine kendilerinden birini bırakmak isterler. Ne var ki bu talep üzerine Hz. Yusuf’un mukabelesi şu olur: “Biz malımızı kimin yanında bulmuşsak ancak onu alıkoyarız. Başkasını tutmaktan Allah’a sığınırım. Çünkü biz öyle yaparsak zalimler arasına girmiş oluruz!” (Yusuf, 12/79)

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Şunu iyi bilin ki suçlu ancak kendi aleyhine suç işler. Ne baba oğlunun işlediği suçtan, ne de oğul babanın işlediği suçtan sorumlu tutulamaz.” (Tirmizi, Fiten 2; İbn Mace, Diyat 26) Dolayısıyla İslam fıkhında cezalar, sadece suç işleyene özgüdür. Suçlunun en yakınları dahi bundan sorumlu tutulamaz. Gerek bu dünyada, gerekse ahirette insanlar ancak kendi yaptıklarından hesaba çekilecek, buna göre mükafat veya ceza göreceklerdir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,828
Tepki puanı
1,239
Düşünce
Sünni
4.Kanunilik İlkesi (Kanunsuz Suç Olmayacağı)

Kanunsuz suç olmayacağı kaidesi de modern hukukun ve İslam fıkhının üstünde uzlaştıkları ehemmiyetli ilkelerdendir. İslama göre yalnızca naslarda açık bir şekilde yasaklanan fiiller yüzünden kişilere ceza verilebilir. Hatta Hanefi fıkıhçıları, aslî delillerden olan kıyası bile ceza hukukunda geçerli bir delil olarak kabul etmez. Onlara göre kıyas yoluyla Kur’ân ve Sünnet’te bildirilen suç ve cezaların alanının genişletilmesi mümkün değildir. Çünkü kıyas yoluyla sabit olan hükümler kat’i değil zannidir. Dolayısıyla şüphe içerir. Halbuki İslam’da şüphelerle cezaların düşürülmesi bir esas olarak kabul edilmiştir.

Kur’ân ve Sünnet’te yasaklanmadan evvel gerçekleştirilen eylemler nedeniyle kişilerin sorumluluğu ve bu yüzden kişilere ceza olmadığını belirten fazla miktarda nas mevcuttur. Örneğin, “Biz peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz.” (el-İsra, 17/15) ayeti buna işaret eder. Evlenme, ihram ve içki yasağına dair gelen hükümlerde de, aynı şekilde yasaklama gelmeden önce işlenen fiiller sebebiyle sorumluluk bulunmadığı bildirilir. (en-Nisâ, 4/22; el-Mâide, 5/93, 95)

Bu mevzuda rivayet edilen, “Şüphesiz ki Allah, üzerinize miktarı belirli cezalar dışında kanlarınızı akıtmayı, mallarınızı almayı ve namuslarınızı lekelemeyi haram kılmıştır.” (Buhari, Hudud 9) “Kim İslam’da güzel ameller yaparsa, cahiliye döneminde yaptıklarıyla hesaba çekilmez.” (Müslim, İman 53) “Bilmez misin ki İslam önce işlenen günahları ortadan kaldırmaktadır.” (Müslim, İman 54) hadisleri de suçlarda kanunilik ilkesini gösteren önemli birer delildir.

İslam fıkıhçılarının ayet ve hadislerden tümevarım yoluyla çıkardıkları ibaha-i asliye kaidesi de kanunilik ilkesiyle yakından irtibatlıdır. Zira bu kaidenin ifade etmiş olduğu mana, hakkında yasaklama bulunmadığı sürece eşya ve fiillerin mübah olduğudur. İslam hukukuna göre bir şeyin mubah/helal/caiz olduğunu anlamak için Kur’ân ve Sünnet’ten delil aramaya gerek yoktur; söz konusu fiil hakkında herhangi bir yasak bulunmaması, onun mübahlığına delalet eder.

Modern hukukçular da aynı ilkeyi “Kanunsuz suç olmaz.”, “Kanunsuz ceza olmaz.” şeklinde formüle eder. İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nin 7. maddesinde şu cümleler yer alır: “Hiç kimse önceden yayınlanmamış bir kanuna göre suç teşkil etmeyen bir fiilinden dolayı cezalandırılamaz.” TCK’da da, “Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz.” normuna yer verilir. Bu da göstermektedir ki gerek İslam hukukunda gerekse mer’i hukukta kişiler, ancak kanunlarda yer alan suçlamalara ve bu suçlar için öngörülen yaptırımlara muhatap olurlar.

Aslında bu ilke, “hukuk güvenliğinin” bir gereğidir. Hukuk devleti olmanın vazgeçilmez şartıdır. Hukuk düzeninin asgari koşullarını ifade eder. Keyfiliğin önlenmesini temin eder. Bireylerin temel hak ve hürriyetlerinin haksız yere ellerinden alınmasına mani olur. İnsanları gelecekleriyle ilgili endişe ve korkulardan kurtarır.

Bu ilkeye uyulmayan bir hukuk düzeninde, hukuku uygulayan mercilere sınırsız takdir yetkisi verilmiş olur. Suçların ve cezaların belirlenmesi yoruma açık hale gelir. Suç kavramı oldukça esnek bir niteliğe bürünür; sınırları ve kapsamı bilinemez. Kimse hangi fiilinin suç olarak karşısına konulacağını bilemez, akıbetinden emin olamaz. Sürekli tutuklanma, cezalandırılma endişesi yaşar. Bu da tam anlamıyla hukuksal kaosa sebep olur.

Bu yüzdendir ki İslam hukukçuları, suçları naslardaki yasaklarla sınırlı tutarlar. Kesin delillerle sabit olan had cezalarında devlet başkanının ve hakimin takdir yetkisi bulunmadığını, onların görevinin nasların tayin ettiği cezaları uygulamaktan ibaret olduğunu belirtirler. Uygulanacak cezaların hakimin takdir yetkisine bırakıldığı tazir cezalarında dahi alt ve üst sınırı tayin etme adına önemli içtihatlar ortaya koyarlar. Genel bir ilke olarak tazir cezalarının had cezalarından daha fazla olmaması gerektiği üzerinde dururlar. “Kim, had cezası olmayan bir konuda (ceza uygularken) had cezası sınırına ulaşırsa haddini aşmış olur.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübra, 8/567) hadisi de buna delalet eder.

Ceza hukuku kanunlarının geçmişe yürütülememesi de kanunilik kaidesinin kaçınılmaz bir sonucu ve tamamlayıcı bir unsurudur. Bir eylemin “suç” olarak nitelendirilebilmesi ve buna ceza takdir edilebilmesi için, suçun işlendiği sırada yürürlükte olan hükümlere müracaat edilir. Dolayısıyla irtikâp edildiği zaman diliminde kanunlarda suç olarak nitelendirilmeyen fiil ve eylemlerinden ötürü, daha sonra konulmuş cezalardan hareketle hiçbir fail sorumlu tutulamaz, cezalandırılamaz. Çünkü suç ve cezaların hükme bağlandığı kanun maddeleri ancak yürürlüğü girdikleri tarihten itibaren hüküm ifade eder. Kanunlar, yayınlanıp ilan edilmesinden önce vuku bulan olaylara uygulanamaz.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,828
Tepki puanı
1,239
Düşünce
Sünni
5.Denklik İlkesi (Suç-Ceza Uygunluğu)

Kur’ân-ı Kerim’de pek çok ayette cezaların, işlenen suçlara denk olması, cezalandırmada haddin aşılmaması üstünde önemle durulur. Üstelik suç-ceza dengesinin ahirette de gözetileceği bildirilir. Allah, dünyada yapılan iyiliklere ahirette fazlasıyla mükafat vereceğini fakat işlenen cezaların ancak misliyle cezalandırılacağını belirtir:

“Kötülük yapanlar, (fazla değil) yaptıkları kötülük kadar ceza görürler.” (Yunus, 10/27) “Kim bir kötülük işlerse, sadece onun misliyle cezalandırılır.” (el-Mü’min, 40/40) “Kim kötülük işlerse, bilesiniz ki kötülük işleyenler ancak yaptıkları kötülük kadar ceza görürler.” (el-Kasas, 28/84) “Kim (Allah’ın huzuruna) bir kötülükle gelirse, sadece onun misli bir ceza ile cezalandırılır. Hiç kimseye haksızlık yapılmaz.” (el-En’âm, 6/160)

İslam hukukunda tüm suçlar ve bunlar için belirlenen cezalar arasında makul bir denkliğin varlığı görülür. Fakat özellikle şahıslara karşı işlenen cinayet ve müessir fiiller için öngörülen kısas cezaları, tamamıyla denklik üzerine oturur. Aşağıdaki ayet-i kerimelerde açıkça bu denklik prensibine dikkat çekilir:

“Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (en-Nahl, 16/126) “Bir kimse zulmen öldürülürse, onun velisine (mirasçısına) bir yetki vermişizdir; artık o da kısas hususunda aşırı davranmasın, (meşru hakla yetinsin).” (el-İsra 17/33) “Bir kötülüğün cezası, ancak ona denk bir kötülük (ceza) olabilir. Kim affeder ve sulh olursa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez.” (eş-Şura, 42/40) “Kim kendisine yapılan haksızlığa karşı misliyle karşılık verdikten sonra yine tecavüze uğrarsa, elbette Allah ona yardım edecektir.” (el-Hac, 22/60)

Şari Teâlâ, daha ziyade kamunun hukukunu alakadar eden had cezalarında, suçluya acıyarak hafif cezalarla olayın geçiştirilmemesi veya cezalandırmada aşırıya kaçılmaması için cezayı bizzat Kendisi takdir etmiştir. Zira işlenen suça nispeten hafif cezaların verilmesiyle caydırıcılık ve önleyicilik hikmeti gerçekleşmeyeceği gibi, bu konuda aşırıya kaçıldığında da tüyler ürperten zulüm ve işkenceler baş gösterecek, nice mallar ve canlar tarumar olacaktır.

İslam hukukunda düşman tecavüzleri karşısında yapılacak savunmanın dahi saldırıya denk olması emredilir: “Her kim size saldırırsa, siz de onun yaptığının aynısıyla karşılık verin (fakat ileri gitmeyin). Allah’a karşı gelmekten sakının.” (el-Bakara, 2/194)

Eski toplumların Allah’ın yasaklarını çiğnemeleri sonucunda, henüz dünyadayken maruz bırakıldıkları cezalarda da suç-ceza dengesini görmek mümkündür. Mesela bir ayette “güvenlik ve huzur içinde olan ve her taraftan bol bol rızıkların geldiği” şehir halkının Allah’ın nimetlerine nankörlük ettikleri belirtildikten sonra şöyle buyrulur: “Allah da halkının işlediği suçlar sebebiyle o şehre açlık ve korkuyu tattırdı.” (en-Nahl, 16/112) Güven içinde yaşamanın ve nail oldukları bol rızıkların kıymetini bilemeyen ve bu nimetler karşısında nankörlük yapan insanların güvenliğe karşılık korku, bolluğa karşılık da açlıkla cezalandırılmalarında, söz konusu cezanın suça uygunluğu dikkat çeker.

Demek ki suç-ceza uygunluğu, değişmeyen, zaman ve mekânla sınırlanmayan ilahî bir yasadır, sünnetullahtır. O halde Kur’ân’da suç ile cezalar arasında birisi diğerinin izdüşümü olacak ölçüde çok sıkı bir irtibat ve denklik olduğuna göre, Müslümanların da özellikle cezanın miktarının kanun koyucunun veya hâkimin takdirine bırakıldığı tazir cezalarını bu ilkenin ışığında tespit etmeleri, koyacakları cezaların nitelik ve nicelik bakımından işlenen suçlara endeksli olmasına dikkat etmeleri gerekir.

Suç-ceza uygunluğu aslında adaletin bir neticesidir. Adaletin olmadığı bir yerde zulüm vardır. Zulmün olduğu bir yerde ise adalet mekanizmasına güven ortadan kalkar. Verilen cezalar mağdurların uğramış olduğu haksızlıkları gidermez ve kamu vicdanını tatmin etmez. Suça meyilli insanları kötü niyetlerinden caydırmaya, suçları azaltmaya yetmez. Bu da toplumsal huzursuzluğu, içtimai çözülmeyi beraberinde getirir. İnsanlar kendi adaletlerini kendileri aramaya başlar. Mağdur iken suçlu olurlar. Bu yüzden mağduriyetleri ikiye katlanır. Bütün bu olumsuzluklardan kaçınmanın ve cezalandırmada zulümden uzak durmanın yolu ise ne fazla ne eksik işlenen suçlara uygun ve denk cezalar vermekten geçer.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,828
Tepki puanı
1,239
Düşünce
Sünni
6. Genellik (Tarafsızlık) İlkesi

Tarafsızlık kaidesi hukuk karşısında tüm insanların eşit olması, yasaların tüm insanlara aynı şekilde tatbik edilmesi, imtiyaz ve ayrıcalıkların reddedilmesi, cezanın infazında muhataba göre farklı muamele yapılmaması gibi anlamlara gelir. İslam gelmeden önce cahiliye toplumdan cezalar, mahkumun ait olduğu sosyal kesime göre değişiyordu. Eğer suçlu toplumun aristokrat kesiminden ise ya hafif cezayla geçiştiriliyor ya da hiç ceza almıyordu. Cezalar, toplumun alt kesiminden olan kimselere ise katlanarak uygulanıyordu.

Kur’ân-ı Kerim’de üstünlüğün sadece takvayla olduğu bildirilir. Peygamberimiz (s.a.s), şu hadisleriyle Kur’ân’ın bu beyanını biraz daha açar: “Rabbiniz birdir. Siz Âdem’den, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arab’ın Arab olmayana, Arab olmayanın da Arab’a hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.” (Ebû Dâvud, Edeb 111) Allah Resûlü, başka bir hadislerinde ise insanları bir tarağın dişlerine benzeterek toplumdaki hiyerarşik yapılanmayı, imtiyaz ve üstünlükleri reddetmiş ve herkesin eşit olduğuna dikkat çekmiştir. (Kudâî, Müsnedü’ş-Şihab, 1/145)

“Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın.” (en-Nisâ, 4/135) ayeti, şahıs ayrımı yapmaksızın herkese karşı adil olunmasını emreder.

“Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun. Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvaya en uygun hareket budur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (el-Mâide, 5/8) Görüldüğü gibi bu ayette de kin ve düşmanlıkların adalete mani olmaması üzerinde durulur.

Saadet Asrında kaydedilen şu hâdise ise bu eşitlik düşüncesinin ceza hukukuna nasıl yansıdığını ve pratikte nasıl tatbik edildiğini gösterir: Soylu bir ailenin kızının hırsızlık yapmasını müteakip Allah Resûlü’nden (s.a.s) onun affedilmesi istenir. Fakat O, şu kararlı ve kesin ifadeleriyle bunu reddeder: “Ey insanlar, sizden öncekiler ancak ve ancak şu sebeple helak olmuşlardır: Aralarında şerefli biri hırsızlık ederse onu bağışlarlar. Zayıf olan çalarsa ona had tatbik ederlerdi. Allah’a yemin ederim ki eğer kızım Fatıma hırsızlık ederse Muhammed mutlaka onun da elini kesecektir.” (Buhârî, Fedâilu’l-ashâb 18)

İslam hukukçuları bahsi geçen naslardan hareketle cezaların uygulanması açısından en sade vatandaş ile devlet başkanı arasında dahi hiçbir farkın bulunmadığını belirtir. Bir kişinin dininin, dilinin, renginin, ırkının, servetinin, makam ve mevkiinin, onun haklı veya haksız olmasında, ceza almasında veya affedilmesine hiçbir etkisi yoktur. İkna edici somut kanıtlarla suçlu olduğu anlaşıldıktan sonra kim olursa olsun hak ettiği cezaya çarptırılır. İslam, hiç kimseye dokunulmazlık hakkı vermez ve hiç kimseyi ceza hukuku hükümlerinin dışında bırakmaz. Cezai ehliyeti olan herkesi ceza hükümlerine muhatap kılar.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,828
Tepki puanı
1,239
Düşünce
Sünni
7. Yargı Bağımsızlığı

Tarafsızlık kaidesinin devamı gibi değerlendirilebilecek diğer bir ilke de “yargı bağımsızlığı” ilkesidir. Yargının bağımsızlığı, hakimin hiçbir şahıs veya merciden emir almamasını, kararlarını hiçbir etki ve baskı altında kalmaksızın verebilmesini ifade eder. Yargının bağımsızlık ve tarafsızlığını kaybettiği bir devlette ne adaletten ne de hak ve hukuktan bahsedilemez.

İslam hukukunda mahkemenin vereceği bütün kararları objektif deliller üzerine bina etmesi, hak ve adalet ilkesine bağlı kalması gerekir. İslam tarihinde de İslama aykırı bazı uygulamalar görülse de, devlet başkanlarının dahi hakimler karşısında yargılandığı örnekler de göz önünde bulundurulacak olursa, yargının tamamıyla yürütmeden bağımsız olarak hüküm ve kararlarını verdiği anlaşılacaktır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,828
Tepki puanı
1,239
Düşünce
Sünni
8. Alenilik/Şeffaflık İlkesi

Yargılama usulüyle ilgili kaleme alınan fıkıh kitaplarının üzerinde durdukları önemli konulardan birisi, yargılamaların ve ceza infazlarının aleni yapılmasıdır. Nur sûresinde, uygulanan cezaya insanlardan bir topluluğun şahitlik yapması emredilir. (en-Nur, 24/2) Söz konusu ayet-i kerime her ne kadar zina suçu dolayısıyla nazil olmuşsa da, buradaki alenilik şartının bütün had cezaları için geçerli olduğu ifade edilir.

Meşhur Hanefi hukukçularından Cessas, söz konusu ayetin aleniliği emretmesinin hikmetiyle ilgili şöyle der: “Şari Teâlâ’nın buradaki maksadı, herhangi bir sayı belirtmekten ziyade toplumu cezanın infazından haberdar etmek, onların ders ve ibret almasını sağlamaktır. Bu “taife” öyle bir sayıda olmalıdır ki infaz haberi toplum içinde hemen yayılıp herkesin bundan haberi olsun ve aynı suç tekrar işlenmesin. Zira had cezaları caydırıcılık ve önleyicilik için konulmuştur.” (Cessas, Ahkâmu’l-Kur’an, 3/344)

Hem mahkeme hem de cezanın infazı esnasında uygun sayı ve nitelikte bir grubun hazır bulunması, cezaların caydırıcı olmasını temin edeceği gibi, aynı zamanda cezalandırmada ortaya çıkabilecek ihmalleri, işkence ve kötü muameleleri, yargısız infazları, hukuk dışına çıkılmasını vs. engeller. Alenilik şartının gerçekleşmesiyle yargılamayı yapan hakimler ile cezaların infazıyla görevli olan memurların da töhmet ve zan altında kalmasının önüne geçilmiş olur. Zira gizli yapılan sorgulamalar, gizli yürütülen duruşmalar, gizli icra edilen infazlar en azından şaibeden kurtulamaz.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,828
Tepki puanı
1,239
Düşünce
Sünni
10. Merhamet ve İnsanilik İlkesi (Mahkumların Haklarını Muhafaza)

İslam hukuku, bir yandan mağdurların hak kayıplarına engel olma ve kamusal menfaatleri koruma adına suçluların cezalandırılmasına çok önem vermiş; fakat diğer taraftan onların da haklarını unutmamış, onlara karşı yumuşak ve insanî davranılmasını tavsiye etmiş ve hak ettikleri cezanın dışında kötü muameleye maruz kalmamaları adına gerekli tedbirleri almıştır. Mahkumların, cezalandırmanın hiçbir aşamasında eza ve cefaya maruz bırakılmamaları adına son derece titizlik göstermiştir. Zira İslam asıl mücadelesini günahkar ve suçlulara karşı değil; suç ve günahlara karşı yürütmüştür.

Yargılanan kişi bir katil, cani, hırsız veya eşkıya da olsa sonuçta onur ve şerefi bulunan bir insandır. Herkes gibi onun da ailesi, eşi, dostu ve çevresi vardır. Kanı, malı ve ırzı dokunulmazdır. Her şeyden önce o, savunma hakkına ve adil yargılanma hakkına sahiptir. Yargılamanın olabildiğince seri yapılması ve davanın bir an önce hükme bağlanması da failin mağdur edilmemesi adına son derece önemlidir. Bunlar, sanığın, saygı duyulması ve yerine getirilmesi gereken en tabii ve insanî haklarıdır. Bu hakları kullanmasına hiçbir şekilde mani olunamaz. Zira bu durumda yargısız infaz yapılmış olur. Eğer adil bir yargılama neticesinde suçu sabit olursa ancak kanunda yer alan ceza tatbik edilebilir. Yargısız infaz yapılamaz; onur ve şerefini zedeleyici davranışlarda bulunulamaz; eziyet ve işkence edilemez.

İslami bakış açısına göre suçlu, doğru yoldan saptığı için elinden tutulup yeniden hidayet ve istikamete ulaşmasına yardım edilmesi gereken bir insandır; tahkir edilmesi ve aşağılanması gereken birisi değil. Nitekim bir seferinde had cezasına çarptırılan bir zaniye karşı, “Allah seni rezil u rüsvay etsin.” diyen kişilere karşı Peygamberimiz, “Böyle demeyiniz. Şeytana karşı ona yardım etmeyiniz! Bilakis Allah sana rahmet etsin deyiniz!” sözleriyle tepki vermiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 13/366) Peygamberimiz burada suçluya beddua değil, dua edilmesini tavsiye etmektedir.

Üstelik Allah Resûlü (s.a.s) işledikleri suçlardan ötürü had cezasına çarptırılan kimselerle ilgili zihinlerde negatif bir algı kalmaması ve onların aleyhinde konuşulmaması adına onların güzel yönlerini zikretmiştir. Mesela bir seferinde içki içtiği için cezalandırılan bir Müslümana lanet okunduğunu duyan Allah Resûlü, “Ona lanet etmeyiniz. Allah’a yemin olsun ki o Allah ve Resûlü’nü sever.” buyurur. (Buharî, Hudûd 6) Başka bir seferinde yine had cezasına çarptırılan bir kadın hakkında Efendimiz (s.a.s) şunları söyler: “Gerçekten öyle bir tövbe etti ki şayet onun bu tövbesi Medine ahalisinden yetmiş kişi arasında paylaştırılsa hepsine yeterdi.” (Müslim, Hudud 24)

Diğer bir rivayette Allah Resûlü (s.a.s) cezalandırılan bir kimse aleyhine iki sahabinin kendi aralarında kötü sözler sarf ettiğini duyar. Olayın üzerinden bir saat geçtikten sonra bir eşek ölüsüne rast gelirler. Efendimiz, bu ikisinin nerede olduğunu sorar. Onları karşısında görünce bineklerinden inip rastladıkları laşeden yemelerini söyler. Onların, “Ya Resûlellah, bunu kim yer ki!” demeleri üzerine asıl verilmesi gereken dersi verir ve şöyle buyurur: “Biraz önce kardeşiniz hakkında sarf ettiğiniz kötü sözler şundan yemenizden daha fenadır. Allah’a yemin ederim ki şu anda o, Cennet nehirlerinde sefa sürüyor.” (Ebû Dâvud, Hudûd 24)

Yukarıdakine benzer hadisleri değerlendiren alimler, işlediği herhangi bir suçtan ötürü cezalandırılan kimseye lanet edilmesinin, onun aleyhinde kötü sözler sarf edilmesinin caiz olmadığı hükmünü çıkarır. Esasında bu tür tavır ve davranışlar, suçluların ıslah edilmesi ve uslandırılması şeklindeki cezalardan umulan faydaların da önüne geçecektir. Toplumun kendisini hakir gördüğünü ve aşağıladığını düşünen bir insanda terk edilme, yalnızlaştırılma ve topluma karşı nefret hisleri galip gelecek, bu da onun toplumdan uzaklaşmasına ve daha farklı suçlara yönelmesine sebep olacaktır.

Oysaki İslam, tövbeye çok önem vermiş, hata ve günah işleyen insanları sürekli tövbeye yönlendirmiştir. Çok sayıda ayet ve hadiste Cenab-ı Hakk’ın rahmeti öne çıkarılmıştır. Kullar ne kadar günah işlerse işlesin, pişman olup tövbeye yöneldikleri takdirde Allah’ın rahmet ve mağfiretiyle karşılaşacakları belirtilmiştir. Bu açıdan yanlış bir kısım söz ve davranışlarla haya perdesi yırtılmamalı, suç ve günah işleyen insanların geri dönmesi zorlaştırılmamalıdır. Bilakis yumuşaklıkla, güzellikle ve nasihatle ıslah-ı hâl etmelerine yardımcı olunmalıdır.

Bir kısım hükümlülerin istisnai durumları gereği cezalarda ertelemeye veya hafifletmeye gidilmesi de insanî ilkelere son derece itina gösterilmesinin, hakkaniyet ve merhametin bir neticesidir. Mesela İslam hukukçularına göre, bedene yönelik bir cezaya çarptırılan failin hasta olması durumunda ceza ertelenir. Bunun gerekçesi de şöyle açıklanır: Hastalıkla cezanın birleşmesi mahkumun hak ettiğinden fazlasıyla cezalandırılması sonucunu doğurur veya onu hayatî tehlikeye atabilir. Bu durumda cezalandırmayla gözetilen amacın dışına çıkılmış olur.

Ortamın çok sıcak veya soğuk olması da bedenî cezaların tehir edilmesi adına bir gerekçe görülmüştür. İslam hukukçuları bu tür hava şartlarında cezalandırmaya gidildiği takdirde failin normalden daha fazla zarar görebileceğini belirtmiş, bu yüzden hava koşulları normale dönünceye kadar beklenmesi gerektiğini hükme bağlamıştır.

İslam hukuku eserlerinde kadının lohusa olması da ona uygulanacak bedenî cezanın ertelenmesi adına geçerli bir mazeret olarak görülür. Nitekim konuyla ilgili bir rivayette Peygamberimiz (s.a.s) kararlaştırılmış bir had cezasını infaz etmesi için Hz. Ali’yi görevlendirir. Fakat o, kadının lohusa olduğunu anlayınca ceza uygulamaktan vazgeçer ve gelip durumu Peygamberimiz’e bildirir. Peygamberimiz, öncelikle Hz. Ali’nin bu tavrını takdir eder, arkasından da kadının kanı kesilinceye kadar beklemesini söyler. (Müslim, Hudûd 34; Ebu Dâvud, Hudûd 34)

Hamile bayanlar için de aynı kurallar dile getirilir. İslam hukukçularına göre mahkumun karnındaki çocuğa zarar verme ihtimali olan hiçbir ceza uygulanmaz.

Mahkumun çok yaşlı olması halindeyse ceza büsbütün terk edilmez fakat sembolik bir cezayla yetinilir. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s) zina eden zayıf ve yaşlı bir ihtiyara 100 celde yerine çok dallı bir ağaç parçasıyla bir defa vurulmasını yeterli görmüştür. (Ebû Dâvud, Hudûd 34)

Hz. Ömer’in kıtlık olan bir yıl hırsızlıkla ilgili var olan cezaları azaltması ise muzdar durumda kalan kimselere had cezası tatbik edilemeyeceğine, cezaların takdiri esnasında “ızdırar halinin” ve “mücbir sebeplerin” bulunup bulunmadığının mutlaka araştırılması gerektiğine bir delil olarak gösterilir. Zira zaruretlerin haramları mübah kılacağı, pek çok ayetin hükmünden çıkarılmış genel bir fıkıh kaidesidir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,828
Tepki puanı
1,239
Düşünce
Sünni
10. İşkence Yasağı

Her ceza doğası itibarıyla suçluya belirli ölçüde acı ve ıstırap verir ve onu bir kısım yoksunluk ve mahrumiyetlere maruz bırakır. Aksi takdirde ceza, ceza olmaktan çıkar. Ne var ki ceza ile kötü muamele ve işkence birbirinden tamamen ayrı şeylerdir. Cezalar, kanunidir, suça denktir, sınırları bellidir ve çoğu zaman adaleti temsil eder. Suçlu ve mağdur açısından ve hatta topyekûn toplum fertleri açısından belirli hikmet ve maslahatlara binaen teşri kılınmıştır. Cezaların uygulanması suçluları ıslah eder, suçtan zarar görenlerin mağduriyetlerini giderir ve başkalarını da aynı suçu işlemekten alıkoyar.

Kötü muamele ve işkencedeyse asıl maksat suçluya acı çektirmek ve ondan intikam almaktır. Bu yüzden doğrudan suçla bir alakası yoktur. Ortada bir suç bulunsa bile hak edilen cezanın çok ötesinde eziyet etme söz konusudur. İşkenceciler yaptıkları insanlık dışı davranışlarla kin ve öfke duygularını bastırır, suçlunun onur ve şahsiyetini zedelerler. Devletin ve yargı organlarının görevi, şüpheli veya suçlulara karşı şiddet kullanmak ve işkence uygulamak değildir; bilakis kanunlarda öngörülen cezaları tatbik etmektir.

Bu nedenle İslam, her çeşit işkenceyi yasaklamış, değil işkence insanlara her çeşit eziyetin ve cefa vermenin bile yasak olduğunu ifade etmiştir. “Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara işkence edip de sonra tövbe etmeyenler var ya işte onlara Cehennem azabı var, yangın azabı var.” (el-Buruc, 85/10) “Mü’min erkek ve mü’min kadınlara haksız yere, kötü söz ve hareketleriyle eziyet edenler, bir iftira ve aşikâr bir günah yüklenmişlerdir.” (el-Ahzâb, 33/58) ayet-i kerimeleri her türlü eziyet ve işkenceyi yasaklarken, işkencecilerin de kötü akıbetine dikkat çeker. Suçluların tahkir ve lanet edilmesi karşısında Allah Resûlü’nün nasıl gazaplandığı ve bunu yapanları sert ifadelerle ikaz ettiği üzerinde daha önce durmuştuk.

Bunlara ek olarak Peygamberimiz (s.a.s) bir taraftan “Allah’ın kullarına işkence etmeyiniz!” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 35/382) sözleriyle işkenceyi yasaklarken diğer yandan da, “Dünyada insanlara işkence edenlere Allah da ahirette azap eder.” (Müslim, Birr 117-119) sözleriyle işkencecileri bekleyen acı azabı haber verir. Değil bir insana işkence etmek Allah Resûlü (s.a.s), “Kuduz bir köpek bile olsa işkence etmekten, organlarını kesmekten sakının.” buyurur. (Teberani, el-Mu’cemu’l-kebir, 1/97)

Sözün özü İslam ceza hukukunun hedef ve idealleri, ilke ve prensipleri, norm ve hükümleri en temelde adalet, maslahat, merhamet ve insanilik esaslarında dayanır ve fiiliyatta bunları gerçekleştirmeye çalışır. İslam’ın ceza hükümlerinde vahşetin, şiddetin, işkencenin, öç ve intikam hislerinin, insanlık dışı kötü muamelelerin, zulüm ve hak ihlallerinin yeri yoktur. Despotizm ve zorbalığı kendilerine ilke edinen iktidar sahipleri menfur emelleri uğruna bütün bu kötülükleri kanunlarla meşrulaştırmaya çalışsalar da, İslam nazarında bunlar günah, haram ve zulüm olarak kalmaya devam edecektir.
 

Entropyy

lll ☆☆☆☆
Denetmen
Mesajlar
3,748
Tepki puanı
2,832
Düşünce
Ateist
Evet İslamda işkence yasaktır.

Örnek:1


- Benden alın, benden alın (şu bilgiyi): Tanrı (zina eden) kadınlara (ceza yönünden başvurulacak) yolu bildirdi : Bekar bekarla zina ettiğinde, yüz değnek vebir yıl sürgün ('nefy') ; evli evliyle zina ettiğinde yüz değnek ve recm (cezası verilir). (Bkz. Müslim, Kitabu'l-Hudud/12, hadis no: 1690; Ebu Davud, Kitabu'l-Hudud/23, Hadisno: 4414, Tirmizi, Kiabu'-Hudud/8, Hadis no: 1434; İbn Mace, Kitabu'l-Huud/7, Hadis no: 2550)


Örnek:2

Nûr Suresi - 2 :
Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun. Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dinini uygulama hususunda o ikisine karşı merhamet duygusuna kapılmayın.Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya tanık olsun.


Örnek:3 Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir, içki içene 40 sopa (celde) vurdular. Hz. Ömer zamanında içki içenler çoğalınca o, arkadaşlarıyla istişare etti. Haddin en az miktarı olan 80 değnek vurulmasını kararlaştırdılar (bk. Dârimî, Hudûd,10; A. b. Hanbel, IV, 389).

Örnek:4

Mâide Suresi - 38
Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza, Allah’tan bir ibret olarak ellerini kesin. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.


Örnek:5

Nisâ Suresi - 34
Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Sâliha kadınlar Allah’a itaatkârdırlar. Allah’ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve onları dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.

“Kişiye, hanımını neden dövdüğü sorulmaz!” [Ebû Dâvûd, Nikâh 42. İbni Mace, Nikâh 51]

 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,828
Tepki puanı
1,239
Düşünce
Sünni
Yazdıklarınızdan bir kısmı zaten İslamın yasakladığı fiiller. Diğer kısmı ise suçun karşılığı olan ceza. Sizin mantığınıza göre kimseye ceza verilemez; çünkü işine gelen bu cezaya eziyet der geçer.

İtirazınıza zaten yazı içinde cevap verilmiş:

Her ceza doğası itibarıyla suçluya belirli ölçüde acı ve ıstırap verir ve onu bir kısım yoksunluk ve mahrumiyetlere maruz bırakır. Aksi takdirde ceza, ceza olmaktan çıkar. Ne var ki ceza ile kötü muamele ve işkence birbirinden tamamen ayrı şeylerdir. Cezalar, kanunidir, suça denktir, sınırları bellidir ve çoğu zaman adaleti temsil eder. Suçlu ve mağdur açısından ve hatta topyekûn toplum fertleri açısından belirli hikmet ve maslahatlara binaen teşri kılınmıştır. Cezaların uygulanması suçluları ıslah eder, suçtan zarar görenlerin mağduriyetlerini giderir ve başkalarını da aynı suçu işlemekten alıkoyar.
 

Entropyy

lll ☆☆☆☆
Denetmen
Mesajlar
3,748
Tepki puanı
2,832
Düşünce
Ateist
Aşağıdaki cezaevi görüntülerinde işkence var mı yok mu?

1582740776011.png
1582740786452.png
1582740799422.png
1582740850857.png
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,828
Tepki puanı
1,239
Düşünce
Sünni
Eğer kendilerini tahrik eden hiçbir ortam olmadığı halde, üstelik evli olduğu halde, bu fiili en az dört kişinin gördüğü yani umuma açık şekilde işlemişlerse, bu sapık ruhlu insanlar, toplumdaki diğer insanlara zarar vermesin diye bu şekilde öldürülür. Böylece diğer sapıklar da toplumdaki insanlara zarar vermeye cesaret edemezler. Recm esnasında kaçan olursa yakalanılmaya çalışılmaz. Çünkü bu dünyada çektiği bu sıkıntı günahlarına kefaret olur. Ahirete temiz gider ama cezasının ahirete kalmasını tercih edip kaçarsa yakalanılmaya çalışılmaz.

Bu yüzden burada suç ile ceza dengesi olduğu için söz konusu cezaya işkence denilemez. Görüntülerdeki kişilerin nasıl yargılandıklarını bilmediğimiz için cezayı hak edip hak etmediklerini bilemeyiz.

Daha önce de yazmıştık:

Her ceza doğası itibarıyla suçluya belirli ölçüde acı ve ıstırap verir ve onu bir kısım yoksunluk ve mahrumiyetlere maruz bırakır. Aksi takdirde ceza, ceza olmaktan çıkar. Ne var ki ceza ile kötü muamele ve işkence birbirinden tamamen ayrı şeylerdir. Cezalar, kanunidir, suça denktir, sınırları bellidir ve çoğu zaman adaleti temsil eder. Suçlu ve mağdur açısından ve hatta topyekûn toplum fertleri açısından belirli hikmet ve maslahatlara binaen teşri kılınmıştır. Cezaların uygulanması suçluları ıslah eder, suçtan zarar görenlerin mağduriyetlerini giderir ve başkalarını da aynı suçu işlemekten alıkoyar.

Ayrıca, İslam hukuku, bir yandan mağdurların hak kayıplarına engel olma ve kamusal menfaatleri koruma adına suçluların cezalandırılmasına çok önem vermiş; fakat diğer taraftan onların da haklarını unutmamış, onlara karşı yumuşak ve insanî davranılmasını tavsiye etmiş ve hak ettikleri cezanın dışında kötü muameleye maruz kalmamaları adına gerekli tedbirleri almıştır. Mahkumların, cezalandırmanın hiçbir aşamasında eza ve cefaya maruz bırakılmamaları adına son derece titizlik göstermiştir. Zira İslam asıl mücadelesini günahkar ve suçlulara karşı değil; suç ve günahlara karşı yürütmüştür.

“Elinizden geldiği kadar Müslümanlardan had cezalarını düşürünüz. Eğer suçlu için çıkar bir yol varsa onu hemen salıverin. Yetkilinin affetmede yanılması cezalandırmada yanılmasından daha hayırlıdır.” (Tirmizi, Hudud 2)

Serahsî, fıkıh alimlerinin bu konudaki genel tavrını şu sözleriyle açıklar: “Hadleri uygulamak için değil, onları düşürmek için hal çaresi (ihtiyal) aramakla emrolunduk.” (el-Mebsut, 9/103) Arkasından da kadı’nın haddi düşürmek için çözüm araması üzerinde durur.

Yargılama esnasında tüm bunlar göz önünde bulundurulmakla birlikte yukarıda detaylı izah edilen 10 ilkeye de uygun hareket edildiyse bu görüntüler işkence değil, adalet olur.
 

kavak

V ☆
Denetmen
Mesajlar
8,004
Tepki puanı
4,998
Düşünce
Ateist
Yalancı ve yüzsüz maydanoz.
Unuttum zannetme!
Sen özür dilemediğin müddetçe, sana bu forumda rahat yok.
İslam hukuku imiş, sen bunları külahıma anlat!
Erdemli isen, önce kendinden başla ve benden özür dile!
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,828
Tepki puanı
1,239
Düşünce
Sünni
Erdemli isen, önce kendinden başla ve benden özür dile!
Neden sizden özür dilemem gerekiyor?

Ayrıca her ne yaptıysam size göre henüz bilmediğiniz maddi sebeplerin sonucu olan seçim mekanizması ile yapmadım mı? İnsanlar maddi sebeplerin sonucu yüzünden suçlanamayacağına göre bana kızmanız anlamsız.

İnsandaki seçim mekanizmasına henüz bilmediğimiz maddi sebepleri gösteren sizler, maddi sebepler yüzünden insanlar suçlanamayacağı için çocuk tecavüzcüleri dahil tüm aşağılık suçları işleyenlerin savunucusu konumuna düşmüş oluyorsunuz.

Tercih sizin ya ruhu kabul edip, seçim mekanizmasını buna bağlayacaksınız, ki bu durumda ateizm çöker.

Ya da sırf ateizmi savunmak için seçim mekanizmasını maddi sebeplere bağlayıp çocuk tecavüzcüleri dahil tüm aşağılık suçları işleyenlerin savunucusu konumuna düşeceksiniz.

Ateizmi dogma haline getirip Yaratıcıyı inkar etmek için bu seviyeye düşmeye değer mi?
 

Entropyy

lll ☆☆☆☆
Denetmen
Mesajlar
3,748
Tepki puanı
2,832
Düşünce
Ateist
Konumuz suçluların hangi cezayı hakettiği ve hangi cezanın adalet getireceği değil. Zora geldiğininde konunun dışına çıkmak kimseyi kurtarmaz. Konumuz islam hukukunda işkence var mı yokmu?

İnsanı sopa ile dövmek işkencedir. İnsanın elini kesmek işkencedir. İnsanın taşlamak işkencedir.

Sen bir insanın taşlanmasını işkence olarak görmezsen diğeride elektrikli sandalyeye bağlamayı işkence olarak görmez. Bu kadar saçmalamanın bir anlamı yok.

Bu uygulamaların adaleti getireceğini savunmak bu uygulamaların işkence olduğu gerçeğini değiştirmez.
 

Son konular

Üst