İslam'da Devlet Anlayışı

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,899
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
İlk olarak belirtmek gerekir ki İslâm, bir devlet modeli ortaya koymamıştır. Bu alanı genel itibarıyla insan aklına, insan bilgisine ve insan tecrübesine bırakmıştır. Bu, İslam’ın esnek ve evrensel bir din olmasının gereğidir.

Ama bu, İslam’ın politikayla ve devlet idaresiyle ilgili hiçbir kriter koymadığı manasına da gelmez. Aksine Kur’ân ve Sünnet bu konuda ana koordinatları belirlemiş ve hayatî bir kısım ilke ve prensipler vaz etmiştir. Buna ek olarak Allah Resûlü ve onun Raşit Halifeleri, Müslümanlara örnek alınacak bir siyasi tecrübe bırakmışlardır. Yine İslam hukukçuları da ilgili naslardan ve uygulamalardan hareketle bu alana dair kaleme aldıkları eserlerle zengin bir fıkhî miras ortaya koymuşlardır.

İşte tüm bu verilerden yola çıkarak öncelikle devletle ilgili şu tespitleri yapmamız mümkündür: İslam nazarında devlet, Hegel’in iddia ettiği gibi Tanrı’nın dünyadaki iradesi ve arzusu değildir. Ortaçağ Hristiyan uygulamalarında olduğu gibi İslâm’da ilahî ve kutsal bir devletin yeri yoktur. Aksine devlet her ne kadar bir kısım ilahî prensiplerden beslense de beşerî bir sistemdir. İslam tarihinde bazen devlete meşruiyet kazandırma adına halifelere, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” gibi isimler verilmiş olsa da bunun dini bir temeli yoktur; çünkü Hz. Ömer, kendisine “Allah’ın halifesi” denilmesine bile müsaade etmemiş, bilakis Peygamber’in halifesi olduğunu söylemiş ve genel itibarıyla mü’minlerin emiri diye isimlendirilmiştir.

Bu yüzdendir ki devlet ne mutlak bir değerdir ne de onun kendinden menkul bir kerameti vardır. Çünkü devlet, bir amaç değildir; insanlara hizmet etme, bireyin huzurunu temin etme adına bir araçtır. Daha net ifade edecek olursak İslam’a göre esas olan birey ve toplumdur. “Siz, insanlara iyiliği emreden, münkeri yasaklayan hayırlı bir ümmetsiniz…” (Âl-i İmrân, 3/110), “Siz orta (mutedil/adil/hakkaniyetli) bir ümmet yaptık.” (el-Bakara, 2/143) gibi âyetlerin işaret ettiği anlam da budur. Ayrıca İslâmî hükümler dikkatle incelenecek olursa bunların hedefinde güçlü bir devlet değil güçlü bir toplum kurma hedefinin mevcut olduğu görülür. Bu sebepledir ki “fertlerin devlet için feda edilebileceği” şeklindeki bir görüşün hiçbir şekilde dinî bir temeli olamaz; çünkü devlet, onların hayatlarına kast etmek için değil, onların hukuk ve güvenliğini korumak için vardır.

Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye verdiği nasihatta, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” vecizesiyle bu durumu özetlemiştir. Dolayısıyla iktidar seçkinlerinin (mele/mütrefîn), toplumun siyasi, ekonomik ve sosyal bütün güç merkezlerini ele geçirerek toplumu “müstada’fin” (ezilen, baskı altında tutulan ve istismar edilen kalabalıklar) hâline getirdiği bir yönetim anlayışının İslâmî ilkeler açısından tasvip edilebilir bir yanı yoktur. Bir idare, ne kadar, “Devlet aklı”, “hikmet-i hükümet” veya “devletin âli menfaatleri” benzeri ifadelerle insan haklarına aykırı hareket ediyor, özgürlükleri kısıtlıyor, haksızlık ve zulümler irtikâp ediyorsa, o ölçüde İslamî ideallerden uzaklaşmış olacaktır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,899
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Yöneticiler, meşruluğunu herhangi bir kutsaldan değil, toplumdan alır. Yönetimin dayanağı toplum olduğuna ve devlet başkanına yönetme yetkisini toplum verdiğine göre onu denetleme ve azletme hakkı da temelde topluma veya toplum tarafından seçilen ehlü’l-hal ve’l-akd’e (devlet başkanını seçme ve azletme hakkına sahip olan heyete) aittir. Öyle ki bazı fıkıhçılar idarecileri denetleme görevinin Müslümanlar açısından farz-ı kifaye olduğunu ifade etmişlerdir. (Zeydan, el-Veciz, s. 36-37)

Batılı filozoflar tarafından ortaya atılan ve genel kabul gören “toplum sözleşmesi” fikrinin “bey’at/biat”la aynı içeriğe sahip olduğunu ifade edebiliriz; çünkü İslam hukukçuları devlet başkanının hem seçimle iş başına gelmesi gerektiğini hem de ikinci bir adım olarak halktan “biat” (bağlılık sözü/konsensüs) alması gerektiğini ifade etmişlerdir. Alınan bu bey'atın da tamamen serbest irade ve rızaya dayalı olması üzerinde durmuşlar ve zorla alınan biatı geçersiz saymışlardır. (DİA, “biat”, 7/120-124)

Bey'at sözleşmesiyle halk aynı zamanda devlet başkanını kendilerine vekil ve veli tayin etmiş olurlar. Bu yüzden yöneticiler de vekalet ve velayet görevini en iyi şekilde yerine getirmekle mükelleftir. Fıkıh alimleri, devleti idare eden kimselerin vazifesini, “Raiyye üzerine tasarruf maslahata menuttur.” şeklindeki fıkıh kaidesiyle özetlemişlerdir. Bunun anlamı şudur: Devletin tüm yasaları, uygulamaları ve siyasetleri toplumun menfaatlerini temin etmeye matuf olmalıdır. Bu yüzden devleti yönetenler sahip oldukları yetki ve imkanları kendilerinin veya belirli bir zümrenin çıkarlarını gözetmede değil, kamu menfaatlerini ve toplum yararını sağlamada kullanmalıdırlar.

Yöneticilere kullandıkları yetkiyi veren toplum olduğuna göre, kesinlikle toplumun taleplerine kulak vermeli, şikayetlerini dinlemeli ve ihtiyaçlarını gidermelidirler. Kendi ideolojilerini ve siyasetlerini topluma dayatmaktan vazgeçmeli, “halka rağmen halk için” şeklindeki despot davranışları bırakmalı ve halk üzerinde tahakküm kurmaya çalışmamalıdırlar.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,899
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Esas olan halk ve halkın ihtiyaçları olduğuna göre doğal olarak devlet de “sosyal bir devlet” özelliğine sahip olacaktır. Yani toplumsal dengenin temin edilmesine gayret edecek, işsizlik ve fakirlik gibi problemlere karşı etkili çözümler üretecek, devletin kaynak ve imkânlarından herkesi eşit bir şekilde yararlandırmaya çalışacak ve muhtaçlara el uzatacaktır. Peygamberimiz (s.a.s) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Tüm insanlar, Allah’ın iyalidir. Allah’a en sevimli olanlar da O’nun iyaline en çok faydalı olanlardır.” (Bezzar, Müsned, 13/332)
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,899
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Benzer olarak devlet idarecileri yetkilerini toplumdan aldıklarına göre şeffaf bir devlet anlayışını kurumsallaştırmalıdırlar. Bilgi edinme hakkı anayasal güvence altına alınmalıdır. Sonuç olarak bilgi isteme vatandaşlar için bir hak olduğu gibi, bilgilendirme de devlet için bir vazife olarak görülmelidir. Şeffaflık devletin tüm birimlerine ve işleyişine hâkim olmalı, devletin bulanık ve karanlık alanları veya siyasilerin gizli ajandaları bulunmamalıdır. Örneğin devletin kuruşuna dek giderlerinin faturasına vatandaş tarafından da rahatlıkla ulaşılabilmelidir. Bu temin edilebilirse halkın devlete ve devlet idarecilerine karşı güveni de artacaktır.

Peygamberimiz ve dört halifenin devlet yönetimi için yaptıkları uygulamaların olabildiğine açık ve şeffaf olduğu görülmektedir. O kadar ki onlar, bazı uygulamaların aleyhinde söylentiler olduğunda da hemen halkı toplamış ve durumu izah ederek onları ikna etmişlerdir. Mesela Peygamberimiz’in Hayber ganimetlerinin taksimiyle ilgili bir kısım söylentileri kesme adına Ensar’a yapmış olduğu konuşma burada hatırlanabilir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,899
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Hukuk devleti, literatür olarak Batı’da doğmuş olsa da tamamen İslam’ın öngördüğü bir muhtevaya sahiptir. Hukuk devleti, kısaca devlet mekanizmasının ve yöneticilerin hukuk kurallarıyla bağlı olmasını ifade eder. Çünkü hukuk, devleti de idarecileri de bağlar. Bu tarz bir devlette aynen vatandaşlar gibi devletin ve yöneticilerinin tasarruf ve faaliyetleri de hukuka uygun olmak zorundadır. Hukuk devletinin egemen olduğu bir memlekette, devletin denetimsiz bir güç oluşturmasına, egemen sınıfın kendi çıkarlarına göre kanun yapmasına, idarecilerin yetkilerini aşmalarına, vatandaşların hak ve hürriyetlerinin çiğnemesine engel olunur.

Aslında hukukun amacı güçlülere karşı zayıfları korumaktır. Çünkü hukukun olmadığı bir yerde, güç ve kuvveti elinde bulunduranların sözü geçecektir. Bu sebepledir ki hukuk devletinin asıl amacı toplumda en üst otorite olan devlete karşı zayıf durumdaki vatandaşların haklarını koruma ve devletin sahip olduğu bu gücü haksız ve keyfi olarak kullanmasına engel olmadır.

Montesquieu, iktidara sahip olan kişilerin onu kötüye kullanmaya meyledeceklerini ifade ederken, Lord Acton da gücün insanı yozlaştıracağını, mutlak bir iktidarın ise insanı yozlaştırmasının kaçınılmaz olduğunu ifade etmiştir. Bu yüzden gücü elinde bulunduran devlet yöneticilerinin bunu istismar etmelerini engellemenin en etkili yolu, hukuk devletini hâkim kılmaktır.


İslamda devlet başkanı veya çevresi dahil hiç kimse hukukun üstünde değildir. Peygamberimiz, zengin bir kabileye mensup bir şahsın yaptığı hırsızlık cezasının affedilme talebi üzerine, “Kızım Fatıma da olsa elini keserdim.” (Buharî, enbiyâ 51) buyurmuştur.

Aynı olayla ilgili olarak Allah Resûlü’nün ifade etmiş olduğu, “Sizden öncekileri helak eden şeylerden biri şuydu: Onlardan zayıf biri hırsızlık yapınca had cezasını tatbik eder, kuvvetli biri yapınca geçiştirilirdi.” sözü ise hukukun uygulanmasında herkesin eşit olduğunu ifade etmektedir. Hz. Ebû Bekir’in, “Aranızda zayıf olan hakkını alıncaya kadar benim yanımda kuvvetlidir. İçinizde kuvvetli olan da ondan başkasının hakkını alıncaya kadar zayıftır.” şeklindeki sözü de bu eşitliğin sonraki dönemlerde de uygulandığını göstermektedir. Nitekim İslam tarihinde sıradan bir vatandaşla bir valinin ve hatta devlet başkanının hâkim huzuruna çıkması ve vatandaşın haklı görülmesi farklı zamanlarda Müslümanların yaşadığı ülkelerde yaşanmış hâdiselerdendir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,899
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Bir gün Allah Resûlü'nün değneği yanlışlıkla birinin yüzüne değer ve onu hafif yaralar. Bunun üzerine Allah Resûlü adamdan kendisine kısas yapmasını talep eder. Fakat o, affettiğini söyler. (Ebû Dâvud, Diyât 14) Bu hadiseye şahit olan Hz. Ömer, “Allah Resûlü’nün kendisine kısas yaptırmak istediğini gördüm.” demiştir. (Nesaî, Kasâme 23) Devlet başkanı olan ve buna ek olarak da bir Peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.s) dahi bunu yapıyorsa, İslâm’a göre hiçbir yönetici ve idarecinin kanunlar karşısında dokunulmazlık hakkı yok demektir.

Peygamberimizden sonra devletin başına geçen Hz. Ebu Bekir’in halife seçildikten sonra yaptığı şu konuşmada da hukuk devletinin temel dinamikleri ortaya konulmuştur: “Ey İnsanlar! Size halife seçilmem sizden hayırlı olduğum manasına gelmez. Vazifemi doğru bir şekilde ifa edersem bana yardım edin. Hataya düşersem beni düzeltin. İçinizde zayıf olan hakkını alıncaya kadar, benim yanımda kuvvetlidir. İçinizde kuvvetli olan, ondan başkasının hakkını alıncaya kadar zayıftır. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Bu itaatten ayrılırsam sizin bana itaat göreviniz yoktur.” (İbn Hişam, 2/661)

Hz. Ebu Bekir’in, herhangi bir bireyden farkı olmadığını, vazifesiyle alakalı her daim denetime ve hesap vermeye açık olduğunu, herkese eşit muamele yapacağını, hukuka bağlı kalacağını ve meşruiyetini de hukuku uygulamadan aldığını bildiren ve aynı zamanda yöneticilerin hukuktan saptığı durumlarda halkı siyasi muhalefete, sivil itaatsizliğe ve direnişe çağıran bu sözleri modern dünyanın bile henüz ulaşamadığı üstün bir adalet ve hukuk düşüncesini yansıtmaktadır.

Hz. Ömer’in Ebû Musa el-Eş’ari’ye gönderdiği mektupta kaleme aldığı şu ifadeler ise hukuk devletinin en önemli gereklerinden bir diğeri olan yargı önünde eşitlik ilkesini ifade etmektedir: “(Mahkemede) bakışlarınla, tarafları oturttuğun yerle ve adaletinle insanlara eşit davran ki toplumda mevki sahibi olan kişi kendisini kayırabileceğin beklentisine kapılmasın, zayıf olan kişi de adaletinden ümit kesmesin.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübra, 10/229) Aslında Hz. Ömer’in bu sözleri Allah Resûlü’nün şu hadisinin farklı ifadelerle teyit edilmesinden ibarettir: “Sizden bir kimse insanları mahkeme etmekle vazifelendirildiğinde onlara tavrıyla, işaretiyle ve oturuşuyla eşit davranmalı, (başka bir rivayette) sesini hasımlardan yalnız birine karşı yükseltmemelidir.” (Dârekutnî, Sünen, 5/365-366)

Hz. Ömer, yargıçlara hatırlattığı adalet ve eşitlik tavsiyesine kendisi de sıkı sıkıya riayet etmiştir. Mesela bir gün Übey b. Kâ’b, ihtilafa düştükleri bir meseleden ötürü Hz. Ömer’i Zeyd b. Sabit’e dava eder. Aralarında hüküm vermesi için beraberce Hz. Zeyd’in evine giderler. Hz. Zeyd, halife olduğunu göz önünde bulundurarak Hz. Ömer’e daha iyi bir yer gösterir. Buna karşın Hz. Ömer, Hz. Zeyd'in bu tavrıyla adaletten ayrıldığını söyleyerek davacının yanına oturur. Peşinden davalı olması hasebiyle Hz. Ömer’in yemin etmesi gerekir. Hz. Zeyd, Übey b. Kâ’b'dan halifeyi yeminden muaf tutmasını rica etse de Hz. Ömer bunu da reddeder ve yemin eder. Peşinden de, “Vallahi halife Ömer ile herhangi bir bireyi eşit tutmadığı müddetçe bir daha Zeyd’e dava götürülmemelidir.” der. (Beyhaki, es-Sünenü’l-kübra, 10/230)

Son bir örnek de Hz. Ali’den verelim. O, halife olduğu devirde Hz. Ali kaybettiği zırhını bir Yahudi’nin elinde görür ve bunu kendisine iade etmesini talep eder. Yahudi ise bunu başkasından satın aldığını söyler. Bunun üzerine Hz. Ali onu Kadı Şureyh’e dava eder. Kadı Şureyh, Hz. Ali’den zırhın kendisine ait olduğuna dair iki şahit göstermesini ister. Hz. Ali de kölesi Kanber ile oğlu Hasan’ı şahit gösterir. Her ikisi de onun lehine şahitlikte bulunur. Fakat Kadı Şureyh, kölenin şahitliğini kabul etse de oğlununkini reddeder. Hz. Ali başka şahit gösteremeyince zırhı Yahudi’ye teslim eder. Devlet başkanının kendisiyle birlikte bir hâkimin huzuruna çıkmasına ve sonra da halife tarafından tayin edilen bir hâkimin onun aleyhine hüküm vermesine çok şaşıran Yahudi zırhını Hz. Ali’ye iade eder ve Müslüman olur. Hz. Ali de zırhı yeniden ona hediye eder. (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 4/140)

İslâm tarihinde devlet başkanıyla sıradan bir vatandaşın aynı mahkemede eşit şartlarda hâkim huzuruna çıkması ve duruma göre devlet başkanının haksız bulunması gibi başka örnekler de vardır. Zaten İslâm tarihinde faaliyet gösteren mezalim mahkemelerinin en ehemmiyetli vazifelerinden birisi, hukuk dışı icraatlarıyla ve yetkilerini suistimal idarecilerle ilgili davalara bakmaktı. Osmanlı’da ise Divan-ı Hümayun bu görevi devam ettirmiştir.
 

kavak

V ☆
Denetmen
Mesajlar
8,170
Çözümler
1
Tepki puanı
5,180
Düşünce
Ateist
Bu ne bre?
Hep aynı iletiler, başka başka konularda! :akay:
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,899
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Evet, belki de devlet yönetim şeklinin İslâmî prensiplere uygunluğunu ve mükemmelliğini gösteren en önemli ölçü adalettir; kanunlarda adalet, yargılamada adalet, görevlendirmelerde adalet, gelir dağılımında adalet… “Ey Davud! Seni ülkede halife yaptık; bu sebeple insanlar arasında hak ve adaletle hükmet; şahsî arzu ve temayüllerine kulak verme ki seni Allah’ın yolundan saptırmasınlar.” (Sad, 38/26) âyeti de yöneticinin en ehemmiyetli vazifesinin adalet olduğunu göstermektedir.
 
Yazan tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,899
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Benzer olarak Kuranda, Peygamberler ve onlarla birlikte Kutsal Kitaplar göndermesinin de insanlar arasında adaleti sağlama maksadına matuf olduğunu beyan buyrulmuştur. (el-Hadid, 57/25) Açıkça görülmektedir ki ayet ve hadislerde yönetimle ilgili en çok üzerinde durulan husus adalettir. Öyle ki Yüce Allah, ana-babanın ve yakınların aleyhine bile olsa adaletten ayrılmamayı emretmiştir. (Nisa Suresi 135. ayet) Başka bir ayet-i kerimede ise, “Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin sizi adaletten saptırmasın.” (Mâide Suresi 8. ayet) ifadeleriyle şahıs ve grup ayrımı yapılmaksızın herkese karşı adil olunması emredilmiştir.

Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: “Kıyamet günü Allah’a en sevimli ve en yakın olan kimse adil devlet başkanıdır. O’na en sevimsiz ve en uzak olan kimse ise zalim devlet başkanıdır.” (Tirmizi, Ahkâm 4)
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,899
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
İslami develet anlayışının en önemli esaslarından biri de şuradır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,899
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Peygamberimiz, kendinden sonraki hilafetin (Peygamber yoluna uygun bir yönetim şeklinin) otuz sene devam edeceğini ifade buyurmuş, bunun arkasından ise melikliğin (saltanatın) başlayacağını hem bir mucize hem de bir uyarı olarak dile getirmiştir. (Ebû Dâvud, Sünnet 9) Ama İbn Teymiye’nin de dikkat çektiği gibi halifeliğin saltanata çevrilmiş olmasının tek sebebi zorba ve zalim sultanlar değildir. “Böylece biz işledikleri günahlardan ötürü zalimlerin bazısını bazısına yönetici atarız.” (En’âm Suresi 129. ayet) “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz.” (Beyhakî, Şuabü’l-îmân, 6/22) naslarından da anlaşılacağı üzere, yöneticiler yanında halkın da eksik ve kusurları böyle bir neticeyi doğurmuştur. (İbn Teymiye, Mecmû, 35/20) Bu ayet ve hadislerden yola çıkarak ideal ve kâmil bir idarenin yalnızca ideal ve kamil bir toplumda gerçekleşeceğini de belirtelim.

Elbette ki buradaki kastımız, dört halifeden sonraki dönemlerde tamamen İslâmî ilkelerden uzaklaşıldığını söylemek değildir. Peygamberimizin uygulamalarını ölçü alarak bunu kâmil bir yönetim şekli olarak görecek olursak, yer yer buna yaklaşılmış, yer yer de bundan uzaklaşılmıştır. Örneğin Hz Muaviye’den sonra saltanat sistemine geçilmiş olmasına rağmen, Süleyman b. Velid tarafından veliaht tayin edilen Ömer b. Abdülaziz, onun ölümünden sonra halka yapmış olduğu konuşmasında, bu ahde bağlı olmadıklarını, istedikleri takdirde başka birisini seçebileceklerini söylemiş; fakat halkın kendisini seçmesi ve ona biat etmesi üzerine göreve başlamıştır.

Hiç şüphesiz Allah Resûlü’nün vefat ederken yerine hiç kimseyi halife olarak bırakmamasının önemli hikmetleri vardır. Âmidî’nin de belirttiği üzere Peygamberimiz tayinin sakıncalarını bildiği için bu mevzuda bir tasarrufta bulunmamıştır. (Âmidî, Gâyetü’l-merâm, s. 381) O, halifeliğin, varislik esasına dayalı bir saltanat sistemine dönüştürülmesini istememiştir. Bunun aksine yöneticisini seçme hak ve sorumluluğunu halka bırakmıştır. Halifelik (yöneticilik) toplum namına vekillik yapma olduğuna göre, kendi vekillerini tayin etme görevi de öncelikle halka verilmeliydi.

Dört halifenin seçilmesi özetle şöyle gerçekleşmiştir: Hz. Ebû Bekir'e, Benî Sakîfe’de bir araya gelen halkın ileri gelenlerinin kendi içlerinde gerçekleştirdiği uzun istişareler sonucunda halifelik görevi verilmiştir. Her birey rahatça kendi teklifini yapmış, kendi argümanlarını öne sürmüş ve neticede Hz. Ebu Bekir üzerinde karar kılınmıştır. Hz. Ömer, yine halkın ileri gelenleriyle gerçekleştirdiği istişare sonucunda Hz. Ebû Bekir tarafından tayin edilmiştir. Hz Ebubekir kendi oğlunu aday dahi göstermemiştir. Hz. Osman, Hz. Ömer’in belirlemiş olduğu altı kişilik kurulun üç gün süreyle kendi içlerinde gerçekleştirdikleri müzakereler ve ayrıca heyete başkanlık yapan Abdurrahman b. Avf’ın kadınlar da dahil olmak üzere Medine halkıyla yapmış olduğu istişareler neticesinde seçilmiştir. Hz Ömer belirlediği kurula kendi oğlunu halife seçmeme şartını getirerek, oğlunun halife seçilmesini bizzat engellemiştir. Hz. Ali ise Hz. Osman’ın şehit edilmesinin ardından devlet başkanı olmadan geçen beş günden sonra yine halkın önde gelenlerinin (ehlü’l-hal ve’l-akd) ısrarlı teklifleri neticesinde seçilmiştir.

Hulefa-i Raşidinin tamamı devlet başkanlığına değişik şekillerle seçilmişlerse de onların yönetici seçilmelerinde benzer bazı taraflar vardır. Bu noktalardan ilki Hulefa-i Raşidinin tamamının devlet başkanlığı vazifesini gerçekleştirme namına şart olan adil olma, ilim ve liyakat gibi kriterlere sahip olduklarından o dönemki halkın kuşkusu olmamasıdır. İkinci olarak Hulefa-i Raşidinin yöneticilikleri sadece toplumun biat etmesi sonucunda kesinlik kazanmış ve uygulanmaya başlanmıştır. Üçüncü olarak Hulefa-i Raşidinin hiçbirisi halifeliği elde etmek için kimseyi zorlamamış ve kılıca başvurmamışlardır. Aksine onların hilafetleri, istişare, seçim ve biat (halkın irade ve rızası) temeline oturduğu için, oldukça demokratik yollarla gerçekleşmiştir. Halkın çoğunluğunun biat etmesine itibar edilmiştir.

Hulefa-i Raşidinin hiçbirisi halifeliğe oğlunu yahut bir akrabasını önermemiş, bu tarz talepleri de şiddetle reddetmişlerdir. Hatta Hz. Ömer, altı kişilik kurul olarak Aşere-i Mübeşşere’den (Cennet’le müjdelenen on sahabe) hayatta olanları belirlemiştir. Ama Said b. Zeyd de bunların arasında olmasına rağmen onu heyete almamıştır. Bu durumun nedeni olarak Hz. Said’in Hz Ömer'le olan akrabalığına işaret edilmiştir. Sonuç olarak Hz. Ömer, devlet başkanı olarak evladı Abdullah’la ilgili yapılan teklifi, “Bir evden bir kurban yeter.” diyerek reddettiği gibi, her türlü töhmeti bertaraf etme adına akrabası olan birinin halifeyi seçecek heyetin arasına katılmasına dahi gönlü razı olmamıştır.
 

kavak

V ☆
Denetmen
Mesajlar
8,170
Çözümler
1
Tepki puanı
5,180
Düşünce
Ateist
Peygamberimiz, kendinden sonraki hilafetin (Peygamber yoluna uygun bir yönetim şeklinin) otuz sene devam edeceğini ifade buyurmuş, bunun arkasından ise melikliğin (saltanatın) başlayacağını hem bir mucize hem de bir uyarı olarak dile getirmiştir. (Ebû Dâvud, Sünnet 9) Ama İbn Teymiye’nin de dikkat çektiği gibi halifeliğin saltanata çevrilmiş olmasının tek sebebi zorba ve zalim sultanlar değildir. “Böylece biz işledikleri günahlardan ötürü zalimlerin bazısını bazısına yönetici atarız.” (En’âm Suresi 129. ayet) “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz.” (Beyhakî, Şuabü’l-îmân, 6/22) naslarından da anlaşılacağı üzere, yöneticiler yanında halkın da eksik ve kusurları böyle bir neticeyi doğurmuştur. (İbn Teymiye, Mecmû, 35/20) Bu ayet ve hadislerden yola çıkarak ideal ve kâmil bir idarenin yalnızca ideal ve kamil bir toplumda gerçekleşeceğini de belirtelim.

Elbette ki buradaki kastımız, dört halifeden sonraki dönemlerde tamamen İslâmî ilkelerden uzaklaşıldığını söylemek değildir. Peygamberimizin uygulamalarını ölçü alarak bunu kâmil bir yönetim şekli olarak görecek olursak, yer yer buna yaklaşılmış, yer yer de bundan uzaklaşılmıştır. Örneğin Hz Muaviye’den sonra saltanat sistemine geçilmiş olmasına rağmen, Süleyman b. Velid tarafından veliaht tayin edilen Ömer b. Abdülaziz, onun ölümünden sonra halka yapmış olduğu konuşmasında, bu ahde bağlı olmadıklarını, istedikleri takdirde başka birisini seçebileceklerini söylemiş; fakat halkın kendisini seçmesi ve ona biat etmesi üzerine göreve başlamıştır.

Hiç şüphesiz Allah Resûlü’nün vefat ederken yerine hiç kimseyi halife olarak bırakmamasının önemli hikmetleri vardır. Âmidî’nin de belirttiği üzere Peygamberimiz tayinin sakıncalarını bildiği için bu mevzuda bir tasarrufta bulunmamıştır. (Âmidî, Gâyetü’l-merâm, s. 381) O, halifeliğin, varislik esasına dayalı bir saltanat sistemine dönüştürülmesini istememiştir. Bunun aksine yöneticisini seçme hak ve sorumluluğunu halka bırakmıştır. Halifelik (yöneticilik) toplum namına vekillik yapma olduğuna göre, kendi vekillerini tayin etme görevi de öncelikle halka verilmeliydi.

Dört halifenin seçilmesi özetle şöyle gerçekleşmiştir: Hz. Ebû Bekir'e, Benî Sakîfe’de bir araya gelen halkın ileri gelenlerinin kendi içlerinde gerçekleştirdiği uzun istişareler sonucunda halifelik görevi verilmiştir. Her birey rahatça kendi teklifini yapmış, kendi argümanlarını öne sürmüş ve neticede Hz. Ebu Bekir üzerinde karar kılınmıştır. Hz. Ömer, yine halkın ileri gelenleriyle gerçekleştirdiği istişare sonucunda Hz. Ebû Bekir tarafından tayin edilmiştir. Hz Ebubekir kendi oğlunu aday dahi göstermemiştir. Hz. Osman, Hz. Ömer’in belirlemiş olduğu altı kişilik kurulun üç gün süreyle kendi içlerinde gerçekleştirdikleri müzakereler ve ayrıca heyete başkanlık yapan Abdurrahman b. Avf’ın kadınlar da dahil olmak üzere Medine halkıyla yapmış olduğu istişareler neticesinde seçilmiştir. Hz Ömer belirlediği kurula kendi oğlunu halife seçmeme şartını getirerek, oğlunun halife seçilmesini bizzat engellemiştir. Hz. Ali ise Hz. Osman’ın şehit edilmesinin ardından devlet başkanı olmadan geçen beş günden sonra yine halkın önde gelenlerinin (ehlü’l-hal ve’l-akd) ısrarlı teklifleri neticesinde seçilmiştir.

Hulefa-i Raşidinin tamamı devlet başkanlığına değişik şekillerle seçilmişlerse de onların yönetici seçilmelerinde benzer bazı taraflar vardır. Bu noktalardan ilki Hulefa-i Raşidinin tamamının devlet başkanlığı vazifesini gerçekleştirme namına şart olan adil olma, ilim ve liyakat gibi kriterlere sahip olduklarından o dönemki halkın kuşkusu olmamasıdır. İkinci olarak Hulefa-i Raşidinin yöneticilikleri sadece toplumun biat etmesi sonucunda kesinlik kazanmış ve uygulanmaya başlanmıştır. Üçüncü olarak Hulefa-i Raşidinin hiçbirisi halifeliği elde etmek için kimseyi zorlamamış ve kılıca başvurmamışlardır. Aksine onların hilafetleri, istişare, seçim ve biat (halkın irade ve rızası) temeline oturduğu için, oldukça demokratik yollarla gerçekleşmiştir. Halkın çoğunluğunun biat etmesine itibar edilmiştir.

Hulefa-i Raşidinin hiçbirisi halifeliğe oğlunu yahut bir akrabasını önermemiş, bu tarz talepleri de şiddetle reddetmişlerdir. Hatta Hz. Ömer, altı kişilik kurul olarak Aşere-i Mübeşşere’den (Cennet’le müjdelenen on sahabe) hayatta olanları belirlemiştir. Ama Said b. Zeyd de bunların arasında olmasına rağmen onu heyete almamıştır. Bu durumun nedeni olarak Hz. Said’in Hz Ömer'le olan akrabalığına işaret edilmiştir. Sonuç olarak Hz. Ömer, devlet başkanı olarak evladı Abdullah’la ilgili yapılan teklifi, “Bir evden bir kurban yeter.” diyerek reddettiği gibi, her türlü töhmeti bertaraf etme adına akrabası olan birinin halifeyi seçecek heyetin arasına katılmasına dahi gönlü razı olmamıştır.
Bu yazının tümü senin mi, değilse bu yazıyı nereden aldın?
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,899
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Ebû Ya’lâ, Cüveynî, Gazzâlî, İbn Teymiyye, Maverdî ve İbn Haldun ve benzeri İslâmi siyaset fikrine dair eserler telif eden ulemanın, devlet başkanının göreve geliş şekliyle ilgili temelde vurguladıkları husus, halkın rıza ve kabulüdür. Bu rıza ve kabul kamunun doğrudan kendi seçtiği imama biat etmesiyle gerçekleşeceği gibi, halkın temsilcisi konumundaki ileri gelenlerden (ehlü’l-hal ve’l-akd/ehlü’l-ihtiyar) oluşan bir heyetin belirli bir şahsı seçimi neticesinde de gerçekleşebilir.
 

kavak

V ☆
Denetmen
Mesajlar
8,170
Çözümler
1
Tepki puanı
5,180
Düşünce
Ateist
Ebû Ya’lâ, Cüveynî, Gazzâlî, İbn Teymiyye, Maverdî ve İbn Haldun ve benzeri İslâmi siyaset fikrine dair eserler telif eden ulemanın, devlet başkanının göreve geliş şekliyle ilgili temelde vurguladıkları husus, halkın rıza ve kabulüdür. Bu rıza ve kabul kamunun doğrudan kendi seçtiği imama biat etmesiyle gerçekleşeceği gibi, halkın temsilcisi konumundaki ileri gelenlerden (ehlü’l-hal ve’l-akd/ehlü’l-ihtiyar) oluşan bir heyetin belirli bir şahsı seçimi neticesinde de gerçekleşebilir.
Zırva!
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,899
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Böyle bir kurula dahil olacak kişilerin halk tarafından seçilmesi her zaman için mümkündür. Üstelik gerekli şartlar sağlandığı takdirde devlet başkanının doğrudan halk tarafından seçilmesinin önünde dinî bir engel yoktur; çünkü yöneticinin belirlenmesinde asıl karar mercii her zaman için halktır.

Tabii ki biat tek taraflı değildir. Bey'at bir sözleşme olduğuna göre, halkın itaat sözü vermesine mukabil devlet başkanı da halka hak ve adalete bağlı kalma ve görevlerini eksiksiz yerine getirme sözü vermektedir. Bu açıdan esasında bey'at, Batı hukukunda yöneticiyle toplum arasında varsayımsal olarak var olduğu söylenilen “sosyal mukavele”nin pratik bir şeklini oluşturmaktadır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,899
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Şayet devlet başkanlığına çocuklarını vasiyet etmekle hedeflenen, devlet başkanlığının bir miras şeklinde kendilerinde kalmasını sağlamaksa, işte böyle bir şey dinin amaçlarından olamaz. (İbn Haldun, Mukaddime, s. 295) Devlet başkanlığının miras ile babadan evlada geçmesi (veliahtlık) ve böylece bir saltanat sistemine çevrilmesinin ise konuyla ilgili İslâm’ın genel ilkelerine aykırı olduğunda şüphe yoktur.

Fakat burada şu hatırlatmayı yapmakta fayda var: Bir devlet başkanının iktidara gelme yönteminin gayrimeşru olması, mutlak manada onun despot olduğu ve kendi çıkarlarını halkının çıkarlarının önüne geçireceği anlamına gelmez. İslâm tarihinde miras şeklinde ve hatta cebir kullanarak göreve geldiği halde hak ve adalet üzere bir yönetim ortaya koyan nice sultanlar olmuştur. Bu ikisi birbirinden ayrı meselelerdir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,899
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Fıkıh alimleri ortaya çıkan fiilî durum ve zaruretlerden dolayı zor kullanarak iktidarı ele geçiren kimsenin durumunu da değerlendirmeye almış ve konuyla ilgili farklı görüşler dile getirmişlerdir.

Bir kısım fıkıh alimleri, müteğallip halifeye karşı hurucun (başkaldırının) sebep olacağı can ve mal kayıplarını, ortaya çıkacak kargaşa ve fitneleri gerekçe göstererek ona itaati gerekli görmüşlerdir. Ama bu fıkıh alimleri genel olarak bu düşüncelerini, müteğallip devlet başkanının hilafet için gerekli şartları taşıyor olmasına ve ona mukavemetin mümkün olmamasına bağlamış, yani “Bidayeten tecviz olunmayan şey, nihayeten tecviz olunabilir.” kuralının da ifade ettiği gibi zarurete sığınarak vakıayı kabul etmek zorunda kalmışlardır. (İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 13/7)

Ne var ki daha başkaları böyle bir halifenin meşruiyetini reddetmişlerdir. Bu fıkıh alimlerinden birisi olan Cüveynî, güç ve kuvvete dayalı olarak başa gelinmesini doğru bulmamıştır; çünkü ona göre haksız yere ve zor kullanarak başa geçmek fasıklıktır. Fasık bir kimsenin imameti ise caiz değildir. (Cüveynî, Giyâsü’l-ümem, s. 326-327) İbn Hacer el-Heytemî de cebir kullanarak iktidarı ele geçiren kimsenin fasık olduğunu ifade etmiş, böyle bir kişinin ise iyilik ve müjdeden ziyade buğzedilmeyi ve engel olunmayı hak ettiğini ve onun fiillerinin çirkinliğinin başkalarına da duyurulması gerektiğini ifade etmiştir. (Heytemî, es-Savâiku’l-muhrika, 2/627)

Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere İslâm’a göre devlet başkanının göreve geliş şeklinde etkili olan üç temel ilke bulunmaktadır. Bunlar da istişare, seçim ve bey'attir. Bu kuralların hangi mekanizmalarla hayata geçirileceği ve ne tür prosedürlerin takip edileceği ise zamandan zamana ve toplumdan topluma değişecektir; çünkü İslâm hukuku, evrensel ve esnek bir yapıya sahip olduğu için, detaya ait bu gibi konularla ilgili emredici ve sabit hükümler vaz etmemiştir.
 

Son konular

Son mesajlar

Üst