İslamda Liyakatin Önemi

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
Vazifeyi liyakat sahibine verme, İslam’ın ülke idaresiyle alakalı ortaya koymuş olduğu önemli prensiplerden birisidir. Bunu emreden âyet-i kerime şu şekildedir: “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder. Allah bununla, size ne de güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah semî ve basîrdir.” (en-Nisa, 4/58) İbn Teymiye, bu âyette yer elan “emanetlerin ehline verilmesi” ve “adaletle hükmedilmesi” şeklindeki iki ilkenin, sağlam ve adil yönetimin özünü ve aslını oluşturduğunu ve es-Siyasetü’ş-şeriyye fî ıslahı’r-râî ve’r-raiyye isimli kitabının da “ümera âyeti” ismini verdiği bu âyete dayandığını ifade etmiştir. (İbn Teymiyye, Siyasetü’ş-şeriyye, s. 4-5)

Kur’ân'de şöyle buyrulmuştur: “O mü’minler ki emanetlerine ve verdikleri sözlerine riayet ederler.” (el-Mü’minun, 23/8; el-Meâric, 70/32) Diğer bir âyet-i kerimedeyse mü’minlere hitaben, “Bile bile size emanet edilen şeylere hıyanet etmeyin.” (el-Enfâl, 8/27) buyrulmuştur. Peygamberimiz de emanete hıyanet etmenin başlıca münafıklık alâmetlerinden birisi olduğunu beyan etmiş (Buharî, İman 24) ve Müslüman birisinin kendisine hıyanet eden kimseye dahi hıyanetle karşılık veremeyeceğini vurgulamıştır. (Ebû Dâvud, Büyu 79; Tirmizî, Büyu 38) Şu hadis-i şerifte ise emanet, doğrudan imanla ilişkilendirilmiştir: “Emaneti olmayanın imanı da yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/135)

Ayetlerde ve hadislerde ısrarla üzerinde durulan, ahlak ve hukukun en temel ilkelerinden birisi olan emanet, insan için kullanıldığında güvenilirlik, doğruluk ve dürüstlük gibi anlamlara gelir. Hukuk dilinde ise koruması için başka birine geçici olarak tevdi edilen şey için kullanılır. Bütün bunların yanında iman ve ibadet gibi dinî yükümlülükler, sahip olunan duyu ve organlar, malik olunan mal ve servetler, elde tutulan makam ve mevkiler, başkalarıyla yapılan akit ve sözleşmeler, başkalarına verilen söz ve sırlar, Allah tarafından lütfedilen eşler ve çocuklar da insan için sahip çıkılması, hakkı verilmesi ve korunup kollanması gereken önemli birer emanettir.

Değişik bir sınıflandırmayla emaneti üç kategoride ele almak da mümkündür. Bunlardan birincisi Cenab-ı Hakk’a karşı yerine getirilmesi gereken emanetlerdir ki bunlar da dinin emir ve nehiylerine riayet etmek ve kulluk vazifesini hassasiyetle yerine getirmektir. İkincisi insanlara karşı olan emanetlerdir ki bunlar da uhdemize bırakılan emanetlere sahip çıkmak, herkesin hukukuna riayet etmek, başkalarının sırlarını saklamak, verilen sözleri tutmak, muttali olunan şahsî kusurları ifşa etmemek gibi şeylerdir. Üçüncüsü ise insanın kendisiyle ilgili emanetlerdir ki göz, dil ve kulak gibi organları haramlardan uzak tutmayı ve yerli yerinde kullanmayı, sahip olunan bilgi, istidat ve kabiliyetlerin hakkını vermeyi, beden ve ruh sağlığını korumayı, kalb ve ruhun gıdasını vermeyi buna misal olarak zikredebiliriz.

Tüm bunlara ek olarak başta devlet başkanlığı olmak üzere vekillik, valilik, kaymakamlık, hakimlik veya komutanlık gibi her çeşit devlet görevinde de birey için önemli birer emanettir. Nitekim Peygamberimiz, kendisinden vazife isteyen Ebu Zer el-Gıfari’ye şu mukabelede bulunmuştur: “Sen güçsüzsün; bu iş ise bir emanettir. Emanet ise üstesinden gelemeyen kimse için kıyamet gününde zillet ve perişanlık sebebidir.” (Müslim, İmare 16)

Nitekim bu hadiste de görevlerin ehemmiyetli birer emanet olduğuna dikkat çekilmiştir: Peygamberimiz, “Emanet zayi olduğunda kıyameti bekleyin!” buyurmuş, sahabenin, “Ey Allah’ın Resûlü, emanet nasıl zayi olur?” sorusuna ise şöyle cevap vermiştir: “İş, ehli olmayanlara verildiği zaman kıyameti bekleyin!” (Buhari, İlim 2)

Yukarıda değindiğimiz Nisa suresindeki “ehline verilmesi gereken emanetler” de öncelikli olarak iş ve vazifeler şeklinde yorumlanmıştır. Zira Nisa suresinin 58. ve 59. ayetlerinin yönetimle ilgili meseleleri ele alıyor olması ve bu ayetin sebeb-i nüzulü olarak gösterilen hâdise de bu yorumu desteklemektedir.

Tefsircilerin ittifakla bu ayetin nüzul sebebi olarak gösterdikleri hâdise şu şekilde cereyan etmiştir:

Mekke fethedildiği gün sidane/hicabe görevi (Kâbe’nin bakımı, örtüsünün değiştirilmesi, ziyarete açılması, anahtarlarının muhafazası) Abdüddaroğullarını temsilen Osman b. Talha tarafından temsil ediliyordu. Allah Resûlü, Kâbe’yi tavaf ettikten sonra anahtarları Osman b. Talha’dan alır ve Kâbe’ye girer. Hem Kâbe’nin içindeki putları kırar hem de orada iki rekat namaz kılar. Dışarı çıktığında Hz. Abbas (bazı rivayetlerde Hz. Ali) sikaye (hacılara su dağıtma) görevinin yanı sıra sidane görevinin de kendilerine (Haşimoğullarına) verilmesini talep eder ve Peygamberimiz’den anahtarları ister. Fakat emanetlerin ehline verilmesini emreden Nisa suresindeki ilgili ayet-i kerimeler nazil olur. Bu yüzden O, Osman b. Talha’yı çağırarak ilgili âyetleri okur ve anahtarları kendisine teslim eder.

Söz konusu olay da göstermektedir ki Allah Resûlü (s.a.s) o gün için oldukça saygın ve önemli olan sidane/hicabe görevini kendi akrabalarına değil, bu işe ehil olanlara vermiştir. Zira uzun zamandır yapageldikleri bir iş olması hasebiyle muhtemelen o gün için Müslümanlar arasında bu işe en liyakatli olan kimseler Osman b. Talha ve yakınlarıydı. Bazı rivayetlerde Osman b. Talha’nın bu görev kendisine verilirken henüz Müslüman olmadığının ifade edilmesi de ayrıca önem arz etmektedir. Demek ki Peygamberimiz (s.a.s) açısından emanetlerin ehline bırakılması yani görevlendirmelerde liyakatin esas alınması, yerine göre Müslümanlığın da dindarlığın da önünde yer alıyordu.

Allah Resûlü’nün hayat-ı seniyyeleri boyunca yapmış olduğu görevlendirmelere bakılacak olursa, liyakat esasına göre vazife vermenin sadece burada zikredilen hâdiseyle sınırlı olmadığı, bilakis O'nun hayatında önemli bir esas olduğu görülecektir. Yani O, bir taraftan her türlü adam kayırmayı, torpil ve iltiması sert bir dille yasakladığı gibi, diğer yandan da bizzat fiilî uygulamalarıyla ümmetine örnek olmuştur.

Peygamberimiz, 23 sene gibi insanlık tarihine oranla oldukça kısa bir süre içerisinde, her türlü kötü âdet ve alışkanlığın mevcut olduğu Cahiliye toplumundan insanlığa yol gösterecek fazilet abidesi rehberler yetiştirmiş ve Allah’tan aldığı vahyi bütün Arap Yarımadasına ulaştırmıştır. Allah’ın teyit ve muvaffakiyetini bir yana bırakacak olursak, bir beşer olması hasebiyle Peygamberimiz’in ortaya koymuş olduğu bu başarının altında yatan önemli sebeplerden birisi de insan istihdamındaki isabetidir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
Peygamberimiz (s.a.s) insan kaynağını o kadar isabetli değerlendirmiş ve görevin niteliğine göre mevcutlar içerisinden öyle ehil insanları iş başına getirmiştir ki onun görev verdiği insanlar arasında başarısız olmuş birine rastlamak mümkün değildir. O, çevresindekileri tavzif ederken onların ne kendisine olan yakınlık ve dostluklarına ne fakirlik ve zenginliklerine ne soy ve soplarına ne yaş ve başlarına ne de Arap ya da acem olmalarına bakmıştır. Bilakis Peygamberimiz yapacağı görevlendirmelerde öncelikle liyakat ve kabiliyetleri göz önünde bulundurmuştur. Aksi takdirde Nebiyy-i Ekrem’in içinde Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir başta olmak üzere önde gelen pek çok sahabenin bulunduğu bir ordunun başına henüz yeni Müslüman olmuş Halid b. Velid’i veya azat olmuş bir köle olan Zeyd b. Harise’yi ya da Hz. Zeyd’in oğlu olan ve henüz yirmi yaşında bulunan Üsame b. Zeyd’i komutan tayin etmesini açıklamak mümkün değildir. Efendimiz (s.a.s) onlardaki askeri kabiliyet ve dehayı keşfettiği için, yer yer yükselen itirazlara aldırmaksızın onları ordunun başına getirmiştir.

Aynı şekilde Peygamberimizin henüz on yedi yaşındaki Amr b. Hazm’ı bir kısım hükümlerin yazılı bulunduğu bir mektubu eline vererek Necran’a zekat memuru olarak göndermesinin sebebi de O'nun bu konudaki maharet ve ehliyetidir.

Peygamberimiz’in hayatında ehliyet ve liyakate göre vazife vermenin daha pek çok misalini görmek mümkündür. Daha doğrusu O'nun bütün vazifelendirmelerinin altında yatan temel esas budur. Birkaç örnekle meseleyi biraz daha açmaya çalışalım. Allah Resûlü, Mescid-i Nebevi’nin inşaatının sürdüğü günlerde çamur işlerinde iyi bir usta olan Hadramevtli Talk b. Ali’yi Medine’ye getirtmiş, onun bu işteki başarısını gördükten sonra da “Çamur karma işini Yemameli’ye bırakınız. Çünkü o, sizin bu işi en iyi yapanınız, işi en sıkı tutanınız ve en güçlü olanınızdır.” buyurarak ihtisas ve liyakatin önemine dikkat çekmiştir. (İbn Sad, Tabakat, 5/552)

Bunun gibi Peygamberimiz, Habeşistan’a giden insanların başına Hz. Cafer’i tayin etmiştir. Amr b. As’ın Müslümanları Necaşi’den talep etmesi üzerine Hz. Cafer ayağa kalkmış ve yaptığı oldukça veciz, fasih ve beliğ konuşmasıyla hem diplomat kişiliğini ortaya koymuş hem konumunun hakkını vermiş hem de Peygamberimiz’in nasıl yerli yerinde bir tayin yaptığını göstermiştir.

Başka bir örnek olarak Peygamberimizin İkinci Akabe Biatı’nın akabinde Medinelilerin talebi üzerine mürşit olarak Mus’ab b. Umeyr’i seçmesini verebiliriz. O, Medine’ye ulaştıktan sonra tevazu ve mahviyetiyle, yumuşak üslubuyla, hikmetli sözleriyle kısa süre içerisinde Medinelilerin gönlünü fetheder ve bir yıl sonra yeni Müslüman olmuş 72 kişiyle Peygamberimiz’in karşısına çıkar.

Vazifelendirmelerinde görevleri liyakat sahiplerine verme ilkesi doğrultusunda hareket eden Allah Resûlü, gayrimüslimlerin bilgi ve tecrübelerinden istifade etmekten de geri durmamıştır. Mesela o, müşrik olan Abdullah b. Ureykıt’ı hicreti esnasında yol rehberi olarak tutmuş, Mescid-i Nebevi’ye minber inşa etmesi için bir Hristiyan ustadan faydalanmış, Müslüman olmamalarına rağmen okuma-yazma bilen Bedir esirlerini fidyeleri karşılığı Müslümanlara muallim olarak istihdam etmiş, o gün itibarıyla henüz Müslüman olmayan Amr b. Umeyye ed-Damrî’yi Habeşistan’a elçi olarak göndermiş ve hastalanan Sad b. Ebî Vakkas’ı da Müslüman olmasa da tıp bilgisindeki maharetinden ötürü Beni Sakife’li bir doktor olan Haris b. Kelede’ye yönlendirmiştir.

Buraya kadar ifade edilen hususlardan da anlaşılacağı üzere insanları farklı vazife ve görevlere istihdam ederken göz önünde bulundurulması gereken öncelikli ve en önemli kriter, ehliyet ve liyakattir. Akrabalık, ahbaplık, hemşehrilik, yandaşlık, zenginlik, soyluluk, yaşça büyüklük, güç ve makam sahibi olma, istekli bulunma gibi hususiyetler bu konuda belirleyici olamaz. Aynı şekilde herhangi bir mezhebe, etnik gruba, tarikat veya cemaate veya siyasi partiye mensup olma da kesinlikle liyakat ve ehliyetin önüne geçirilemez. Yine herhangi bir konumda idareci olarak bulunan bir insanın, sırf sözünü daha iyi dinleteceğini veya kendisine daha çok yağcılık yapacağını düşündüğü için insanlara görev verecek olursa ilgili ayet ve hadislere muhalefet etmiş olur.

Değil arkadaşlık, akrabalık, ahbaplık veya yandaşlık ilişkileri, dindarlık dahi bu konuda ikinci planda göz önünde bulundurulması gereken bir husustur. Bediüzzaman Hazretleri de iş ve sanatta salahate (kişinin dindar ve takva sahibi olmasına) değil, maharete (yapacağı işteki bilgi ve tecrübesine) bakılması gerektiğini ifade eder. Fakat bir işe ehil olduğu anlaşılan birden fazla insan bulunduğunda elbette bunlar arasında tercihte bulunurken daha başka faktörler de devreye girecektir. Fakat burada bile asıl düşünce, iş ve vazifelerin daha iyi yerine getirilmesi, verimlilik ve başarının artırılması olmalıdır.

Görevlendirme yapılan yer ister bir devlet ister bir kurum isterse herhangi bir sosyal organizasyon olsun, işlerin ehil insanlara bırakılmadığı, insan istihdamında kabiliyet ve yeteneklerin gözetilmediği, bilgi, ihtisas ve tecrübelerin göz ardı edildiği bir yerde adam kayırmalar, kadrolaşmalar, torpil ve iltimaslar söz konusu olur. Bunların bulunduğu bir yerde ise zulüm ve haksızlıkların, bozulma ve yozlaşmaların olması; ilim, irfan ve tecrübenin yerini sığlık ve cehaletin alması kaçınılmazdır. Ehliyet ve liyakate riayet edilmeyen bir yapıda insan sermayesi zayi edilmiş ve kabiliyetler de israf edilmiş olacağından yapılan işlerden de verim alınamaz, başarı sağlanamaz.

Görevlerin paylaştırılmasında tam bir tarafsızlıkla hareket edildiği, bilgi ve kabiliyetlerin değer gördüğü toplumlarda ise zulmün yerini adalet, yozlaşmanın yerini terakki, tembelliğin yerini de say ve gayret alır. Belirli vazifelere gelmenin yolunun falana filana yakın olmadan değil, liyakat sahibi olmadan geçtiğini bilen fertler, daha çok çalışır, bilgi ve birikimlerini artırmaya gayret ederler. Aynı şekilde herhangi bir vazifeye tayin edilen insanlar da birilerine yaranmakla, birilerini pohpohlamakla bulundukları yerde kalamayacaklarının farkında olur ve kendilerinden beklenen işleri en iyi şekilde yapmaya çalışırlar. Hiç şüphesiz böyle bir toplumun fertleri arasında müthiş bir yarış havası hâkim olur, marifetler iltifatla karşılanır, potansiyel durumdaki kabiliyetler inkişaf etme imkanı bulur ve neticede kazanan yine toplumun kendisi olur.

Çobanlıktan terziliğe kadar her işin erbabına bırakılması gerekir. Çobanlıktan anlamayan bir insan kısa sürede sürüsünü kurda kaptırır ve zayi eder. Aynı şekilde eğer işin erbabı olmayan bir kimse ticarete atılacak olursa kâr etme ve para kazanma bir yana kısa sürede elindeki sermayesini batırır. Yine halk arasında meşhur olduğu üzere yarım doktor insanı candan yarım hoca da dinden eder. Kısaca başarının öncelikli şartı, işlerin erbabı tarafından deruhte edilmesidir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
Tabii ki liyakat ve ehliyetin aranacağı öncelikli yer, devlet idaresi olmalıdır. Zira devlet başkanının yük ve sorumluluğu toplumdaki herkesten daha çoktur. Bir mahalle bekçisi liyakatsiz olursa, en fazla birkaç ev soyulur. Fakat bir devlet başkanı liyakatsiz olursa, ülke heder olur. Bir ülkedeki en büyük emanet devlet idaresi olduğu için, millet fertlerine düşen öncelikli görev de bu emanetin ehil ellerde kalması adına kendilerine düşen sorumluluğu bihakkın yerine getirmektir.

Şüphesiz ülkenin güzel idare edilmesi yalnızca devlet başkanıyla sınırlı değildir. Bilhassa güçler ayrılığının esas kabul edildiği ve devlet yönetiminde bürokrasinin çok önemli hale geldiği günümüz şartlarında, yüksek idari makamlar başta olmak üzere her türlü kamusal vazifenin ehil ellerde bulunması fevkalade önemlidir. Mülkün temeli adalet olduğu gibi, adaletin sağlanması da özellikle yönetici ve idareci konumundaki insanların ehliyet ve liyakat sahibi olmalarına bağlıdır.

Hangi tabakada olursa olsun, idareci konumunda bulunan insanların liyakat ve ehliyetlerini anlamak için en temelde iki hususa bakılır: Birincisi güvenilir, dürüst, şeffaf ve adil olup olmadıkları (emanet), ikincisi de idare sanatını bilip bilmedikleri. Zira ehl-i emanet değil ehl-i hıyanet olan yöneticiler, insanların can ve mal güvenliklerini korumakla görevli oldukları halde, bizzat kendileri bu konuda tehdit oluşturmaya başlar. Aynı şekilde devlet idaresinden ve ilm-i siyasetten anlamayan kişiler devlet kademelerinde önemli makamları işgal ettiklerinde, devlet çarkları bozulmaya, ülke de gerilemeye ve çökmeye başlar.

Liyakat sahibi bireyler yönetici oldukları takdirde ise kendileri adaleti temin edecekleri ve insanların hak ve özgürlüklerini koruyacakları gibi, emanetleri de (her türlü iş ve vazifeyi) ehline verirler. Dolayısıyla İbn Teymiye’nin ifade ettiği gibi “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder.” ayeti adil ve sağlam bir devletin kurulmasının ana dinamiklerini ortaya koymaktadır.

Son olarak vurgulamak isteriz ki işlerin ehil olan insanlara verilmesi oldukça kuşatıcı ve önemli bir Kur’ânî disiplin olduğu gibi, ehil insanların yetiştirilmesi adına plan ve projeler yapmak da yine Müslümanlara düşen önemli bir vazifedir. Allah Resûlü (s.a.s) bir taraftan yetişmiş ve kabiliyetli insanları çok iyi değerlendirirken, diğer yandan da yapılması gerekli vazifeleri hakkıyla yerine getirebilecek geleceğin yöneticilerini, komutanlarını, mürşitlerini vs. yetiştirmiştir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
İktidardaki ister tek bir fert, ister belirli bir zümre, isterse halk olsun, bunların hepsinin amacı, ortak yararın sağlanmasıdır. Dolayısıyla Aristo’ya göre bunların hepsi doğru olan yönetim biçimleridir. (Devamı gelecek)
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
Demek ki Aristo’ya göre yönetim şeklinin iyi olması, devletin kim/kimler eliyle idare edildiğinden daha çok, bu yönetimden kimin istifade ettiğine bağlıdır. Dolayısıyla bir kral tarafından yönetilen devlet müstakim olabileceği gibi, halk tarafından yönetilen bir devlet de doğru yoldan sapabilir. Önemli olan devletin imkân ve kaynaklarının bütün vatandaşlar arasında adil dağıtılıp dağıtılmadığı; halkın fayda ve maslahatlarının gözetilip gözetilmediğidir. Monarşiyle yönetilen bir ülkede adil ve hakkaniyetli bir hükümdar başa geçtiği takdirde bu şartlar sağlanabileceği gibi; aristokrasi veya demokrasinin hâkim olduğu bir ülkede de iktidarı elinde bulunduran sınıf veya zümrelerin kendi çıkarları istikametinde halkı sömürmeleri pekala mümkündür.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
Yönetim şeklini “otoriter ve totaliter”; devleti “ceberut”; yöneticileri de “despot ve zorba” haline getiren öncelikli etmen de “halka rağmen halk için” veya “halka rağmen iktidardakiler için” anlayışıdır. Bu tür yönetimlerin hâkim olduğu devletlerde halkın istek ve taleplerinin, hak ve hukukunun, fayda ve maslahatlarının çok bir önemi yoktur. Önemli olan bütün yetkileri elinde toplayan ve devletin kaderine hâkim olan zorba idarecilerin veya oligarşik azınlıkların çıkarlarıdır. Yasama faaliyeti, yargılamalar, atamalar hep buna göre yapılır. Yeni kaynaklar buna göre oluşturulur ve mevcut kaynaklar da buna göre dağıtılır. Yöneticiler sahip oldukları güç ve yetkileri; makamlarını sağlamlaştırmak, korumak ve sömürmek için kullanırlar.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
İktidar sahipleri, evrensel insani değerler, adalet ve demokrasiden uzaklaştıkları ölçüde zorbalaşır; zorbalaştıkları ölçüde de halka zulmetmeye başlar. Bu tür yönetimlerde halkın hak ve menfaatlerini korumakla görevli olan yöneticilerin bizzat kendileri tehdit oluşturmaya başlar. Baştaki zorba ve despotların güçlerine güç, servetlerine servet, ihtişamlarına ihtişam katabilmelerinin en önemli yolu, halkın, emeğini, alın terini, malını sömürmektir. Bu yüzden de onlardan topladıkları vergilerle, gasp ettikleri mallarla veya ellerinde tuttukları kamusal servetlerle kendilerine zulüm imparatorluğu kurarlar.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
Baskıyla, tehditle ve zorbalıkla halkı kendilerine itaat ettirir ve böylece her türlü itiraz ve muhalefetin önüne geçerler. Muhtemel tehditleri ortadan kaldırma adına güç ve şiddet uygulamaktan kaçınmazlar. Zira güç ve servetin kölesi olan yöneticiler, halkı da zorla veya gönüllü olarak kendilerine köle yapmaya çalışırlar. Onları sürekli kendilerine muhtaç durumda bırakmak isterler. Ne ilmî ve fikri olarak ne de servet ve siyasi nüfuz itibarıyla asla güçlenmelerine müsaade etmezler. Zira “Firavun halkını hakir, zayıf ve cahil bir vaziyete getirdi. Onlar da ona itaat ettiler.” (Zuhruf sûresi, 43/54) ayetinin de ifade ettiği üzere bu tür insanların amiyane itaat etmesi çok daha kolaydır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
İnsanlar nasıl oluyor da içlerinden çıkan bir kısım şahısların kendileri üzerinde yönetici olmasını meşrulaştırabiliyor? Çünkü insanlar ülke kaynaklarından herkesi eşit şekilde istifade ettirmesi, insanlar arasında çıkan ihtilafları adaletle çözmesi, can ve mal güvenliğini sağlaması, düzen ve istikrarı temin etmesi, herkesin dinini rahatça yaşayabileceği özgür bir ortam hazırlaması adına birileri tarafından yönetilmeyi makul buluyorlar.

Görüldüğü üzere devletin öncelikli var olma nedeni, ortak iyiliğin ve kamu yararının sağlanmasıdır. İslâm uleması da konuyla ilgili naslardan hareketle bu hakikati, “Raiyye üzerine tasarruf, maslahata menuttur.” şeklindeki fıkıh kaidesiyle özetlemişlerdir. Günümüz Türkçesiyle ifade edecek olursak, büyük küçük bütün idareci ve yöneticilerin, halkla ilgili her türlü iş ve icraatlarının, kamu yararını gerçekleştirmeye yönelik olması gerekir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
Mevzuyla ilgili İzz b. Abdisselam’ın açıklamaları ise şu şekildedir: “Yöneticilerin ve naiplerinin, yönettikleri kimseler için en uygun ve en elverişli tasarruflarda bulunması; yani her türlü fesat ve zararı onlardan uzaklaştırması, her türlü fayda ve iyiliği de elde etmeleri gerekir. Onlar, şiddetli bir zorluğa yol açması durumu istisna edilecek olursa, daha yararlı ve daha iyinin elde edilmesi mümkün olduğu sürece bundan düşüğü ile yetinemezler. Halkla ilgili tasarruflarında, kendi haklarında tasarrufta bulunuyor gibi rahat ve özgür hareket edemezler.” (İzz b. Abdisselam, Kavâidu’l-ahkâm, 2/89)
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
Bütün kurallarda olduğu gibi söz konusu fıkıh kuralı da tümevarım yoluyla ayet ve hadislerden çıkarılmıştır. Fıkıh alimleri, ilk olarak yetimle ilgili ayetlerle delil çıkarmışlardır. Mesela bir âyette, “Rüşdüne erinceye kadar, yetimin malına en güzel şeklin dışında bir sûrette yaklaşmayın!” (el-En’âm, 6/152; el-İsrâ, 17/34) buyrulurken, başka bir ayette ise, “Sana yetimler hakkında da soru sorarlar. De ki: Onların gerek kendilerini, gerek mallarını iyileştirip geliştirmek, elbette hayırlı bir iştir.” (el-Bakara, 2/220) Bu ayet-i kerimeler, yetimler üzerinde velayet hakkı olan kimselere, onların şahıs ve mallarıyla ilgili tasarruflarında hayır ve iyilikten ayrılmamayı emretmektedir. Böyle cüzî ve şahsî bir meselede dahi fayda ve iyiliğin gözetilmesi gerekli olunca, halk üzerinde umumî velayet yetkisi olan yöneticilerin, kamusal meselelerde maslahatı gözetmeleri evleviyetle gerekli olacaktır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
Bu ayetlere ek olarak pek çok hadis-i şerifte Hz Peygamber (s.a.s), yöneticilere halk lehine tasarruflarda bulunmalarını, halkın umumi fayda ve maslahatlarını gözetmelerini emretmiştir. Mesela Peygamberimiz (s.a.s) bir hadislerinde halkın ihtiyaç ve isteklerini karşılayan, onların darlık ve sıkıntılarını gideren yöneticileri, kıyamet gününde Allah tarafından aynıyla karşılık görmekle müjdelemiştir. (Tirmizi, Ahkâm 6; Ebû Dâvud, Harac 13) Buna karşın halkını aldatmış olarak ölen, hayır ve iyilikle onları muhafaza etmeyen (Buhari, Ahkâm 8, Müslim, İman 227) veya kendini ve ailesini koruyup gözettiği gibi halkını da koruyup gözetmeyen yöneticileri ise Cennetten mahrum kalmakla uyarmıştır. (Taberânî, el-Mu’cemu’l-sagîr, 2/137)
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
Hz Peygamberin konu etrafındaki ikaz ve uyarılarına bilen Raşit Halifeler, hilafetleri boyunca bütün himmet ve gayretlerini yönetimleri altındaki halkın rahat ve huzurlu bir hayat yaşamasına hasretmişlerdir. Onlar sahip oldukları güç ve iktidarı hiçbir zaman şahsî çıkarları adına suiistimal etmemiş, bilakis kamu yararına değerlendirmişlerdir. Fakirlerin ihtiyaçlarını gidermiş, zayıfın hakkını güçlüden almış, devlet gelirlerini adil bir şekilde dağıtmışlardır. Yani toplumda adalet ve istikrarın, huzur ve refahın hâkim olması istikametinde bir ömür geçirmişlerdir.

Onlar bir yandan görev ve sorumluluklarını mükemmel olarak ifa etmeye çalışırken, diğer yandan da saltanattan uzak kalmaya dikkat etmişlerdir. Nitekim Hz. Ömer bir seferinde, “Allah’a yemin olsun ki halife miyim, yoksa sultan mı bilmiyorum!” dediğinde yanında bulunanlardan birisi şu cevabı vermiştir: “Halife ancak hakkı olanı alır ve ancak adaleti gözetir. Allah’a hamdolsun ki sen de böylesin. Sultan ise alıp verdikleriyle insanlara zulüm ve haksızlık yapar.” Başka bir rivayette ona cevap veren Sasanilerin yönetim şeklini ve saltanatını yakından tanıyan Selman-ı Farisi’dir. O şöyle der: “Şayet sen, Müslümanların arazisinden bir dirhem az veya çok vergi alır ve bunu da hakkı olmayan yere harcarsan işte o zaman halife değilsin.” Bunu duyan Hz. Ömer sorumluluğun ağırlığından ağlamıştır. (İbn Sad, Tabakat, 3/306)
 
Yazan tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
Sonuç olarak denilebilir ki gerek modern kamu hukukunun ve siyaset felsefesinin gerekse İslam’ın öngördüğü bir yönetim anlayışında halkın fayda ve maslahatlarının gözetilmesi esastır. Devletin en önemli görevi de budur. Devlet başkanı ve yöneticiler sahip oldukları güç ve imkanları bu istikamette kullanmalıdırlar. Onlar kendilerinin, ailelerinin veya belirli zümre ve sınıfların çıkarlarını değil, halkın ortak çıkarlarını korumalıdırlar. Devlet başkanının kamusal alandaki iş ve icraatlarının hukuka uygunluğu ve meşruiyeti de buna bağlıdır. Halk, kendi menfaatine uygun olduğuna inandığı için yöneticilere, daha doğrusu siyasî otoriteye itaat eder/etmelidir. Kamu yararı, devlet başkanının tasarruf alanının sınırlarını belirler. Bu sınırların dışına çıkan devlet başkanı yetki gasbında bulunmuş olacağı için hukukî meşruiyetini de itaat hakkını da kaybeder.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
Rüşvet, yolsuzluk çeşitlerinden sadece birisi olsa da, en yaygın olanıdır. Hatta rüşvetin İslam Ansiklopedisi’nde yer alan, “Yetkiyi, görevi veya nüfuzu kötüye kullanarak sağlanan gayrimeşru menfaat” şeklindeki tanımına bakılacak olursa, neredeyse yolsuzlukla özdeşleştiği görülür. Zira yolsuzluk için yapılan en genel tanım da “kamu gücünün özel menfaatler için kötüye kullanılması”dır.

Kamusal vazifesini, elindeki yetki ve otoriteyi şahsî çıkarlarına alet eden bir kimse netice itibarıyla emanete hıyanet ediyor demektir. Zira böyle bir kişi, bir taraftan hak etmediği haram bir kazanç elde etmiş, diğer yandan da rüşvet aldığı kişilerin bir kısım yasa dışı fiillerine göz yummuş; yani bir hakkın iptaline veya bir haksızlığın meşrulaştırılmasına aracılık etmiş olacaktır. Bu sebeple rüşvet (yolsuzluk), ayet ve hadislerde büyük bir günah olarak zikredilmiş ve şiddetle yasaklanmıştır.

Bakara Suresinde şöyle buyrulur: “Aranızda mallarınızı bâtıl yollarla (meşru bir sebep olmaksızın) yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, mallarınızı hâkimlere/idarecilere rüşvet olarak vermeyin.” (el-Bakara, 188)

Hadis-i Şeriflerde de rüşvet veren, alan ve buna aracılık yapanlarla ilgili sert uyarılar gelmiştir. Mesela bir hadislerinde Allah Resûlü, bütün bu grupları şu sözleriyle lanetlemiştir: “Allah, rüşvet verene de, alana da, ikisi arasında aracılık yapana da lanet etsin.” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, 4/144) İbn Mâce’deki rivayet ise şu şekildedir: “Allah’ın laneti rüşvet veren ve alan üzerinedir.” (İbn Mâce, Ahkâm 2) Diğer bir rivayette ise, rüşvet (suht) yiyerek gelişip büyüyen etin (insanın) Cennet’e giremeyeceği ifade edilmiştir. (Dârımî, Sünen, hadis no: 2818)

Yolsuzluğun İslâmî kaynaklarda geçtiği şekli olan diğer bir kavram ise gulûldür. Gulûl denildiğinde ilk akla gelen mana, henüz taksimi yapılmadan evvel ganimet malından bir şey çalmaktır. Fakat gulûl hakkında varit olan hadislere ve yapılan açıklamalara bakılacak olursa, onun en temelde devlet malına, yani umumun hakkı bulunan mallara el uzatmak olduğu anlaşılacaktır. Dolayısıyla bankaların içini boşaltma, emanetine verilen kamusal kaynakları şahsî çıkarları için kullanma, mal ve hizmet alım-satımından komisyon alma, sahip olduğu nüfûzun avantaj ve imkânlarını kullanarak farklı şirketlere ortak olma gibi her tür yolsuzluk bir çeşit gulûldür.

Kur’ân'da gulûl ile alakalı şöyle buyrulur: “Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hasılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebalini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir. Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfatı veya cezası eksiksiz verilir. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.” (Âl-i İmrân, 3/161)

Peygamberimiz, gulûl suçunu işleyen kimselerin çaldıkları malları sırtlanarak ahiret günü yanına geleceklerini ve “Ya Rasûlallah beni kurtar!” diye yalvaracaklarını fakat kendisinin, “Senin için bir şey yapamam. Sana bunu (dünyada iken) tebliğ etmiştim.” şeklinde cevap vereceğini söyler. (Buhâri, Cihad 29; Müslim, İmaret 24)

Şu hadis-i şerifler de gulûlün mahiyetinin ve Allah nazarındaki yerinin anlaşılması adına zikredilmeye değer: “Kim şu üç şeyden beri olarak ölürse Cennet’e girer: Kibir, gulûl ve borç.” (Tirmizi, Siyer 21); “Bir kavimde gulûl zuhur ederse Allah onların kalblerine korku atar.” (Muvatta, Cihad 26); “Görevli memurlara verilen hediyeler gulûldür.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 39/14); “Mü’min, mü’min olduğu hâlde gulûl yapmaz.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 13/521)

Gulûl ile alakalı var olan ayet ve hadislerin genel anlamından anlaşılacağı üzere o, kamuya ait malların çalınması veya sahip olunan kamusal yetkilerin suiistimal edilmesi demektir. Dolayısıyla İslâm literatüründe yolsuzluğa en uygun düşen ıstılah da gulûldür. Geçen ayet ve hadislerden anlaşılacağı üzere gulûl, İslâm’ın büyük günah kabul ettiği davranışlardan biridir. Allah Resûlü (s.a.s), böyle bir hıyanet ve hırsızlığa tevessül edenler hakkında oldukça ağır ve şiddetli ikazlarda bulunmuştur. Bu konuda varit olan naslardan da açıkça anlaşılacağı üzere gulûl, sıradan bir hırsızlık vakasına nazaran çok daha büyük bir günahtır.

Yolsuzluk, kamunun hakkını, hukukunu çalmaktır. Yolsuzluk, işçinin emeğini, alın terini çalmaktır. Yolsuzluk, tüyü bitmemiş yetimin malını çalmaktır. Yolsuzluk, ülke kaynaklarını yağmalamaktır. Yolsuzluk, kamu mallarını eşe dosta peşkeş çekmektir. Yolsuzluk, devlet hazinesini çarçur etmektir. Yolsuzluk, oligarşik bir azınlığın, devlet imkânlarını ve halkı sömürmesidir. Yolsuzluk, emanet edilen kamusal görevlere ihanettir. Yolsuzluk, ahlâkî ve manevî değerlerin yozlaşmasıdır. Yolsuzluk, iktisadî hayata indirilen büyük bir darbedir. Yolsuzluk, fırsat eşitliğini baltalayan, gelir dağılımını bozan ve haksız rekabeti ortaya çıkaran büyük bir zulümdür.

Yolsuzluk ve rüşvetin yaygınlaştığı bir yerde, ehliyet ve liyakat önemsizleşir. Bunun yerini yandaşlık alır. Farklı birimlerde ve yönetim kademelerinde kadrolaşmalar ortaya çıkar. Kanuna aykırı iş ve icraatlar görmezden gelinir. Mesela kalitesiz mallar ihraç edilir, ülkeye yasak mallar sokulur, korsan işlere müsaade edilir. Suçlara ve suçlulara göz yumulur. Fırsatçı ve aç göz insanlara gün doğar. “Devletin malı deniz…” anlayışı yerleşir. Devlet halkın parasını, halk da devletin parasını çalmanın yollarını arar. Yöneticiler daha çok çalabilmek için çalışır. Dolayısıyla iktisadî yapının yanı sıra adlî, idarî ve siyasî yapı da yozlaşır, çöker.

Yolsuzlukların, rüşvet ve sömürü sisteminin hâkim olduğu bir devlette, toplumsal yapı, ekolojik denge ve kültürel doku da bundan zarar görür. Mesela ormanlarımız elimizden gider. Güzelim şehirlerimiz beton yığınlarına döner. Kaçak yapılaşmalara, çıkılan fazla katlara, malzemeden çalan müteahhitlere göz yumulur. Olası bir depremde yaşanacak can kayıpları çok da hesaba katılmaz. Ülkenin doğal güzellikleri ve kaynakları tarumar edilir. Verilen komisyon ve rüşvetler karşılığında yapılan işlerde kalite kalmaz.

Tüm bu sebeplerdendir ki yolsuzluğu yol edinenlerin, dünyada da ahirette de perişan olacaklarında şüphe yoktur. Allah’a gönülden iman etmiş bir mü’minin, hem yolsuzluğun her çeşidinden, küçüğünden-büyüğünden uzak durması, hem de her kim olursa olsun yolsuzluk yapanlara karşı açıkça tepkisini göstermesi gerekir. Yolsuzluk, hafife alınacak, görmezden gelinecek, üzeri örtülecek basit bir cürüm değil; bilakis karşı durulacak, eleştirilecek, ifşa edilecek ve engellenecek büyük bir günahtır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,859
Tepki puanı
1,261
Düşünce
Sünni
Çin’li reformist Wang An Shih, yolsuzluğun nedenini iki etmene bağlar: Kötü insan ve kötü kanun. Bu sebeple yolsuzlukların önüne geçilmek isteniyorsa, adil ve caydırıcı kanunlar yapılmalı, şeffaf ve denetlenebilir yönetişim anlayışı geliştirilmeli, hukukun üstünlüğü ilkesi hâkim kılınmalı, kamusal vazifelere namuslu ve dürüst insanların gelmesi sağlanmalı, toplum da yolsuzluklara karşı duyarlı ve şuurlu hâle getirilmelidir. Çalışanlara yeterli maaşın verilmesi, bağımsız yargı ve medyanın tesis edilmesi, devletin ekonomideki rolünün ve müdahale hakkının kısıtlanması da bu konuda mutlaka alınması gereken tedbirler cümlesindendir.
 

Son konular

Üst