İslamın Öngördüğü Siyasi Düzende Meclis

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,904
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
1588917211529.png


Şûra, İslâm’ın ülke idaresiyle alakalı emrettiği en ehemmiyetli ilkelerden birisidir; çünkü konuyla ilgili naslar ve Allah Resûlü’nün uygulamaları siyasi düzenin şûra esasına dayanması gerektiğini göstermekte ve onu, yönetimin en temel esaslarından birisi kabul etmektedir.

Şurası muhakkak ki ayetlerde mü’min toplumun en önemli niteliklerinden biri olarak gösterilen ve pek çok hadiste ısrarla üzerinde durulan şûranın, kendinden beklenilen fayda ve maslahatların gerçekleşmesi için onun iyi anlaşılması ve layıkıyla yapılması gerekir. Yoksa geçmişteki Firavunların da asrımızın diktatör rejimlerinin de danışma heyetleri olmuştur. En korkunç diktatör ve despot yöneticiler bile etraflarında “danışmanlar” bulundurmuş ve belirli meseleleri onlarla “istişare” etmişlerdir.

Ne var ki bütün bunların İslâm’ın öngördüğü ve Peygamberimiz’in tatbik ettiği şûrayla bir alakası yoktur. Şeklî ve sembolik olarak icra edilen fakat özü ve mahiyeti ihmal edilen bir toplantının -ismine her ne denirse denilsin- “şûra” olarak görülmesi mümkün değildir. Şûranın niteliği ve asıl maksadı anlaşılmadıkça, şûra heyeti ehil ve liyakatli kişilerden oluşmadıkça, her türlü baskı ve tehdidin bertaraf edildiği tam bir fikir özgürlüğü bulunmadıkça ve şûra sonuçları kararlılıkla uygulanmadıkça ondan beklenilen hayır ve semereler de elde edilemeyecektir.

Kökeni Arapça olan şûra kelimesi ş-v-r kökünden gelir ve satılacak hayvanın alıcı tarafından binilerek test edilmesi, arı kovanından bal çıkarılması gibi anlamlara gelir. Şûra kelimesinin lügat manasıyla alakalı getirilen izahlar “ortaya çıkarmak” ve “almak” kelimeleri etrafından toplanmaktadır. Şûranın terim anlamı da bu sözcüklerle izah edilebilir. Buna göre şûra, diğer bireylerin düşüncesini ortaya çıkarmak ve almaktır. (Tâcu’l-arûs, “ş-v-r” md.)

Yani arıların çiçeklerin özünden topladığı ve kovana koyduğu bal, oradan alınarak dışarı çıkarılıp kendisinden istifade edildiği gibi şûra heyetine katılan kimselerin fikirleri de onların zihinlerinden alınarak bunlardan istifade edilmelidir. Biraz daha açacak olursak şûra, daha ziyade zor ve karmaşık bir meselenin ehil kişilere arz edilmesi, bütün boyutlarıyla ve derinlemesine ele alınıp değerlendirilmesi ve neticede mevcut fikirler arasından en doğru ve en isabetli görüşün ortaya çıkarılmasını ifade eder. Bu açıdan şûra, hem bir bilgi ve deneyim paylaşımı hem bir fikir alış-verişi hem de hayırda yardımlaşma olarak görülebilir.

Şûra ile amaçlanan maksatların hâsıl olması için, şûra heyetinde bulunan herkesin eşit söz hakkına sahip olması, teklif ve itirazların rahatça ortaya konulabilmesi, hatır-gönül ilişkilerinin işin içine girmemesi, yani hakkın hatırının âli tutulması gerekir. Bunu gerçekleştirmenin yolu ise istişarenin öncelikle ilayakat sahibi kişilerle yapılması, arkasında da baskı, korkutma, çıkar ilişkisi gibi, görüşlerin rahatça ortaya konulmasına engel olacak her türlü faktörün bertaraf edilmesidir.

Buna ek olarak şûra kurulunda bulunan bireyler fikrini açıklamaya teşvik edilmeli ve cesaretlendirilmeli; izhar edilen her bir görüş saygıyla ve hatta takdirle karşılanmalıdır. Hiçbir birey ortaya koyduğu fikir ve düşüncesinden ötürü eleştirilmemeli ve ayıplanmamalıdır. Şûranın ayet ve hadislerin özüne uygun olarak yapılması ve verimli olması da buna bağlıdır.

Peygamberimiz’in ve dört halifenin sahabeyle yapmış olduğu istişarelere bakılacak olursa, bunların tamamıyla bu çerçevede gerçekleştiği görülecektir. Peygamberimiz, Ashab-ı Kiram'a yönelik, “Bana görüşlerinizi söyleyin.” diyerek birçok önemli meseleyi istişareye açmış, onlar da isabetli gördükleri fikirlerini çok rahatlıkla dile getirmişlerdir. Hatta zaman zaman bazı kritik anlarda sahabeden kimileri fikri sorulmasa bile Peygamberimiz’e hitaben, “Ya Rasûlullah, bu, gökler ötesi âlemlerden gelen bir vahiy midir, yoksa sizin kendi görüşünüz mü?” diye sormuş, Peygamberimiz’in kendi kararı olduğunu öğrendikten sonra da rahatlıkla kendi teklifini yapmıştır. Bu durum Onların istişare kültürünü ne kadar özümsediklerini göstermektedir.

Allah'ın çocuğun sütten kesilmesi gibi görece basit bir meseleyi bile anne-babanın istişareyle karara bağlamalarını emretmesinden (el-Bakara, 2/233) yola çıkarak, hangi konumda bulunursa bulunsun bütün yöneticilerin, sorumluluğu altındaki insanları ilgilendiren önemli meseleleri onlarla istişare ederek karara bağlaması gerektiği sonucunu çıkarabiliriz. Hatta İbn Atıyye, şûra ilkesini uygulamayan idarecinin azledilmesi lazım geldiğini ve bu konuda bir fikir ayrılığı bulunmadığını söylemiştir. (Kurtubî, 4/249)

“Onlar (öyle kimselerdir) ki Rablerinin davetine icabet eder ve namazı dosdoğru kılarlar; onların işleri kendi aralarında şûra iledir; kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infakta bulunurlar.” (42/38) âyeti, Rablerinin davetine icabetin bir lazımı ve neticesi olarak üç ehemmiyetli amel zikretmiştir. Bunlar da salat, istişare ve infaktır. Şûranın, salat ve infak gibi bedenî ve malî ibadetleri kendinde birleştiren İslâm’ın iki temel rüknünün arasında zikredilmesi onun, ibadet ölçüsünde bir muamele olduğunu göstermektedir. Binaenaleyh şûrayı önemsemeyen veya hakkıyla uygulamayan bir toplum tam anlamıyla Allah’ın çağrısına icabet etmemiş olacak ve kâmil manada Müslüman kabul edilmeyecektir. Bazı tefsir alimleri, ayetin istişareyi iman edenler için esas ve ayrılmaz bir sıfat olarak zikretmesinden hareketle, emir kipinden daha güçlü bir şekilde vücubiyete delalet ettiğini söylemişlerdir. Buna ek olarak âyetin isim cümlesiyle beyan edilmesi ve isim cümlesinin de Arapça gramerinde istikrar ve değişmezliğe delalet etmesi de şûranın taviz verilmeyecek, her zaman ve her mekânda uygulanacak temel bir karar alma yöntemi olduğuna işaret etmektedir. Âyetteki “beynehüm-kendi aralarında” ibaresinden yola çıkarak da şûrada hiç kimsenin bir başkasına üstünlüğü olmadığını, yani şûraya katılma konusunda herkesin eşit olduğunu söyleyebiliriz; çünkü burada yönetici-yönetilen, zengin-fakir ayrımı yapılmamış ve bütün mü’minler aynı seviyede değerlendirilmiştir.

“İnsanlara yumuşak davranman da Allah'ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile, ve işleri onlarla müşavere et! Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah'a tevekkül et! Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân, 3/159)
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,904
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Âyetin daha iyi anlamlandırılabilmesi adına nasıl bir zeminde nazil olduğuna bakalım. Peygamberimiz, Uhud savaşı evvelinde sahabeyle istişare etmiş ve kendisi savunma savaşı yapmayı daha uygun görse de çoğunluğun görüşüne uyarak meydan savaşına çıkmıştı. Ama Uhud’da yetmiş sahabe şehit edilmiş, yaralanmayan sahabe kalmamış ve Allah Rasûlü’nün de yüzü yarılmış ve dişleri kırılmıştı. Peygamberimiz, gördüğü rüya dolayısıyla meydana gelecek bu faciaları bilmesine rağmen sırf istişare disiplinini oturtabilme ve mü’minler için temel bir ahlâk haline getirebilme adına istişare sonucuna bağlı kalmıştı. İşte Al-i İmran 159 bu olaylar üzerine nazil olmuş ve kıyamete kadar gelecek mü’minler için istişare ile ilgili çok önemli ilkeler vaz etmiştir.

Uhud savaşı ertesi bazı kimselerin, “İstişare kararına uyulup Uhud’a gitmek yerine Medine’de kalınsaydı bu sıkıntılara maruz kalınmazdı.” şeklinde düşünmesi, dolayısıyla da su-i zan ve birilerini suçlamanın ortaya çıkması muhtemeldi. Allah böyle kritik bir anda öncelikle Peygamberimiz’in yumuşak davranmasını methetmiş, arkasından da sahabeyi affetmesini, onlar adına Allah’tan mağfiret dilemesini, alınacak yeni kararlarda yine istişareye müracaat etmesini ve Allah’a tevekkül ederek kararlılıkla istişare kararını uygulamasını emretmiştir.

Buradan anlaşılıyor ki istişarede çıkan kararların icrası nasıl neticelere sebep olursa olsun, katiyen ondan vazgeçilmemeli, şûra heyeti suçlanmamalı, müsamaha ve hoşgörü elden bırakılmamalı ve şûranın dışında çözüm arayışlarına girilmemelidir. Bunlar, şûranın müstakim bir çizgide devam edebilmesi, sürekli olması ve insanların cesaretle fikirlerini söyleyebilmeleri adına oldukça hayatî esaslardır.

İfade emir kipiyle gelmiştir. Arapça gramerinde emir kipi ise mendupluk veya mübahlığa sarf eden bir karine olmadıkça vücubiyet (zorunluluk) ifade eder. Âyet, direk Allah Resûlü’nü muhatap alsa da esasında O’nun şahsında bütün mü’minlere hitap etmektedir; çünkü vahiyle desteklenen ve fetanet-i uzma sahibi bulunan Resûl-i Ekrem’e emredilen istişarenin, ümmetine emredilmemesi düşünülemez. Hatta şöyle denilebilir: Meşveret Allah'tan devamlı vahiy alan Peygamberimiz için dahi farz ise, böyle bir hususiyeti bulunmayan mü’min yöneticilere evleviyetle farzdır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,904
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
İstişarenin İslamdaki konumuyla ve ehemmiyetiyle alakalı bu iki ehemmiyetli âyetin yanı sıra Peygamberimizden pek çok hadis bize ulaşmıştır. Bu hadislerin bir kısmında Allah Resûlü (s.a.s), istişare eden kimsenin pişmanlıktan kurtulacağını (el-Mu’cemu’l-evsat, 6/365), hüsran yaşamayacağını (es-Sünenü’l-kübra, 10/187), en doğru neticeye ulaşacağını (İbn Ebi Şeybe, Musannef, 5/298) beyan etmiştir.

Şu rivayetler de Peygamberimizden nakledilmiştir: “Meşveret eden kimse asla bedbaht olmaz, bir görüşle yetinen kimse de bahtiyar olmaz.” (Müsnedü’ş-Şihâb, 2/6) “Ümmet-i Muhammed’den meşveret edenler doğru yoldan mahrum kalmayacakları gibi, onu terk edenlerden de sapkınlık eksik olmaz.” (Şuabu’l-îmân, 10/41) “İdarecileriniz içinizden iyi kişiler, zenginleriniz cömert kişiler olduğu ve işleriniz de istişare ile yürüdüğü sürece, sizin için toprağın üstü toprağın altından daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Fiten, 78)

Peygamberimiz (s.a.s), âyet ve hadislerde ehemmiyeti üzerinde durulan istişareyi bizatihi pratik hayatında da hassasiyetle tatbik etmiş ve ümmetine örnek olmuştur. Hadis ve siyer eserlerine bakıldığında Hz. Peygamber’in vahyin dışında kalan ve Müslümanların genelini ilgilendiren hemen her meseleyi ashabıyla istişare ederek karara bağladığı görülmektedir.

Örneğin Peygamberimiz (s.a.s), Uhud'da düşmanın karşısına çıkıp çıkmama, Bedir esirlerine yapılacak muamele, Hudeybiye sulhu öncesi müşriklerin üzerine yürüyüp yürümeme gibi savaşla ilgili pek çok meseleyi ashabıyla istişare ettiği gibi; insanların namaza hangi usulle çağrılacağı veya mescide minber inşa edilmesi gibi hakkında vahiy bulunmayan bir kısım dinî meseleleri de istişareyle karara bağlamak istemiştir. Tüm bunlara ek olarak O (s.a.s), ifk hadisesi gibi daha çok kendisiyle alakalı olan konularda dahi zaman zaman sahabeye müracaat etmiş ve onların fikirlerini almıştır. (Buharî, Şehâdât, 15)

Ebu Hureyre’nin, “Peygamberimizden daha çok arkadaşlarıyla istişare eden bir kimse görmedim.” (Tirmizî, Cihâd, 34) şeklindeki sözleri de şûranın Nebiyy-i Ekrem’in hayatında ne derece önemli bir yer tuttuğuna işaret etmektedir. Peygamberimizin tüm bu icraatlarına bizzat tanıklık eden Hulefa-i Raşidin de dinî, içtimaî, askerî ve idarî pek çok müşkül meseleyi istişareyle çözüme kavuşturmuştur.

Hz. Ebu Bekir’in önüne bir dava getirildiğinde sırasıyla Kur’ân ve Sünnet’e müracaat ettiği, buralarda bir hüküm bulursa onunla hükmettiği; bulamadığı takdirde ise insanların önde gelenlerini toplayarak onlarla istişare ettiği rivayet edilmiştir. (Dârimî, Sünen, 1/262)

Aslında tarih kitaplarına bakıldığında bunun, dört halifenin tamamının uyguladığı bir yöntem olduğu görülecektir. Onlar, devlet başkanının belirlenmesi, vali ve kumandanların atanması, savaş ve sulh kararlarının verilmesi, Kur’ân’ın toplanması ve çoğaltılması, devlet teşkilatının oluşturulması, içki içenlere ve zekât vermeyenlere uygulanacak ceza gibi pek çok dinî ve idarî meseleyi istişareyle karara bağlamışlardır.
 
Mesajlar
382
Tepki puanı
70
Düşünce
Agnostik
ayet soruyorum. kişisel zorlama yorumlarını kendine sakla.
kuranda yazıyor mu? yazmıyor mu?
namaz tut, oruç kıl gibi...
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,904
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Meşveret, ayetlerde ve hadislerde uyulması şart olan kesin bir farz olarak ortaya konulsa da naslarda onun teferruatına ait düzenlemelere yer verilmemiş; konuyla ilgili detay hükümler insan aklına ve tecrübesine havale edilmiştir. Açıktır ki bu da İslâm fıkhının her devirde uygulamaya açık, esnek ve dinamik yapısının bir göstergesidir. Meşveretin doğru olarak icra edilebilmesi ise daha çok meşveretle hedeflenen amaçların ve maslahatların iyi kavranmasına bağlıdır; çünkü meşveret yapıldığı halde onunla hedeflenen faydalar gerçekleşmiyorsa meşveret layıkıyla yapılmıyor demektir.

Açıktır ki meşveretin ilk sırada gelen ve en ehemmiyetli olan maksadı istibdadın, diktanın ve tahakkümün toplumdan sökülüp atılmasıdır. Toplumun tamamını alakadar eden işlerin tek bir kişiye havale edilmesinin ve gücün tek bir şahsın veya oligarşik bir grubun elinde temerküz etmesinin; yozlaşmayı, hak ihlallerini ve hürriyetlerin kısıtlanmasını beraberinde getireceğinde şüphe yoktur. Bu yüzdendir ki Allah, şûrayı yöneticiler için mutlaka uyulması gereken temel bir vazife, yönetilenler için ise vazgeçilmesi mümkün olmayan temel bir hak ve sorumluluk olarak belirlemek suretiyle, toplumun yönetime dair işlerinin yine toplum tarafından seçilecek ehliyetli kişilerin vereceği kararlarla idare edilmesini murad buyurmuştur.

Ayetlerde, Firavun ve Nemrut gibi belirli şahsiyetlerin yanı sıra pek çok yerde genel ifadelerle zorba ve müstebitleri kınanmıştır; ç,ünkü Kur’ân’ın önemli hedeflerinden birisi de insanları mutlakiyetçi rejimlerin tasallutundan kurtarmak, bunun yerine kendi seçtikleri, razı oldukları ve sevdikleri şahısların yönetici olmasını; görevi devraldıktan sonra icraatlarının denetlenmesini ve kontrol edilmesini; hata ve yanlışları karşısında hesaba çekilmesini, uyarılmasını ve ıslah edilmesini; bütün bunlarla zulümleri önlenemezse de azledilmesini temin etmektir. İşte tüm bunları gerçekleştirebilmenin en etkili yolu olarak İslâm şûrayı emretmiştir.

Meşveretin başka ehemmiyetli bir yönü ise hata ve yanılmaları en asgari seviyeye indirmesidir. Bir birey, zeka, mantık ve muhakeme açısından ne kadar gelişirse gelişsin yine de onun bilgi ve tecrübesi sınırlı kalacaktır; çünkü insan, tabiatı itibarıyla zayıf bir varlıktır. Hata ve unutmaya maruz kalabilir. İdrak ve ihatası sınırlıdır. Nazarı kısa olduğundan önündeki zarar ve tehlikelerin tamamını göremez. Çoğunlukla olayları bütüncül olarak değerlendiremez. Bu nedenle de onun bilhassa çetin ve karmaşık problemleri tek başına çözebilmesi, koca bir milletin kaderiyle ilgili meselelerde isabetli kararlar verebilmesi çok zordur. Ama meşveret sayesinde her bireyin sahip olduğu bilgi, tecrübe ve birikim bir araya geldiğinde meseleler daha çok vuzuha kavuşacak, hakikatler daha net görülecek ve tek kişiye nispetle hata etme oranı çok daha azalacaktır.

Meşveret ile gözetilen amaçlardan bir diğeri ise yöneticilerle yönetilenler arasında güven, sevgi ve saygı bağları oluşturmaktır; çünkü kendilerini ilgilendiren işlerde insanlara fikirlerinin sorulması, onlara kıymet vermenin ve haklarını gözetmenin bir ifadesidir. Bu sayede insanların kalpleri kazanılmış ve gönülleri tamir edilmiş olacaktır. Üstelik karar alma süreçlerine dâhil edilen insanlar, çıkan kararları daha çok sahiplenecek ve onları daha kolay uygulayacaklardır.

Devlet başkanı yönetilenlerin temsilcisi olduğuna göre devlet başkanının uygulamaları öz olarak temsil edilenlerin irade ve taleplerine göre şekillenmelidir. İşte idarecilerin, yönetilenlerin genel ahvalini, duygu ve düşüncelerini, istek ve taleplerini, ihtiyaç ve zaruretlerini bilmelerinin ve buna uygun çareler üretmelerinin en etkili yollarından birisi şûradır. Örneğin Peygamberimiz, sahabenin fikrini sormadan Uhud savaşına çıkmamış; aynı şekilde Huneyn savaşı sonrası Hevazin kabilesinin, esirlerini talep etmeleri üzerine kendi payına düşen esirleri teslim edeceğini ifade etse de sahabenin elinde bulundurduğu esirlerle ilgili kararı onlara bırakmıştır. (Buharî, Itk 13)

Meşveret, idareciler için de bir rahmettir. Onları verecekleri isabetsiz kararların mesuliyetinden kurtarır; çünkü alimler, meşveretle verilen kararlar isabetsiz dahi olsa yöneticinin sorumluluktan kurtulacağını ifade etmişlerdir.

Bunun tam tersini söylemek de mümkündür. Bir yöneticinin yalnız başına verdiği kararlar doğru dahi olsa o, şûra emrini terk etmenin vebalinden kurtulamayacaktır. Bu yüzdendir ki şûra, yöneticilerin yönetilenlerle ilgili alacakları kararlara meşruiyet kazandıracaktır.

Toplum, idarecinin meşru uygulamalarına itaat etmekle sorumlu olduğu gibi, idareciler de alınan meşveret kararlarına itaat etmekle sorumludur. Bu sebeple itaat emri meşveret ile dengelenmekte ve sınırlanmaktadır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,904
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Açıktır ki saydığımız maslahatların gerçekleşmesinin en önemli şartı, şûranın ehil ve liyakatli kimselerle yapılmasıdır. Meşveret ister dinî sorunlara fetva verilmesi ister kazaî meselelerin hükme bağlanması isterse devlet yönetimiyle ilgili kararların alınmasına ilişkin yapılsın, şûra heyetine katılacak kimselerin mutlaka bir kısım özelliklere sahip olmaları gerekecektir.

Burada aranması gereken ilk şart adalet ve emanet olmalıdır. Hz. Peygamber de, “Meşveret edilen, kendisine itimad edilen kimse demektir.” (Ebû Dâvud, Edeb, 114) hadisiyle bu hususa işaret etmiştir. Peygamberimiz, “Meşveret etmek isteyen bir insana hakikatten farklı bir şeyi salık veren, kardeşine hainlik etmiştir.” (Ebû Dâvud, İlm, 8) sözleriyle de emanet ehli ve güvenilir olmanın önemini ortaya koymuştur. Bu yüzden meşverete katılan bireylerin isabetli olduğunu düşündüğü fikirleri hiç kimseden korkmadan veya göze girme, dalkavukluk yapma, çıkar elde etme gibi kendi hesaplarını düşünmeden hak ve hakikatin sözcülüğünü yapabilen kimseler olması gerekir.

İkinci sahip olunacak şart ise şûra heyetindeki kişilerin akıl, ilim ve fikir sahibi olmalarıdır; çünkü muhakemesi gelişmemiş olan veya istişare edilecek konuyla ilgili belirli bir bilgi ve birikimi bulunmayan kimselerin isabetli kararlar verebilmeleri mümkün değildir. Peygamberimiz, “Aklı başında bireylerle istişare edin ki doğru yolu bulasınız.” (Kenzü’l-ummâl, 3/409); “Kesin karar ve temkinli hareket, re’y ve akıl sahipleri ile istişare etmek ve sonra da bu karara itaat etmektir.” (es-Sünenü’l-kübrâ, 10/191) şeklindeki sözleriyle bu hususa dikkat çekmiştir.

Meşveret kurulunun diğer önemli bir özelliği de halkın seçtiği ve razı olduğu kişilerden oluşmasıdır; çünkü esasında istişare bütün toplumun hakkı ve vazifesidir. Ama bunu uygulamak hem çok meşakkatli olacağından hem de herkesin her konuda fikir beyan etmesi doğru olmadığından istişare, onları temsilcisi olabilecek ehil insanlarla yapılmalıdır. Peygamberimiz birçok hadislerinde halkın kendisinden razı olmadığı kişilerin yönetim işleriyle meşgul olmasını yasaklamıştır. (Müslim, İmara 65)

İmam Şafii’ye göre bir insan, zıt fikirler sayesinde meseleyi çok daha detaylı ve derinlemesine inceleme ve böylece en doğru görüşü bulma imkânına sahip olacaktır. (el-Ümm, 6/220) Dolayısıyla şûra heyetinde yer alan insanların farklı mezhep, meşrep ve gruplardan seçilmesi çok önemlidir. Eğer meşveret kuruluna dâhil olacak insanlar halk tarafından seçilirse bu şart da kendiliğinden yerine gelmiş olacaktır.

Yalnızca bir partiye, fırkaya veya düşünceye mensup olan insanların yapacağı istişare, kısır ve verimsiz olacaktır. Yalnızca kendi destekçileri ve yandaşlarıyla meşveret eden bir devlet başkanının, hak ve adalet eksenli, halkın maslahatlarını gerçekleştiren isabetli icraatlar ortaya koyması mümkün değildir.

Ayrıca altını çizmek gerekir ki istişare konusu kimleri ilgilendiriyorsa onların fikrinin alınması gerekir. Bu durumda tüm halkı alakadar eden konular halkın temsilcileri olan ehlü’l-hal ve’l-akd’in meşveretiyle karara bağlanacaktır. Ama belirli bir kesimi ve grubu alakadar eden meselelerde ise ilgililere danışılmalıdır. Buna örnek olarak, Peygamberimiz (s.a.s) Bedir esirleriyle alakalı alınacak kararı onlarla aynı kabileden olan Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’le meşveret ederken, Gatafan kabilesiyle yapmayı planladığı sulh kararını ise bu anlaşma, Medine’nin hurmalarını vermeyi ihtiva ettiği için Medineli Evs ve Hazret kabilelerinin liderleri olan Sad b. Muaz ve Sad b. Ubade ile istişare etmişti. Peygamberimizin, “Kızları konusunda kadınlarla meşveret edin.” hadisi de buna delalet etmektedir. (Ebû Dâvud, Nikâh 24)
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,904
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Meşveret neticesinin bağlayıcı olup olmaması meşveret konusuna, meşveret kuruluna, meşveret eden bireyin konumuna ve istişare kararlarının taalluk alanına göre değişecektir. Örneğin bireyin evlenme, boşanma, alım-satım gibi şahsî işleriyle ilgili yaptığı bir istişare bağlayıcı olmayacaktır.

Benzer şekilde içtihat donanımına sahip bir müftünün veya içtihat ehliyetini haiz bir hâkimin fetva veya kaza konusuyla ilgili yaptıkları istişarenin bağlayıcı olmaması konunun tabiatı gereğidir; çünkü ehlinden çıkmış ve mahalline ulaşmış hiçbir içtihadın bir diğerinden üstün tutulmaması, usul-i fıkıh ilminde kabul edilen temel bir prensiptir.

Diğer taraftan bir devlet başkanının alimlerce ehlü’l-hal ve’l-akd olarak isimlendirilen ve devletin en yetkili meşveret kurulunu teşkil eden bireylerle, ehemmiyetli devlet meseleleriyle alakalı gerçekleştirdiği meşveretlere gelince, bunların bağlayıcı olması da yine başkalarının hukukuna riayetin ve şûranın maksadını gerçekleştirmenin bir gereğidir; çünkü söz konusu şûra heyetinde alınan kararların devlet başkanı tarafından bağlayıcı görülmemesi, hak ihlallerine sebep olacak, şûra heyetindeki insanların motivasyonlarını kıracak ve şûrayı pasif ve etkisiz hâle getirecektir. Zaten meşveretin asıl vazediliş maksadı, istibdadın önüne geçmektir.

Peygamberimiz, icraatlarında da bu ilkeye bağlı kalmıştır. Yukarıda da anlatıldığı üzere O, kendisi farklı fikirde olmasına rağmen çoğunluğun fikrine uyarak Uhud’a çıkmıştır. Benzer şekilde Taif kuşatması uzayınca, ashabı geri dönmeye davet etmiş; fakat sahabenin fetih gerçekleşmeden geriye dönmeyi istememesi üzerine bundan vazgeçmiş ve ertesi sabah onlara savaşma emrini vermiştir. Savaş ertesinde ashabtan yaralananlar olunca, Peygamberimizin ikinci dönme daveti memnuniyetle karşılanmıştır. (Buharî, Tevhid 31)
 

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,904
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Meşverette kararların oy birliğiyle verilmesi en güzeli olsa da çoğu zaman bunun gerçekleşmesi zordur. Fikir ayrılığına düşülen durumlarda yapılması gereken ise çoğunluğun görüşüne tâbi olmaktır.

Demokrasinin temelinin, insanların kendilerini yönetecek insanları seçebilmeleri, denetleyebilmeleri ve barışçıl yollarla değiştirebilmeleri olduğunu göz önüne alacak olursak, bir açıdan demokrasiyle şûranın aynı hedefte birleştiğini söyleyebiliriz.

Şunun da altını çizmek gerekir ki şûra sadece bir istatistikten, parmak hesabından ibaret değildir. Aksine o, ele alınan görüşlerin derin ve kapsamlı bir araştırmasının yapılması neticesinde en isabetli görüşe ulaşma çabasıdır.

Demokrasinin henüz yolda olduğu ve mükemmele doğru yol aldığı düşünülecek olursa tabii olarak onun Müslümanların dinî tercihlerini de göz önünde bulunduran bir yapıya kavuşturulması mümkündür.
 

kavak

V ☆
Denetmen
Mesajlar
8,170
Çözümler
1
Tepki puanı
5,180
Düşünce
Ateist
Kimmiş bu çoklu hesap sahibi olanlar?
İsimlerini yazın da bilelim, yoksa kuru iftiradan öteye gidemez!
 
Moderatör tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

ll ☆
Yazar
Mesajlar
15,904
Tepki puanı
1,264
Düşünce
Sünni
Kimmiş bu çoklu hesap sahibi olanlar?
İsimlerini yazın da bilelim, yoksa kuru iftiradan öteye gidemez!
Sizin gibi yazılanların neresinin neden zırva olduğunu gösteremeden sadece zırva yazmakla yetinen bir tür olduğunu arkadaşlar tahmin edemeyince hepinizin aynı kişi olduğunu zannetmiş olabilirler :)
 

kavak

V ☆
Denetmen
Mesajlar
8,170
Çözümler
1
Tepki puanı
5,180
Düşünce
Ateist
Sizin gibi yazılanların neresinin neden zırva olduğunu gösteremeden sadece zırva yazmakla yetinen bir tür olduğunu arkadaşlar tahmin edemeyince hepinizin aynı kişi olduğunu zannetmiş olabilirler :)
Lafı geveleme ve boş beleş konuşma ve onu bunu savunmaya kalkma ve her iletiye maydanoz olma..
Soru şu:
Kimmiş bu çoklu hesap sahibi olanlar?
İsimlerini yazın da bilelim, yoksa kuru iftiradan öteye gidemez!
 

Son konular

Son mesajlar

Üst