Kuran Tercümesi

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Bizi doğru yola ilet.
Hidayet, çok muhtaç olan insana, bütün ihtiyaçlarına yetecek şekilde Allah’ın cevap vermesidir. Yine hidayet, insanı, talep ettiği şeye tatlılıkla iletme, ulaştırma, tutup götürme, hatta gerektiğinde neticeye kadar beraber bulunma mânâsına gelir.

Hidayet, Arapça olup, hem müteaddî (geçişli) hem de lâzım (geçişsiz) olarak kullanılır. Bunda da ince bir nükte vardır; o da, bunlardan birisi aracılı, diğeri de aracısız hidayettir. Bazen olur ki, hidayet için bütün vasıtalar hazır olduğu hâlde, insan hidayete eremez. Hâlbuki bazen, hiç de müsait olmayan şartlar içinde hidayete erilebilmektedir.

Hz. Nuh’un oğlu, bir peygamber evinde doğup büyüdüğü hâlde, hidayetten nasibdâr olamazken, Âzer’in hanesinde Hz. İbrahim, Firavun’un sarayında da Hz. Musa yetişir ve birer büyük peygamber olurlar. İşte bütün bunlar bize vasıtalı ve vasıtasız hidayeti anlatmaktadır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Bizi doğru yola ilet.
لصِّرَاطَ : Bu kelimenin başında harf-i tarif (belirlilik takısı) vardır. Bu harf-i tarif, ya “ahd” içindir ki لصِّرَاطَ belli yol demektir. Öyle belli yol ki; bizden evvel milyonlarca salih insan, binlerce peygamber ve yüz binlerce veli o yoldan geçmişlerdir. Veya “cins” için olur ki o zaman ana yol, mutlak mânâda geniş bir yol, herkesin yürüyebileceği bir yol mânâsına gelir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Bizi doğru yola ilet.
لصِّرَاطَ kelimesi, inişli çıkışlı, bazen dar, bazen geniş, geçmesi, aşması zor bir yol mânâsına gelir. İnişiyle, çıkışıyla bazen dar, bazen geniş keyfiyetiyle sanki bize, Allah’ın rızasına giden ve geçilmesi çok zor olan bir yolu ve Cehennem üzerine kurulan ve insanların Cennet’e girmek için muhakkak üzerinden geçmekle sorumlu oldukları “Sırat”ı hatırlatmaktadır
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Bizi doğru yola ilet.
Mevzumuz olan ayette لصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ lafızları var. Biliyoruz ki Arapça’da bu lafzın eş anlamlısı çok lafız vardır. Meselâ: Sebîl, tarîk ve menhec gibi. Neden acaba, diğerleri değil de “sırat” kelimesi seçilmiştir? Ayrıca “müstakîm” kelimesinin yerine “müstevî” veya bu mânâya gelen başka bir kelime seçilebilirdi. Fakat öyle olmamış da, “müstakîm” kelimesi kullanılmıştır. İşte Hakîm olan Allah’ın hikmet dolu kitabında bu kelimelerin tercihi iyi anlaşılmalıdır ki, murad-ı ilâhî de idrak edilebilsin...

Tarîk, dar ve tenha yol; sebîl, dar, tenha fakat işlek yol; menhec, tarz ve yöntem anlamındaki yoldur. Oysa ki sırat, geniş cadde ve emniyetli yol anlamına gelir. Ayette özellikle sırat kelimesi tercih edilmiştir.
Müstevi, düz veya düzlem demektir. Oysa ki müstakim dengeli ve dosdoğru anlamına gelir ki ayette özellikle müstakim kelimesi kullanılmıştır.
 

DemoKratos

Vl ☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
5,809
Tepki puanı
3,090
Düşünce
Ateist
30.) rabbin meleklere demişti ki muhakkak ben yerde bir halife yapacak olanım orada bozguncu kimse mi yapacaksın orada kan dökecek dediler ve biz seni senin övgünle yüceltiyoruz seni kutsuyoruz ben sizin bilmediklerinizi bilirim dedi

31.) ve ademe her şeyin isimlerini öğretti sonra meleklere göstererek eğer doğrucular iseniz bana bunları isimleri ile bildirin dedi

32.) seni beri tutarız ancak öğrettiklerinden başka bildiğimiz yoktur dediler muhakkak sen bilgin ve karar vericisin dediler

33.) ey adem onlara bunların isimlerini bildir dedi onların isimlerini bildirdiği zaman size muhakkak ben yerlerin ve göklerin bilinmeyenlerini bilirim demedim mi dedi ve açıkladığınız ve gizlediğiniz ne varsa bilirim

34.) ve meleklere adem için secde edin dedik iblis hariç hemen ettiler kaçındı ve büyüklendi ve kafirlerden oldu

35.) ve ey adem sen ve eşin cennete yerleşin dedik ve ikiniz onun dilediğiniz yerinden bolca yeyin ve bu ağaca yaklaşmayın o zaman zalimlerden olursunuz

36.) o zaman şeytan oradan ayaklarını kaydırdı içindeki her şeyden oldular ve biz bazınız bazınıza düşman olarak inin dedik ve sizin için belli bir zamana kadar geçinmeniz kararlaştırılan yere

37.) ve adem rabbinden kelimeler aldı ve ona tevbe etti o tevbeleri çok kabul eden ve çok koruyandır

DEĞERLENDİRME:

Burada anlatılan olay Ortadoğuda çok standart bir anlatım olduğu için çok özet geçilmiş bir anlatım izlenimi var. Çok bilinen bir
şeyi detaylandırmaktan kaçınılmış havası taşıyor. Kısaltılabildiği kadar kısa geçilmiş.

Oysa edebi bir metinden, o güne dek anlatılmamış bir tarzda yeni bir yorumla çarpıcı bir anlatım ortaya koyması beklenir.
Burada hiç böyle bir durum yok. Öyle bir anlatmalı ki, bu olay şimdiye kadar hiç böyle bir açıdan böyle bir yorumla
anlatılmamıştı dedirtmeli. Bunu yapmak yerine, bilindik bir konuyu olabilecek en kısa şekilde özetlemek tercih edilmiş. Bu da sıradan bir anlatım ortaya çıkarıyor.

İşin başka bir yönü, sadece ademi yaratacağından bahsetmesi, eşinin ancak cennete girme esnasında ortaya çıkması. Bu son derece kötü. Kötünün ötesinde berbat. Eşine verilmiş en küçük değer yok. Her şey Adem etrafında dönüyor. Bu utanç verici bir cinsiyet ayrımcılığı. Ademle eşine secde ettirmek filan hiç söz konusu bile edilmiyor, eşine bir şey filan hiç öğretilmiyor, hepsi Adem... Bu çok berbat bir rezalettir.

Tam ilkel bir vahşi kafası ile yazılmış bir metin. Ne zaman cennete girilecek, eşten ancak ve lütfen o zaman bahsediliyor.
Skandal yani, yüz karası bir anlatım. Tevbe etmesi öğretilen de Adem. Tam bir kadının adı yok durumu var. Ademin adı veriliyor,
eşinin adından bile bahsedilmiyor. Kepazelik, yüz kızartıcı bir ayrımcılık, daha başka bir söz etmeye de gerek yok.
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Övgü alemlerin rabbi (**) allaha hastır.
Rahman ve koruyucudur.
Din gününün sahibidir.
Ancak sana taparız ve ancak senden yardım isteriz.
Bizi doğru yola ilet.
صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ “Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna…”

Evet, صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ “Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna…” ile öncesindeki her bir kelime arasında bir bağlantı vardır. Meselâ:

اَلْحَمْدُ ِللهِ “Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur.” ile bağlantısı vardır; çünkü nimet, hamde delildir.

رَبِّ الْعَالَمِينَ “Bütün âlemlerin Rabbi; Her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden; tedbir, tasarruf ve egemenliği altında bulunduran Allah.” ile bağlantılıdır. Çünkü, terbiyenin mükemmelliği, nimetlerin arkası kesilmeksizin sürüp gitmesi ile olur.

اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ “Kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Allah.” ile bağlantılıdır; çünkü اَلَّذِينَ "O kimseler ki"den kastedilen “peygamberler, şehitler, salih kullar, alimler” rahmettirler. مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ “Hesap gününün yegane sahibi, yöneticisi ve hakimi Allah” ile bağlantısı vardır; çünkü, eksiksiz tam bir nimet, ancak dindir. نَعْبُدُ “İbadet ederiz.” ile bağlantısı var; çünkü ibadette imamlar bunlardır. نَسْتَعِينُ “Yardım dileriz” ile var; çünkü, başarıya ve yardıma kavuşanlar bunlardır. اِهْدِنَا “Bizi hidayet yoluna ulaştır.” ile var; çünkü hidayette uyulan onlardır. صِراَطَ الْمُسْتَقِيمَ "En doğru ve istikametli yol" ile vardır; çünkü doğru yol ancak onların mesleğidir.

Bilinen ve belli olan şeylerde kullanılan اَلَّذِينَ "O kimseler ki" tabiri, onların insanlığın karanlıkları içinde elmas gibi parladıklarına işarettir. اَلَّذِينَ "O kimseler ki"nin çoğul kipiyle ifade edilmesi , onlara uymak ve tâbi olmak imkânının varlığına işarettir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Nimet verdiklerinin yoluna.
Geçmiş kipiyle اَنْعَمْتَ “Nimet verdin” nin zikri, tekrar nimeti talep etmeye bir vesile olduğuna ve Allah’a dönük olan zamiri de bir yardımcı ve bir şefaatçi vazifesini gördüğüne işarettir. Yani, “Ey Rabbim! Madem ki nimet verme senin fiilindir ve evvelce de nimet vermişsin; hak etmediğim halde nimet vermeyi tekrarlamak, Senin özelliğindir.”

عَلَيْهِمْ " Onların üzerine"deki عَلَى "üzerine" peygamberlere yükletilen elçilik yükünün pek ağır olduğuna ve çölleri faydelendirmek için yağmur, kar ve fırtınaların sıkıntılarına mâruz kalan yüksek dağlar gibi, peygamberlerin de ümmetlerini bereketlendirmek için elçilik zahmetlerine mâruz kaldıklarına işarettir.

Başka bir surede zikredilen;

فَاُولٰۤئِكَ مَعَ الَّذِينَ اَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاۤءِ وَالصَّالِحِينَ “İşte onlar, Allah’ın kendilerine pek büyük nimetler bağışladığı peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salih kimselerle beraberdirler.” (Nisâ Sûresi, 4:69) olan âyet-i kerime, buradaki اَلَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ “Nimet ve lütfuna mazhar ettiğin kimseler...” âyet-i celilesini açıklar. Zaten Kur’ân’ın bir kısmı, bir kısmını tefsir eder.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Nimet verdiklerinin yoluna.
Bununla beraber عَلَى "üzerine" ifadesi vardır. Bu, emrin yukarıdan geldiğine, galip ve her şeye hâkim biri tarafından emir verildiğine; bizim tarafımızdan bu emrin yerine getirilmesi gerektiğine bir işaret ve bir remizdir. Evet, bu عَلَى "üzerine" ifadesiyle bizim mükellefiyetimiz, sorumluluğumuz ve Cenâb-ı Hakk’ın da azamet ve Rubûbiyeti anlatılmaktadır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Nimet verdiklerinin yoluna.
Öfkelenilenlerin ve sapkınların yoluna değil.
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ "Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil"

Demek ki önümüzde üç topluluk var:

1-اَنْعَمْتَ ile ifade edilen "Nimet verilenler"

Bu grup ifade edilirken özellikle "nimet" kelimesi seçilmiştir. Çünkü “Nimet” ünvanı, nefsin daima yöneldiği ve istediği bir lezzet olduğundan tercih edilmiştir.

2-مَغْضُوبِ ile ifade edilen "Gazaba ve öfkeye maruz kalanlar."

Bu grup ifade edilirken özellikle "gazap" kelimesi seçilmiştir. Çünkü öfke kuvvetinin aşırılığı ve tecavüzüyle tecavüz ederek hükümlerin terkiyle zulüm ve günaha düşmüşlerdir: Yahudilerin inat etmesi gibi. Zulüm ve günahta değersiz ve hayırsız dahi olsa bir lezzet görüldüğünden, onlardan nefis nefret etmez. Kur’ân-ı Kerim, o zulmün sonucu olan İlahi gazabı zikretmiştir ki, nefisleri o zulüm ve günahtan nefret ettirsin.

Süreklilik ve devam özelliği belirten isimlerden ism-i mef’ul olarak zikredilmesi ise, şer ve isyanların devam edip, tevbe ve af ile sona ermedikleri takdirde kesinleşeceğine ve silinmez bir damga şekline geçeceğine işarettir.

3- ضَالِّينَ ile ifade edilen "Hak yoldan sapanlar."

Bu grup ifade edilirken özellikle "dalalet" kelimesi seçilmiştir. Çünkü Hristiyanlar, kuruntu ve nefsi isteklerin akıl ve vicdanlarına baskın çıkmasıyla, sahte bir itikada tâbi olarak nifaka düşmüşlerdir. Ve ism-i fâil olarak zikrindeki sebep ise, dalâletin dalâlet olması, devam etmesine bağlı olup, sona erdiği zaman affa dahil olacağına işarettir.

Belki de kıyamete yakın Hristiyanların tekrar ihtida edeceğine ama Yahudilerin inat edeceklerine işaret vardır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Öfkelenilenlerin ve sapkınların yoluna değil.
Dalâlet; körlük, aklı kullanmama veya hayrette kalmadır ki, bunlar bazen de dalâlete neden olur. Bazen de birey dalâlete düşer, sonra da peşinden akılsızlık, bunaklık, şaşkınlık, hayret ve dehşet gelir. Bunlar bir bakıma birbirinin gereğidir. Âdeta aralarında birbirini gerektirme ve devir var gibidir. Evet, biz غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ "Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil" derken Cenâb-ı Hakk’a, şaşkınlık ve hayret içinde dalâlette bulunan, hak ve hakikatin berrak yüzünü göremeyen kimselerin yoluna atmaması için rica ve niyazda bulunuyoruz
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Övgü alemlerin rabbi (**) allaha hastır.
Rahman ve koruyucudur.
Din gününün sahibidir.
Evet, Fatiha suresi, yedi âyet olduğu hâlde tek bir âyet bütünlük ve âhengi içindedir. Onda bir âyet sebepse, öbür âyet neticedir. Bir âyet bir hükümden bahsediyorsa, ondan sonra gelen âyet o hükmün sebep ve gayesini anlatır. Bir âyet toplumsal hayatla alâkalı bir meseleyi dile getiriyorsa, diğer âyet o meselenin kanunlarını anlatıverir. Binaenaleyh, dünyadan ukbâya gerçeklerin bir yüzünü bu âyet, öbür yüzünü de başka bir âyet söyler. Şimdi kısaca ve teker teker bunların hepsine küçük birer temasta bulunup Fatiha'yı noktalayalım.

اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ” ْ ُHamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a hastır.” Çünkü Allah’tır. Allah ile hamd arasında böyle sıkı bir münasebet vardır. Niye hamd Allah’a hastır? Çünkü O Rabbü’l-âlemîn’dir. İnsanı elementler mertebesinde bırakmıyor, terbiye ile kemalâta ulaştırıyor. Ve yine insanı öyle bir keyfiyete ulaştırıyor ki orada melekler onun önünde saf bağlıyor. İşte böyle, insanı yüce Kur’ân ahlâkıyla terbiye eden Allah’a niye hamd olmasın ki?

O, Rabbü’l-âlemîn’dir ve hamd O’na hastır. Çünkü O, اَلرَّحْمٰنِ اَلرَّحِيمِ yani Rahmânu’r-Rahîm’dir. Evet, varlığın her parçasında O’nun rahmetinin izi görülmektedir. İnsanın simasında, insanın davranışlarında ve yaşayışında, insanın mânâ ve mahiyetinin her zerresinde rahmetinin izi görülmektedir. Böylesine rahmetinin izi her yerde kendisini hissettiren ve hissettirdiği her hâdisenin arkasında “Allah” dedirten nasıl Rabbü’l-âlemîn olarak kabul edilmez ki? Ve nasıl o kadar zerrede rahmetini gösteren Allah’ın her hâdisede rubûbiyeti teslim edilmez ki? İşte hamd böyle bir Zât’a hastır.

Siz de hamdi hissedecek, Rabb’i bilecek ve Allah’a gideceksiniz... Sanki arka arkaya gelen üç ayet bir tek ayet gibi kulluğa ait her şeyi içeren ve peşinden gelen ayetlerle de çok sıkı bağlantılıdır. Evet, O, sizi rahmetiyle besleyip büyüttüğü ve terbiye ettiği gibi siz de, size bahşettiği ihsanâtın hesabını O’na vereceksiniz; zira O مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ 'dir. Mâlik-i Yevmiddin olduğu için O’na hamd edeceksiniz. O hem ceza günü hem de Cennet ve Cehennem’in yegâne sahibidir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Övgü alemlerin rabbi (**) allaha hastır.
Rahman ve koruyucudur.
Din gününün sahibidir.
Ancak sana taparız ve ancak senden yardım isteriz.
Bizi doğru yola ilet.
Nimet verdiklerinin yoluna.
Öfkelenilenlerin ve sapkınların yoluna değil.
Evet, Fatiha suresi, yedi âyet olduğu hâlde tek bir âyet bütünlük ve âhengi içindedir. Onda bir âyet sebepse, öbür âyet neticedir. Bir âyet bir hükümden bahsediyorsa, ondan sonra gelen âyet o hükmün sebep ve gayesini anlatır. Bir âyet toplumsal hayatla alâkalı bir meseleyi dile getiriyorsa, diğer âyet o meselenin kanunlarını anlatıverir. Binaenaleyh, dünyadan ukbâya gerçeklerin bir yüzünü bu âyet, öbür yüzünü de başka bir âyet söyler. Şimdi kısaca ve teker teker bunların hepsine küçük birer temasta bulunup Fatiha'yı noktalayalım.

اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ” ْ ُHamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a hastır.” Çünkü Allah’tır. Allah ile hamd arasında böyle sıkı bir münasebet vardır. Niye hamd Allah’a hastır? Çünkü O Rabbü’l-âlemîn’dir. İnsanı elementler mertebesinde bırakmıyor, terbiye ile kemalâta ulaştırıyor. Ve yine insanı öyle bir keyfiyete ulaştırıyor ki orada melekler onun önünde saf bağlıyor. İşte böyle, insanı yüce Kur’ân ahlâkıyla terbiye eden Allah’a niye hamd olmasın ki?

O, Rabbü’l-âlemîn’dir ve hamd O’na hastır. Çünkü O, اَلرَّحْمٰنِ اَلرَّحِيمِ yani Rahmânu’r-Rahîm’dir. Evet, varlığın her parçasında O’nun rahmetinin izi görülmektedir. İnsanın simasında, insanın davranışlarında ve yaşayışında, insanın mânâ ve mahiyetinin her zerresinde rahmetinin izi görülmektedir. Böylesine rahmetinin izi her yerde kendisini hissettiren ve hissettirdiği her hâdisenin arkasında “Allah” dedirten nasıl Rabbü’l-âlemîn olarak kabul edilmez ki? Ve nasıl o kadar zerrede rahmetini gösteren Allah’ın her hâdisede rubûbiyeti teslim edilmez ki? İşte hamd böyle bir Zât’a hastır.

Siz de hamdi hissedecek, Rabb’i bilecek ve Allah’a gideceksiniz... Sanki arka arkaya gelen üç ayet bir tek ayet gibi kulluğa ait her şeyi içeren ve peşinden gelen ayetlerle de çok sıkı bağlantılıdır. Evet, O, sizi rahmetiyle besleyip büyüttüğü ve terbiye ettiği gibi siz de, size bahşettiği ihsanâtın hesabını O’na vereceksiniz; zira O مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ 'dir. Mâlik-i Yevmiddin olduğu için O’na hamd edeceksiniz. O hem ceza günü hem de Cennet ve Cehennem’in yegâne sahibidir.

Evet, âyetler silsilesi sizi مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ ’e baktırmadan Rahmân ve Rahîm’e baktırıyor ve içinizde ümit hissini uyararak diyor ki; Mâlik-i Yevmiddîn’e geçmeden Rahmân ve Rahîm’e bakın; içinizi rahmet esintileriyle doldurun, sonra Mahkeme-i Kübrâ’yı hatırlayın.. ondan sonra da azabından korkun ve adımlarınızı ona göre atın! İşte size lâhut bağlantılı vicdanî yol! Rahmâniyet ve Rahîmiyet vesayetinde öteler ufuklu terbiye ve insanî kemalât yolu.

Evet, işte böylece, kendimizde ve kâinatta nimetlerini, terbiye ve bize yakınlığını gördüğümüz Allah’ı eserleriyle de görüyor ve verilen bu şuur ölçüsünde cemiyet kavramını da kavrıyor, sonra da bütün hissiyat ve iç dünyamızı, bütün mülk ve melekûtumuzu bir araya getirip bütün benliğimizle اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِياَّكَ نَسْتَعِينُ "Yalnız sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım isteriz" diyoruz. Böylece, Cenâb-ı Hakk’a karşı, O’nun azamet ve ululuğuna ferdî ibadetlerle karşılık veremeyeceğimizi.. ve O’na ancak cemaat hâlinde ibadetlerimizi arz edebileceğimizi düşünüyor ve toplum vicdanının ses yankılanması gibi “Biz, biz!” diyoruz

Evet, O Allah ki, zerrelerden kürelere kadar her şeyi terbiye etmekte ve bize her an Rahmâniyet ve Rahîmiyetini göstermektedir. Biz de O’nun bu azametine karşı teker teker kulluk yapamayacağımız için bir araya geliyor ve bir imamın arkasında saf bağlıyoruz.. sonra yerküreyi de saf bağlamış kabul ediyor ve daha sonra asırları aşıyor ve bizden evvelki asırlara ulaşıyoruz.. sonra da hayalen gelecek asırlara gidiyor ve yerküredeki bütün insanları, tevhid dairesi içinde ittifak ettiklerini düşünüyoruz. Düşünüyor ve hep beraber Kâbe-i Muazzama’nın etrafında; geçmiş bütün asırları peygamberleriyle, gelecek bütün asırları müceddit ve velileriyle, O Rehber-i Ekmel (en kâmil rehber), Muktedâyı Küll (her varlığın kendine uyduğu) tek İmam, ferdiyetin tek mazharı ferd-i ferîd olan Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında saf bağlamış olarak tasavvur ediyor ve onlarla beraber اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِياَّكَ نَسْتَعِينُ "Yalnız sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım isteriz" diyoruz. Hatta bunu da aşıyor, vücudumuzda baş başa verip cemaatleşen, bütün hücrelere diğer varlıkları meydana getiren atomları da dahil ederek onları da bir bir cemaat kabul ediyor ve اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِياَّكَ نَسْتَعِينُ "Yalnız sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım isteriz" diyoruz.

Buradan da geriye dönüp baktığımızda اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ "Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a hastır.” ayetinden buraya kadar gelen âyetleri bir tek âyet tutarlılığı içinde görüyoruz. O kadar ki, bu cümlelerden birini çıkarıverirseniz ciddî bir gediğin meydana geldiğini görürsünüz. Ve yine fazla bir şey eklerseniz, göz kulak tırmalayıcı bir manzaranın ortaya çıktığını görürsünüz. Hamdden terbiyeye, terbiyeden rahmete, rahmetten her şeyin ötelerle boyutlaşmasına ve ondan da insan iradesiyle, Allah inayetinin kutuplaşmasına kadar her şey o kadar ince bir tutarlılıkla anlatılır ki, bu âhenkle büyülenmemek mümkün değildir. Sonra اِهْدِنَا لصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ "Bizi sırat-ı müstakime hidayet eyle, gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil" demek suretiyle, Allah’tan yardım adına istenecek şeylerin en kudsîsi, en âlîsi, “yolum” dediği ve bizden evvelki kimseleri ona hidayet ettiği salih, veli ve nebilerin yoluna hidayet edilmeyi talep ediyoruz.


İnsana, göz açıp kapayasıya, Allah’tan bir şey talep etme yetkisi verilmiştir. Allah’a iman etme şuuruna eren ve O’nu içinde hisseden, bütün benliğiyle âdeta fenâ fillah olan insan da, bir cemiyette ve cemaat içinde O’na kulluğunu takdim ederken; bir taraftan fenâ fillah olmanın, diğer taraftan da cemiyet içinde varlığını ortaya koymanın boyutlarını yaşıyor. Yani bir yönüyle yok olma ki, buna “rumûz-i bî hodi” (bensizliğin sembolleri), bir taraftan da cemaat içinde benlik kazanma ki, buna da “esrâr-ı hodi” (benliğin sırları) diyoruz. Evet, cemaatin benliği içinde kulluğunu Allah’a takdim etme ve O’na kolektif bir şuurla yönelme öyle tatlıdır ki, ona denk bir zevkten söz edilemez. İşte tam bu yöneliş esnasında Allah sana bir talep yetkisi veriyor, “Kulum, Benden bir şey iste!” diyor. Gözünü açıp kapayıncaya kadar bu kısa an içinde, hiç vakit geçirmeden bütün benliğinle ve içinde bulunduğun cemaatin Hak katındaki yeriyle اِهْدِنَا لصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ "Bizi sırat-ı müstakime hidayet eyle" diyorsun
 

DemoKratos

Vl ☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
5,809
Tepki puanı
3,090
Düşünce
Ateist
38.) inin ordan hepiniz dedik zamanı olunca size mutlaka benden doğrultma gelecek kim doğruma uyarsa artık onlara korku yoktur onlar hüzünlenmezler

39.) ve ayetlerimizi yalanlayanlar işte onlar ateş edinenler onlar orada sonsuzdurlar

40.) ey israil oğulları nimetimi anın ki sizi ben nimetlendirdim ve sözümle bağlı kalın sözünüzle davranayım ve sadece benden korkun artık

41.) ve benim indirdiğim yanınızda bulunanı onaylayana inanın ve onu saklayanın ilki olmayın ve ayetlerimi az bir bedel karşılığı satmayın sadece benden çekinin

42.) doğruyu yanlışla giyindirip doğruyu gizlemeyin ve siz biliyorsunuz

43.) namazı kılın zekatı verin eğilenlerle birlikte eğilin

44.) insanlara iyiliği mi emredersiniz ve kendinizi unutursunuz ve kitabı okuyorsunuz o halde akıl etmiyor musunuz

45.) sabır ve namazla yardım dileyin ve muhakkak ki o korkanlardan başkasına çok büyüktür

46.) onlar ki onların muhakkak rablerine kavuşacakları ve ona dönecekleri zannındadırlar

47.) ey israil oğulları nimetimi anın ki sizi ben nimetlendirdim ve sizi alemlere üstün kıldım

48.) nefisten nefise bir şey ödenemeyen ve ondan yardım kabul olunmayan ve adalet satın alınamayan ve onlara yardım edilmeyen günden korkun

Değerlendirme:

Yanınızda bulunan derken kastedilen Tevrat'ın herhangi bir değişikliğe uğradığına dair bir konudan söz edilmeyişi ilk dikkat edilecek nokta. Elinizde bulunanı onaylamak demek, değişiklik diye bir sorun yok anlamına gelir.

Allaha kavuşma konusunda "zan" kelimesinin kullanılması acayip gelebilir. Türkçede zannetmek yanılmak, yanlış bilmek gibi anlamlarda kullanılıyor fakat Arapçada bu kelime anlama, hissetme anlamında da kullanılmaktadır.

Bu sayfadaki en dikkat çekici konunun apaçık ırkçılık yapılması olduğu kesin. Bir ırk için alemlere üstün kıldım ifadesi kesin, net, apaçık ırkçılıktır. Böyle bir şey söylemenin başka açıklaması yoktur.

Yani müslümanların iki önemli iddiası, bir Tevratın tahrif olması iki İslamda ırkçılık olmadığı, bu iddiaların geçersiz olduğu apaçık görülmektedir. Bunlar Kuran'a uygun iddialar değiller. Açıkça Kuran'a aykırı iddialar.

Az bir bedelle satmayın ifadesinin yerinde olmadığı da başka bir konu. Demek iyi bir fiyat verirlerse satabilirsiniz anlamı çıkar ki, bu yanlış bir ifade. Hiç bir biçimde, hiç bir şey karşılığında satmayın demesi gerekiyordu.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Nimet verdiklerinin yoluna.
Öfkelenilenlerin ve sapkınların yoluna değil.
Evet, “Bizler şu anda yolların ayrımında bulunuyoruz. Ya الْمَغْضُوبِ "gazaba uğramışlar" ve الضَّالِّينَ "sapmışlar" yoluna gitmek söz konusudur.. evet, eğer gönüllerimiz coşmaz, Senden bir şey istemezse, o yollara sürüklenme ihtimali kuvvetlidir. Veyahut da gideceğimiz yol Senin yolun, nebilerin yoludur. Bir şehrâh ve apaçık olan o yol, gidilmiş, yaşanmış ve tecrübe edilmiş bir yoldur. Daha dün Senin Habib-i Edib’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), o yolu tecrübe etti ve sadık yârânlarıyla bu yola girdiği için dünya imparatorluklarını dize getirdi. Her yere Senin adını duyurdu. İşte duyulmuş, bilinmiş, binlerce insanın gittiği, alabildiğine geniş, aydın ve berrak bu yol, bütün yolcularını Senin huzuruna getiriyor. Aslında bu yoldan gelmeyenin Sana ulaşması da imkansızdır. Zira iki nokta arasında sadece tek çizgi doğrudur. İşte bu doğru da sadece Senin yolundur. Bu iki nokta arasında başka çizgiler bulunsa dahi onların hepsi az-çok eğridir. Bu az eğrileri biz Hristiyanlık ve Yahudilik olarak kabul ediyor, birine الْمَغْضُوبِ "gazaba uğramışlar" diğerine الضَّالِّينَ "sapmışlar" diyoruz. Bunların da biri Senin gazabına uğrayıp gitmiş, diğeri de sapıttığı için nereye gideceği belli değildir. Onun için, bizi, binlerce eğri büğrü –doğruya yakın bile olsa– yollar içinde tek doğru olan, Senin doğru dediğin yola hidayet etmeni talep ediyoruz.” diyor ve inliyoruz.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Övgü alemlerin rabbi (**) allaha hastır.
Rahman ve koruyucudur.
Din gününün sahibidir.
Ancak sana taparız ve ancak senden yardım isteriz.
Bizi doğru yola ilet.
Nimet verdiklerinin yoluna.
Öfkelenilenlerin ve sapkınların yoluna değil.
İşte başından beri belagatini göstermeye çalıştığımız Fatiha sûresi, yedi âyetten meydana gelmiş bir sûre olmasına rağmen, sanki tek bir âyet, tek bir cümle tutarlılığı içindedir. Esasen bu özellik اَلْحَمْدُ ِللهِ 'den مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ ’ye kadar, baştan sona bütün Kur’ân-ı Kerim’de de mevcuttur. Biz, Kur’ân’ın sıralanışı itibarıyla ilk sûresi olan Fatiha sûresinde bunu ispata çalıştık. Ancak ciddî bir çalışma ve gayret, bir bütün hâlinde Kur’ân’daki bu mucizevî yönü ispat ve izaha yoğunlaştırıldığı takdirde, tefsir adına büyük bir boşluk daha giderilmiş olacaktır.

Biz, şu yazdıklarımızı, Fatiha’ya bir fatiha olarak düşünüyor ve kalemi bu işin erbabına bırakarak, Cenâb-ı Hak’tan, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ı hakkımızda şefaatçi kılmasını temenni ve niyaz ediyoruz.

Allahım! Kur’ân’ı yaşamımıza amaç kıl ve O'nu hayatımızın hayatı hâline getirmeye bizleri muvaffak eyle! (Âmin!)
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Elmalılı tabii din adamı, tarafsız olması beklenemez ama en azından tam anlamını vermek istemediği yerleri orijinal Arapça sözcüğü yazıp geçmiş. Pek zülfü yâre dokunmak istememiş. Örneğin "bacak açılır ve secdeye davet edilirler" ifadesini açıkça yazmak istemeyip "bir sak keşfolunur" şeklinde komik bir ifade yazmış. Sak keşfolunur :D ne yahu? Tabii allah bacağını açınca secde etmeleri emredilir anlamı çıksın istemediği için böyle yapmış. Allah da sanki otomobil durduruyor! :D Ne bacak açılması yahu? Bizim bildiğimiz bacak otomobil durdurmak için açılır! Secde için değil!

Bu şimdi deyim tabii, bacak açıldı demek Arapçada gerçek ortaya çıktı demek ama böyle sıradan adi bir deyimin Kuranda kullanılması çok abes! Yoksa allah bacağını açacak gerçekten demek herhalde istenmemiştir. Bazı hadislerde allah bacağını açacak kıyamette denilmişse de cahil uydurması kabul ediyorum. Ama bu deyim çok banal ve adi, kutsal olduğu iddia edilecek bir kitapta olmamalıydı!
İftiracının El Kitabı Madde 4'ü uyguluyor:
"4-Unutmayın hedef toplumda zaten çok az sayıda olan fikir namusuna sahip ve kaynak sorgulayan bilinçli kesim değil. Bir şekilde işinize taş koyanlara denk gelirseniz önce kıvırdığını iddia edin. Sonra bol bol hakaret edip yıldırmaya çalışın. Alaya alıp insanlar nazarında kıymetten düşürmeye çalışın. Hele tuzağınıza düşüp onlar da hakaret etmeye başlarsa işiniz çok kolaylaşır. Müslümanların ne kadar kaba, yobaz, bilimsel tartışma kültüründen uzak, dogmatik düşünen, örümcek kafalı vs artık ağzınıza geleni saydırın. Ve bingo! Oluşturduğunuz tantana içinde İslamı reddetmeyi dogma haline getirmiş bol miktardaki tipler, sizi asla sorgulamadığı gibi her yazdığınıza destek olup delicesine alkışlar; çünkü onlar size inanmak için dünden razıdır. Buna ek olarak kaynak sorgulama ve gerçek kaynaklardan yazdıklarınızı teyit etme kültürü olmayan Müslümanların çoğunun da kafası karışacaktır. Artık zaferinizin tadını çıkarabilirsiniz..."
İnsanlara hitap eden bir kitabın insanların kullandığı deyimlerle onlara hitap etmesi gerekir. Sizin mantığınızla insanların kullandığı kelimeleri ve dilleri de kullanmamalı. O zaman insanlara anlayacakları şekilde hitap etmezse nasıl hidayet kaynağı olur?
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
BÖLÜM: 2.) SIĞIR
Bakara Suresindeki belagat örneklerine geçmeden önce bazı şeyleri hatırlatmakta fayda olduğunu düşünüyoruz.

İ’câz, sözlük anlamı olarak güç yetirilememe, âciz bırakma, nitelik yönünden eşinin yapılamaması ve başkalarının yapmaya, söylemeye muktedir olamayacağı aşkın bir içerik ve harika bir beyan demektir.

Îcâz ise bir anlam ve kavramı çok az kelime kullanarak özlü söyleme; başka bir tabirle, çok az ifade ile pek çok şey işaretleme ve pek az sözle maksadın açık olarak ifade edilmesi mânâlarına gelmektedir.

Belâgat alimleri, îcâz sözüyle alâkalı şu görüşleri öne sürerler: Bir söz, ifade edilmek istenen mânâyı tam karşılayacak ölçüde ise buna “müsavât” yani denklik denir ki belîğlerin beyanlarında en yaygın olan da budur. Bazen de bir faydadan ötürü ve tabiî “mukteza-i hâl” yani hal ve vaziyetin gereği veya “mukteza-i zâhir” yani görünen durumun gereği esprisine bağlı olarak fazla kelimeler kullanıldığı da olur ki, buna da “itnâb” denegelmiştir ve kendi çerçevesinde bu da makbul bir ifade tarzıdır. Oldukça az kelime veya eksiltmelerle –maksadı bozmuş olmama kaydıyla– ifade ve beyana da “îcâz” denir ki, bu konuyla alâkalı Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’dan yüzlerce örnek göstermek mümkündür.

Aslında, beyanın üslubu müsavâtı yani denkliği gerektirdiği yerde o yolu takip etmek; açıklama ve tefsire ihtiyaç duyulan durumlarda itnâb demek yani fazla kelimeler kullanmak; bazen de herhangi bir anlam ve kavramı ifadede, konuyu anlaşılmaz hâle getirmeme kaydıyla îcâz yolunu seçmek yani az kelime kullanarak anlatmak belagatin ta kendisi, dolayısıyla da makbul ve güzel sayılmıştır. Mevzu ile alâkalı Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ve Sünnet-i Sahiha’da bu ifade tarzlarının hemen hepsinden değişik örnekler vermek mümkündür. Biz burada daha ziyade Kur’ân’daki îcâz yani az kelime kullanarak anlatma üzerinde durarak, o denizden sadece birkaç damla ile yetinmek istiyoruz.

Belâgat alimleri çoğunlukla îcâzı ikiye ayırırlar:

1. Îcâz-ı kısar,

2. Îcâz-ı hazf.

Belâgatçıların, birkaç sözcük ile pek çok gerçeği anlatmanın unvanı saydıkları “îcâz-ı kısar”la ilgili Kur’ân-ı Kerim'de onlarca misal gösterilebilir. Evet, اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 'den مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ ’ye kadar değişik mertebelerde hep bu îcâz hakikatinin parladığı görülür. Ne var ki, biz şimdilik konunun özelliği açısından belâgat uzmanlarınca da üzerinde durulmuş bir-iki örnekle yetinmeyi düşünüyoruz.

Meselâ, A’râf Sûre-i Celîlesindeki خُذِ ٱلْعَفْوَ وَأْمُرْ بِٱلْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ ٱلْجَٰهِلِينَ “Sen her zaman bağışlama (afv u safh) yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerle uğraşmaktan uzak dur.” ferman-ı sübhânisi üç cümleden ibaret olduğu hâlde güzel ahlakın bütün disiplinlerini kapsayıcı bir beyan harikasıdır. Evet, bu engin beyan içinde bağışlama ahlâkı, iyilik ve güzellik düşüncesini yaşayıp yaşatma kararlılığı, bilgisiz ve densiz insanlarla tartışmalara girmeme ciddiyeti, demagoji ve diyalektiklerle faydasız dalaşmalarda bulunmama vakarı… türünden pek çok hususun hemen hepsini bir solukta ifade etme gibi bir kapsayıcılık söz konusudur.

Başka bir örnek olarak, bütün kötülüklerin ve iyiliklerin özetini içeren اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَا۪يتَٓائِ ذِي الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِۚ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ “Şüphesiz Allah, adalet ve istikameti, en derin anlamıyla ihsanı ve yakınlarına hayırda bulunmayı emreder; hayâsızlığı, çirkin ve nâhoş işleri, zulüm ve tecavüzü de yasaklar.” âyet-i kerimesi de îcâz açısından üzerinde durulan veciz beyanlardandır.

Kur’ân-ı Kerim’de benzer îcâz çeşidinin onlarcasını örnek vermek mümkündür; fakat konunun özelliği bu derinlikteki bir çözümlemeye müsait olmadığından biz de mecburen çerçeveyi dar tutmak zorundayız. Burada meseleyi noktalayarak bir-iki örnekle îcâz-ı hazf’e geçmek, birkaç âyet-i kerime ile ona da temas ettikten sonra ayrı bir beyan sultanlığını işaretlemek istiyoruz.

Belâgat âlimlerinin ifadelerine göre “îcâz-ı hazf”; ifadelerin bazı kısımlarının, onlara delâlet edecek sözlü veya mânevî bir ipucu bırakılarak hazfedilmesi yani zikredilmemesidir. Hazfedilen, bir harf olabildiği gibi bazen bir kelime ve bir cümle de olabilir. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’da bu tür hazfin de onlarca örneğini göstermek mümkündür.

Örneğin, وَلَمْ اَكُ بَغِيًّا “Ben iffetsiz biri değilim.” (Meryem 20) Burada اَكُن olacakken ن harfi hazfedilmiştir. İfadenin bu şekilde gelmesi, o esnadaki konjonktüre ve heyecan hâline fevkalâde uygun düşmektedir.

Daha farklı bir örnek olarak: حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ “Size annelerinizle evlenmek haram kılınmıştır.” (Nisa 23) âyetinde, evlenmek mânâsına gelen نِكَاح kelimesi hazfedilmiştir; anlatılmak istenen husus da gayet açıktır.

Bunun gibi, bu Kitab-ı Kerim’de, bazen رَبِّ ٱغْفِرْ لِى “Rabbim beni yarlığa!” (A'raf 151) beyanında olduğu gibi tamlayan yâ’sı (ي) hazf edilerek îcâza gidilmiş; bazen وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحًا “Kim tevbe edip sâlih amel işlerse.” (Furkan 71) âyetinde olduğu türden kendisine salih sıfatı isnad edilmiş olan عملاَ "amel" hazfedilerek sıfatla yetinilmiş ve bazen de وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَف۪ينَةٍ غَصْبًا “Zira arkalarında her sağlam gemiyi zorla gasp eden bir melik vardı.” (Kehf 79) beyanında olduğu gibi sağlam mânâsına gelen صالحة sıfatı zikredilmeyerek kendisine "sağlam" sıfatı isnad edilen سَف۪ينَةٍ "gemi" kelimesiyle yetinilmiştir.

Îcâz-ı hazf olarak bazen birkaç kelimenin topluca hazfedildiği de olur. Sûre-i Yusuf’taki فَأَرْسِلُونِ () يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ “Beni gönderin.. Ey dosdoğru sözlü Yusuf (dedi).” (Yusuf 45-46) âyetinde olduğu gibi. Maksadı bozmadan burada şu kelimelerin hazfedildiği anlaşılmaktadır: فَاَرْسِلُونِ - يُوسُفُ اَيُّهَاالصِّدِّيقُ فَاَرْسِلُونِ اِلٰى يُوسُفَ َلاسْتَعْبَرَ مِنْهُ الرُّؤْيَا فَاَرْسَلُوهُ فَذَهَبَ اِلَى السِّجْنِ وَقَالَ يُوسُفُ “Beni Yusuf’a gönderin, [rüyanın tabirini O’na sorayım. Bunun üzerine onlar da bu zâtı hapishaneye gönderdiler de o:] Ey doğru sözlü Yusuf, dedi.”

Kur’ân-ı Kerim’de bu türden o kadar çok hazif vardır ki, bunların bütününü zikretmek bir ciltler dolusu kitap ister; bu ise bu dar tahlilin sınırlarını aşar.. tabi benim boyumu da...

Esasında Kuran-ı Kerim’deki i’câz ve îcâz gerçeğiyle ilgili, me’ânî ve beyan umanları O'nun o kadar çok derinliğinden söz etmişlerdir ki, bunlardan her biri tek başına O'nun “Kelâmullah” olduğunu göstermekte ve aşkınlığına şehadet etmektedir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
BÖLÜM: 2.) SIĞIR
Bediüzzaman, Kur’ân’daki i’câz adına, onun nazmının cezâleti (söylenişte anlamı tam yansıtmanın yanında fevkalâde ahengi, müjdelediğinde içlere ferahlık salan yumuşaklığı, tehditlerinde gönüllerde ürperti ve titremeler meydana getiren etkileyiciliği demektir), ifade zenginliğinin yanında üslubunun alışılmadık ve orijinal olması, tarzının zerafet ve güzelliği, ifadelerinin aşkınlık ve üstünlüğü, mânâsının kuvvet, sağlamlık ve hakkaniyeti, lafızlarının düzgün, açık ve anlaşılır olması… gibi konular üzerinde durur ve bu hususların hepsini örnekleriyle ortaya koyar. Biz bu konuyu da şimdilik o güzide kaynaklara havale ederek geçelim. (Bediüzzaman, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua).

Öncelikle, Bakara Sûre-i Celîlesinin içeriğine kuş bakışı bir göz gezdirme yararlı olacaktır.

Evet, sûreye genel olarak bakıldığında özetle şu konuları içerdiği görülmektedir:

İlk yirmi âyetinde, “ümmet-i icabet” ve “ümmet-i davet”i oluşturan, mü’min, münafık ve kâfirlerden oluşmuş üç sınıftan bahsedilmektedir. Evet, insanlar başlıca iki gruba ayrılırlar:

1. Allah’ın nitelendirdiği şekilde O’nu tanıyıp iman eden ve Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) davetine icabette bulunan mü’minler.

2 . Dine çağrıldıkları hâlde, nitelendirildiği şekilde Allah’ı tanımadığı gibi Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) davetine de icabet etmeyen mahrumlar.

Bu ikinci grup da kendi aralarında ikiye ayrılır:

1. İç ve dış bütünlüğü olmayan iki yüzlü münafıklar.

2. İnkârda iç ve dış tutarlılığı olan münkir kâfirler

Mü’min, kâfir ve münafıklardan oluşan üç topluluk Bakara Sûresi’nin yirmi birinci âyetine kadar belagatli bir uyum içinde anlatılmaktadır ve burada ifade edilen gerçeklerin Fâtiha ile de ciddi bir uyum içinde olduğu gözlenmektedir. Bakara Sûresi dikkatle incelendiğinde, Fâtiha’da nazara verilen“mü’minler ve diğerlerinin genel durumu”nun burada ayrıntılarıyla ele alınıp işlendiği görülür. Mesela, bu sûrenin 21’den 40’a kadar olan âyetlerinde, insanın yaratılışından meleklerin ona secdesine, o garip imtihan neticesinde Cennet’ten dünyaya gönderilişinden tevbe ederek affa kavuşup Cenab-ı Hak tarafından nimetlerle perverde kılınmasına kadar upuzun bir süreçte insanoğlunun serüveninden bahsolunmaktadır ki bunlar bir yönüyle imanın önemini vurgularken diğer yönden de geçmişte cereyan eden beşerî olayları anlatması bakımından, Fâtiha’daki الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ile zikrolunan kendilerine nimet verilenlerle burada zikredilenler arasında irtibat kurmaktadır.

Mekke-i Mükerreme’de nâzil olan (Mekkî) âyetlerin ifadelerinde görülen belâgat ve fesâhat, Medine-i Münevvere’de nâzil olan (Medenî) âyetlerdekinden farklıdır. Medenî âyet ve sûrelerde çoğunlukla iman etmiş insanlara hitap edilerek hükümlere dair meseleler anlatılmaktadır. Mekke’de nâzil olan âyet-i kerimelerin muhatapları ise daha çok inkar eden insanlar olduğundan Mekkî âyetlerde her şeyden önce kitleleri imanın diriltici iklimiyle tanıştırma esas alınmıştır.

Müslümanlar Mekke’de iken hem sayıca çokluk hem de teçhizat itibarıyla oldukça zayıftılar. Onun için bu durum, başka dinden olanları pek endişeye sevk etmiyordu. Ama Medine’de Site İslâm Devleti kurulduğunda gayrimüslimlerde geleceğe yönelik ciddi endişeler meydana gelmişti. Onun için Kur’ân-ı Kerim, burada gayrimüslimleri de dikkate almış ve meseleyi iki yönden işlemiştir: Bir taraftan âdeta Müslümanlara; “Sizden olmayan din mensupları karşısında durumunuz çok kritiktir.” diyerek onları ikaz etmiş; diğer taraftan da eski diyanet sahiplerinin Müslümanlara bakış açılarını anlatmıştı. Aslında her iki tarafı idare, Kur’ân-ı Kerim’in irşad konusunda o fevkalâde üslubunun ifadesiydi. O, bir taraftan hazımsız diyanet sahiplerinin toplum bünyesinde meydana getirmiş oldukları zararları anlatırken, diğer taraftan da tahrik etmemek ve damarlarına dokundurmamakla, hak ve hakikate uyanmaları adına onlara bir kapı aralıyordu.

Söylenebilir ki, Bakara Sûresi’nde bir Müslümanın bireysel ve toplumsal yaşamı adına gerekli olan bütün prensipler özet olarak anlatılmış ve hiçbir boşluk bırakılmamıştır.

Her şeyin doğrusunu Kur’ân’ın Sahibi (celle celâluhu) bilir; bizim bilebildiklerimiz o deryadan bir damla gibidir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Bu harflerin ne anlama geldiği bilinmemektedir. Olasılıkla sanki ortada gizemli bir tılsım varmış izlenimi yaratmak için kullanılmıştır ve hiç bir anlamı yoktur. Varsa da hiç bir önemi bulunmamaktadır. "Salon" sözcüğünün "sln" diye yazılmasıyla hiç bir anlam oluşmayacağı gibi.
Açılıştan sonraki ilk bölüme tılsımlı gizem taşıyan harfler imajı verilerek başlanması başlı başına bir fiyasko. Bunun illüzyonistin sihir yapıyorum diye abraka dabra demesinden bir farkı bulunmuyor.

Böyle ucuz basit numaralar ile insanları kandırmak ve etki altına almak aldatmacadır. Daha başlarken nasıl bir kandırmaca ile karşı karşıya olduğumuz hemen anlaşılmaktadır. Üç harfi yan yana getirip bunda bir olağanüstülük, derin anlamlar varmış havası yaymak kadar ucuz ve basit bir numara daha yoktur herhalde. Bu yani illüzyon yaparken abraka dabra demekten bile çok ucuz!
الۤمۤ
İ’câz, inci gibi incecik belâgat inceliklerinin parıltılarının birleşmesinden yansıyan bir nurdur. Her bir güzellik ince ve ışığı az ise de, inceliklerin toplamından meydana gelen tam bir ışık ile fecr-i sadık çıkacaktır.
1. Hece harflerinin adedi -sakin yani harekesiz elif hariç kalmak şartıyla- yirmi sekiz harftir. Kur’ân-ı Azîmüşşan, sûrelerin başında bu harflerin yarısını zikretmiş, yarısını da terk etmiştir.
2. Kur’ân’ın almış olduğu yarım, terk ettiği yarımdan daha fazla insanlarca kullanılır.
3. Kur’ân, sûrelerin başında zikrettiği kısım içinde dil üzerine daha kolay gelen elif, lâm’ı çok tekrar etmiştir.
4. Kur’ân, aldığı harfleri, hece harflerinin adedince sûrelere dağıtmıştır. Yani, mukattaat harfleri, hece harflerinin sayısı olan yirmi dokuz sûrenin başında geçmektedir.
5. Hece harflerinin mehmûse, mechûre, şedîde, rahve, müsta’liye, münhafıza, mutbika, münfetiha gibi çiftli cinslerinin her birisinden yine yarısını almıştır.
6. Kalkala, zelleka gibi, sayısı tek olan guruptan dile ağır gelen harflerden az, hafif gelenden çok alınmıştır.
7. Kur'an'ın bu yarılamayı beş yüz dört ihtimalden bir olarak seçilmiştir. Adı geçen yarılamanın dışında hiç bir surette böyle dengeli ve yarı yarıya bloke edilmiş şekliyle bir bölüşüm söz konusu olamaz. Bu gibi i'caz parıltılarından zevk alamayan, kendi zevkini kınamalıdır.
8. Belki de Allah "Ben bu Kur'an’ı dış görünüş itibariyle manası olmayan şu harflerden meydana getirdim. İşte size harfler. Eğer gücünüz varsa sizlerde böyle belagatli bir ayet yapınız" diyor. O zamanın edip ve belagat ustaları dahil şimdiye kadar hiç kimse harfleri bir araya getirip belagatli ayetlere benzer getirememişlerdir.
9. Hece harflerinin sayısı yirmi sekizdir. Birden yirmi sekize kadarki sayıların toplamı: dört yüz altıdır. 406 sayısı: 14x29’dur. Demek ki, hem mukattaa harflerinin on dört adet sayısı, hem de bu harflerin başında bulunduğu yirmi dokuz sûrenin sayısı hece harflerinin yirmi sekiz sayısı içerisinde yer almaktadır. Allah bu matematiksel tabloyu pek harika bir surette kullanmış ve Kur’an’ın önemli bir i’caz parıltısı olarak ortaya koymuştur.
10. الۤمۤ ile benzerlerinde göze çarpan harikalık, bu harflerin pek harika ve acayip bir şeyin başlangıcı ve keşif kolları olduklarına işarettir.

11. Bu sûrelerin başlarındaki harflerin kesilmesi ile isimleri hecelemek, işaret edilem-n mananın kaynağına ve neden doğduğuna işarettir.

12. Bu kesik harfler ve yan yana gelmesi ile ortaya çıkan benzersiz ayetlerin kaynağı yirmi sekiz harftir. Yani Kur’an, insanların bildiği ve gözü önünde olan harfleri kullanarak mucizevi bir terkip yapıyor. "Şayet buna karşı iseniz, hadi siz de bildiğiniz o yirmi sekiz harften bir mucize yapın" diyerek, insanlara meydan okuyor. İnsanların acizliğini yüzüne çarpıyor, ta ki Kur’an önünde aczini itiraf edip imana gelsinler.

Mimar Sinan aynı malzemeleri kullanarak şaheserler yapıyor, başka mimar aynı malzeme ile çürük ve esassız bir bina yapıyor. Demek önemli olan malzeme değil, o malzemeyi ustalık ile kullanmaktır. Yirmi sekiz harf bir malzeme ve kaynaktır. Bu malzeme ve kaynaktan bir mucize çıkarmak ise Allah’a mahsustur.

13. Mânâdan soyulmuş şu hece harflerinin zikri, karşı çıkanları delilsiz bırakmaya işarettir.

Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, şu mânâsız harflerin hal diliyle ilân ediyor ki: “Ben sizden beliğ anlamları, hükümleri, hakikatleri ifade eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum. Yalnız şu sıraladığım harflerden bir benzerini yapınız—velev iftira ve hikâyelerden ibaret bile olursa olsun!”

14. Harfleri sıra hecelemek, yeni okumaya ve yazmaya başlayanlara mahsustur. Bundan anlaşılıyor ki, Kur’ân, ümmî bir kavme ve başlangıç seviyesinde olan bir çevreye öğretmenlik yapıyor.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,544
Tepki puanı
935
Düşünce
Sünni
Bu harflerin ne anlama geldiği bilinmemektedir. Olasılıkla sanki ortada gizemli bir tılsım varmış izlenimi yaratmak için kullanılmıştır ve hiç bir anlamı yoktur. Varsa da hiç bir önemi bulunmamaktadır. "Salon" sözcüğünün "sln" diye yazılmasıyla hiç bir anlam oluşmayacağı gibi.
Açılıştan sonraki ilk bölüme tılsımlı gizem taşıyan harfler imajı verilerek başlanması başlı başına bir fiyasko. Bunun illüzyonistin sihir yapıyorum diye abraka dabra demesinden bir farkı bulunmuyor.

Böyle ucuz basit numaralar ile insanları kandırmak ve etki altına almak aldatmacadır. Daha başlarken nasıl bir kandırmaca ile karşı karşıya olduğumuz hemen anlaşılmaktadır. Üç harfi yan yana getirip bunda bir olağanüstülük, derin anlamlar varmış havası yaymak kadar ucuz ve basit bir numara daha yoktur herhalde. Bu yani illüzyon yaparken abraka dabra demekten bile çok ucuz!
15. ا ل د gibi harfleri, meselâ, elif, lâm, dal gibi isimleriyle tabir ve zikretmek, okuyan ve yazanların uyguladığı bir usuldür. Bundan anlaşılıyor ki, hem söyleyen, hem dinleyen ümmî olduklarına nazaran, bu tabirler, söyleyenden doğmuyor ve O'nun malı değildir; ancak, başka bir yerden O'na geliyor.

Ey arkadaş! Bu inceliklerin ince iplerinden dokunan yüksek belâgat nakışını göremeyen adam, belâgat ehlinden değildir. Belâgat uzmanlarına müracaat etsin.
16. الۤمۤ üç harfiyle üç hükme işarettir. Şöyle ki: Elif, هٰذَا كَلاَمُ اللهِ اْلاَزَلِىُّ "Bu Ezelî Allah’ın kelâmıdır. hükmüne; lâm, نَزَلَ بِهِ جِبْرِيلُ "Onu Cebrâil (a.s.) indirmiştir" hükmüne; mim, عَلٰى مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ السَّلاَمُ "Muhammed’e (a.s.m.)" hükmüne işarettir.
Elif, Arapça'da kendisinden sonra gelen hiçbir harfe Bİ-TİŞ-MEZ! Dikkatinizi çekmiş miydi önceden?

Peki, Ezeli Rabb'imizin sıfatlarından birisi; Muhalefet'ün Li'l-Havadis, yani Yaratanımızın sonradan olan biz dahil tüm varlıkların hiçbirisine benzememesi, onlarla arasında benzeyiş yönünden ne bir bağlantı ne de bir ortaklığın olmaması, deyim yerinde ise bu Elif-Lam-Mim'de Rabbimizce kodlandığı üzere O'nun (C.C.) sonrakilere bitişmemesi, Elif'de mana olarak işaretlenmiştir.

Kur'an alfabesinde Lam harfini bir düzleme çizecek olsak çizime aşağıdan yukarıya değil; mantıksal olarak ve işin kolayı öyle olduğu için tepeden aşağıya doğru başlarız.

İşte, Elif'e bitişmeyen ve O'nun ile arasında benzeyişlik yönünden de, tıpkı biz insanlar gibi hiçbir ortak yönü olmayan Cebrail (AS), yukarıdan nüzul ile yine yukarıdan nüzul eden ayetleri, bir Lam inişiyle;

Gerek vahiy, gerekse de ilham yönüyle insanlar ve özellikle de peygamberlerce kontak kurulabilen meleklerden Cebrail (AS), ne Elif'e ve ne de Lam'a benzemeyen ve ayette Mim ile mimlenen Hz. Muhammed(ASM)'a indirmiş ve bağlamıştır o Rabbani hitapları..

Aynen الم 'deki gibi.. Kendisinin kimin ile bağlı olduğu açıkca belli olan, harflerinin diziminde bile tesadüf olmayan, eşsiz, Ezeli bir hitap ve bir ilan.. “Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyan”…

Evet, nasıl ki Kur’ân’ın hükümleri uzun bir sûrede, uzun bir sûre kısa bir sûrede, kısa bir sûre bir âyette, bir âyet bir cümlede, bir cümle bir kelimede, o kelime de sin, lâm, mim gibi hurûf-u mukattaada resmedilir, görünür. Aynen öyle de, الۤمۤ’in her bir harfinde zikredilen hükümlerden biri benzeşmiş görünüyor.

17. Şifrevari şu hurûf-u mukattaanın zikri, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın fevkalâde bir zekâya sahip olduğuna işarettir ki, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, remizleri, îmaları ve en gizli şeyleri apaçık gibi anlar.

18. Şu harflerin kesik olması, harf ve lâfızların içerdikleri kıymet, yalnız ifade ettikleri mânâlara göre olmayıp, harflerin sırlarını araştıran ilimde anlatıldığı gibi, adet ve sayılar gibi harflerin arasında doğal ilişkilerin bulunduğuna işarettir.
Bu harf dizilimlerinden birçok İslam âlimi ebcet ve cifir ilmini de kullanarak gaybi sırlar ve ince manalar çıkararak bu harflerin öyle rastgele bir harf tercihi ve dizilimi olmadığını ortaya koymuşlardır. Mesela
Taberî, Şûrâ sûresi’nin başındaki hurûf-u mukattaayla alâkalı İbn Abbas’tan bir rivayet aktarır. İbn Abbas’a bu âyetin tefsiri sorulduğunda o önce cevap vermek istemez. Sual birkaç defa tekerrür edince o, bugünkü Bağdat’ın krokisini çizip anlatıyormuş gibi şu tür izahta bulunur: “Etrafında iki nehir bulunan tepemsi bir yere bir şehir kurulacak, orada, peygamber torunlarından adı Abdulilâh veya Abdullah olan önemli bir kişi/kişiler bâğiler tarafından öldürülecektir.” der.
(et-Taberî, Câmiu’l-beyân 25/6.)
General Abdülkerim Kasım, Abdulilâh ve merhum Faysal’a karşı ihtilâl yapınca Faysal taraftarları bu meseleyi kaleme alıp halka dağıttılar.
 

Son konular

Son mesajlar

Üst