Kuran Tercümesi

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
Bu harflerin ne anlama geldiği bilinmemektedir. Olasılıkla sanki ortada gizemli bir tılsım varmış izlenimi yaratmak için kullanılmıştır ve hiç bir anlamı yoktur. Varsa da hiç bir önemi bulunmamaktadır. "Salon" sözcüğünün "sln" diye yazılmasıyla hiç bir anlam oluşmayacağı gibi.
Açılıştan sonraki ilk bölüme tılsımlı gizem taşıyan harfler imajı verilerek başlanması başlı başına bir fiyasko. Bunun illüzyonistin sihir yapıyorum diye abraka dabra demesinden bir farkı bulunmuyor.

Böyle ucuz basit numaralar ile insanları kandırmak ve etki altına almak aldatmacadır. Daha başlarken nasıl bir kandırmaca ile karşı karşıya olduğumuz hemen anlaşılmaktadır. Üç harfi yan yana getirip bunda bir olağanüstülük, derin anlamlar varmış havası yaymak kadar ucuz ve basit bir numara daha yoktur herhalde. Bu yani illüzyon yaparken abraka dabra demekten bile çok ucuz!
19. Allah, bu üç harf ile dikkatleri ve zihinleri bu harflerin çıkarıldığı yerlere çeviriyor. Böylece, insanları, hem bu üç mahrece hem de diğer bütün harflerin çıktığı bu üç mahreç içindeki diğer küçük mahreçlerde, bütün harflerin, kelimelerin ve lafızların muhteşem ve harika yaratılışlarını hayretle tefekkür etmeye davet ediyor.

Demek ki, bu âyetleri gönderen kim ise, bütün harflerin çıkış yerlerini, o harflerden meydana gelen kelimeleri ve o kelimelerin müsemmaları olan eşyayı yaratan da O'dur.

Kur’an, Fâtiha Suresi ile duyguları uyandırdıktan sonra dilin maddesi olan elifba harflerinden başlaması ve daha söylerken kalbin en derin kısmından dudağın ucuna kadar bütün harflerin tüm mahreçlerine uygun üç mahreçten özel tertib ile çıkarak insana kendini tarttırıp tanıtacak olan "elif, lâm, mim" harflerini düşündüre düşündüre okutması, dil sırrı içinde seslerden kelimelere, kelimelerden manalara, manalardan eşyaya, eşyadan yaratma sırrına ve varlığın başlangıcına ve Allah'ın ilmine kadar götürmesi, bu yüce kitabın başlangıçtan sonuca kadar insanlığa yol göstermeyi üzerine aldığını büyük bir belağatle ifade etmektedir.
Buna göre âyet sanki şunu demektedir:
"Ey düşünür! 'Elif, lam, mim' sembolüne bak ve harflerin çıkış yerlerine riayet ederek elif lâm mim diye oku. Okurken kendini bir tart, ruhundan bedenine, içinden dışına, göğsünden dudaklarına doğru yokken var olarak çıkıp gelen o sesleri de iyice bir dinle. Bu sırada bir elifba, ebced okurcasına bütün elifba harflerini şekilleriyle hayalinden geçir ve düşün. Aslında hiçbir manası olmayan bu tek ve basit seslerden, sayılmayacak kadar manayı taşıyan kelimelerin ve bu kelimelerden sözlerin ve bu sözlerden kâinatı anlatan yüce kitapların meydana gelme şekillerinde, nasıl bir kudret ve nasıl bir yaratılış sırrı gizli olduğunu düşün."

"O zaman anlarsın ki kâinatta her mana, her feyiz (nimet), her ilerleme, her olgunluk, her ümit bir sosyal düzene, hem de layık olduğu konumu ile bir sosyal düzene borçludur. Kendi kendine hiçbir manası, hiçbir kuvveti, hiçbir belirtisi olmayan basit maddelerin tek tek parçaları, layık oldukları bir sosyal düzeni buldukları zaman onlardan kimyalar, hikmetler, şekiller, hayatlar fışkırarak şu gözümüzün önündeki görülen kâinat meydana geliyor."

"Sen seslerden kelimeyi, kelimelerden manaları, manalardan eşyayı okuyup görebiliyorsan, böyle yokluğun var, anlamsızın anlamlı olabilmesi, ayrı ve dağınık şeylerin birleşip bir bütün meydana getirebilmeleri, bütün bunlar üzerinde ezelden ebede kadar hakim ve her şeyi kuşatan bir kudret-i vahdaniyenin delili ve tanığı olduğunda tereddüd edebilir misin?"

Hayır edemezsin ve etmek için kendinde hiçbir hak göremezsin…" (Elmalılı, Hak Dini, Kur'an Dili, Bakara 1. âyetin tefsiri. )


Ey zihnini belâgatin boyasıyla boyayan arkadaş! Bu incelikleri sıkacak olursan, هٰذَا كَلاَمُ اللهِ "Bu Allah’ın kelâmıdır." içinden çıkacaktır.
الۤمۤ benzerleriyle beraber, sentez şeklinden kesik kesik olarak zikirleri, bu şeklin bağımsız olup hiçbir imama tâbi olmadığına ve hiç kimseyi taklit etmiş olmadığına ve üslûpları acaip, çeşitleri garip yeni varlık sahasına gelen bir eşsiz güzellik olduğuna işarettir.
20. Hatip ve beliğlerin âdetindendir ki, mesleklerinde daima bir örneğe tâbi oluyorlar ve bir örnek üzerine nakış dokuyorlar ve işlenmiş bir yolda yürüyorlar. Halbuki, bu harflerden anlaşıldığına nazaran, Kur’ân hiçbir örneğe tâbi olmamıştır ve hiçbir belâgat nakışı örneği üzerine nakış yapmamıştır ve işlenmemiş bir yolda yürümüştür.

21. Kur’ân, baştan aşağıya kadar, nâzil olduğu yapı üzerine bâkidir. Bu kadar Kur’ân’ı taklit etmeye aşırı istekli olan dostlar ve saldıran düşmanlara rağmen, şimdiye kadar Kur’ân’ın ne taklidi yapılabilmış ve ne de bir örneği gösterilebilmiştir.

Evet, Kur’ân, milyonlarca Arabça kitaplarla karşılaştırılırsa, benzeri bulunamaz. O halde, Kur’ân, ya hepsinin altındadır; bu ise imkansızdır. Öyle ise hepsinin üstünndedir; öyle ise Allah’ın kelâmıdır.

22. İnsanlığın san’atı olan bir şey, başlangıçta çirkin ve düzensiz olur, sonra yavaş yavaş düzene sokulur. Kur’ân ise, ilk ortaya çıktığında gösterdiği tatlılığı, güzelliği, gençliği şimdi de öylece korumaktadır.

Ey belâgat inceliğinin kokusunu koklayan arkadaş! Zihnini şu 22 maddeye gönder ki, bal arısı, اَشْهَدُ اَنَّ هٰذَا كَلاَمُ اللهِ "Bunun Allah’ın kelâmı olduğuna şehadet ederim." balını çıkarsın!
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
BÖLÜM: 2.) SIĞIR
Bu sûrenin “Bakara Suresi” ve “Kürsî Suresi” gibi değişik adları vardır. Bu sûreye, İsrailoğulları’yla alâkalı olan “Bakara” (inek) kıssasının tamamının burada anlatılmış olması ve bu meselenin başka bir sûrede tekrar edilmemesi sebebiyle “Sûre-i Bakara”; içinde Âyetü’l-Kürsî’yi içerdiği için de “Sûre-i Kürsî” denilmiştir. Evet, ilâhi kürsi'nin her şeyi kuşatmasıyla Bakara Sûresi’nin bütün ilâhî hükümleri kuşatması arasında ince bir alâka vardır.

Bakara Sûresi'nin “Senâmü’l-Kur’ân” (Kur’ân’ın zirvesi) ile “ez-Zehrâ” (parlak, ışık saçan) diye biri özel, diğeri ortak olan iki ismi daha vardır ki, Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam, “İki zehrâyı (Bakara ile Âl-i İmrân’ı) okumaya devam ediniz.” (Müslim, salâtü’l-müsâfîrin 252; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/249, 251, 254, 257. ) hadisiyle, bu sûrenin Âl-i İmrân ile ortak ismine; “Her şeyin bir senâmı (hörgücü, zirvesi) vardır. Kur’ân’ın senâmı ise Bakara Sûresi’dir.” (Tirmizî, fezâilü’l-Kur’ân 2; Dârimî, fezâilü’l-Kur’ân; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/26. ) ifadeleriyle de onun özel ismine işaret buyurmuştur.

Bunun haricinde Kur’ân'ın zirvesi olan Bakara Sûresi, bir taraftan Kur’ân-ı Kerim’in başında bulunmasıyla, nereden bakılırsa bakılsın rahatlıkla görünen bir zirve olmasının yanında; pek çok dini hükümleri içermesi sebebiyle de âdeta insanların üzerindeki mukaddes bir sorumluluğu hatırlatan yüksek bir makama sahiptir.

Bakara Sûresi ile Fâtiha Sûresi arasında çok ciddi bir uyum vardır. Şöyle ki, mü’minin, Fâtiha Sûresi’ndeki اِهْدِنَا لصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet.” duasına sanki Cenab-ı Hak, hemen arkasından gelen Bakara Sûresi’ndeki فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Hidayet rehberidir müttakilere.” âyetiyle cevap vermektedir.

Fâtiha Sûresi’nin son âyetinde zikredilen mağdûbîn (sapıtıp gazaba uğrayanlar) gürûhunun ilâhî gazaba uğramalarına sebep olan hususlar da Bakara Sûresi’nde teker teker detaylandırılmaktadır.

Cenab-ı Hak (celle celâluhu), Fâtiha Sûresi’ni Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın en başına koyma vahyi ve işaretiyle bize bir kitapta, metot ve tertibin nasıl olması gerektiğini öğretmekte; bunun için de önce berâat-i istihlâl (bir esere, o eserin içinde gelecek konulara işaretler içeren edebî bir üslupla başlama) türünden, Kur’ân-ı Kerim’de geçen hakikatlerin bir özetini vermektedir ki, ondan sonra atıf yapılan meseleler, Bakara Sûre-i Celilesi’nde yeri geldikçe ayrıca detaylandırılacak ve Bakara’da detaylandırılan meseleler de birer birer daha sonraki sûrelerde daha detaylı bir şekilde ele alınacak demektir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Elif Lam Mim. (*)
*Şu kitap içinde hiç bir şüphe yoktur.
Bakara Sûresi’nde الۤمۤ anahtar ve şifresiyle zihinler teyakkuza geçirildikten sonra nazarlar Kur’ân’a yönlendirilerek ذٰلِكَ الْكِتَابُ “İşte o kitap!” denmektedir. Malum olduğu üzere ذٰلِكَ Arapçada uzağa işaret etmek için kullanılan bir işaret edatıdır. Mesafenin uzaklığını ima eden bu kelime, burada makamın yüksekliğinden kinaye olarak kullanılmış ve Kur’ân-ı Kerim’in makamının yüksekliği gösterilmek istenmiştir; yani bu ذٰلِكَ ile, “İşte şu şanı yüce ve çok yüksek olan kitap...” denilmek istenmiştir. الۤمۤ ile bu kitabın şifreleri verildikten ve çözümü mütefekkir ve mülhemûndan olan insanlara bırakıldıktan sonra zihinler, ister istemez ona “şanı yüce kitap” deme ufkuna yükselmişlerdir. Kur’ân da buna işaret anlamında الۤمۤ dedikten sonra ذٰلِكَ الْكِتَابُ “İşte şu şanı yüce çok yüksek olan kitap...” demektedir ki, bu iki ifade âdeta bir vâhidin iki yüzü mesabesindedir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Elif Lam Mim. (*)
*Şu kitap içinde hiç bir şüphe yoktur.
*Korkanlar için rehberdir.
Ayrıca burada bir noktaya daha dikkat çekilmektedir ki, o da, bu kitabın şanının, ilâhî kelam olmasından dolayı yüce olmasıdır. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim incelenirken, her şeyden önce nazarlar, insanın maddî ufkunun darlığından sıyrılarak, o Kitab-ı Kerim’in yüce seviyesine çevrilmelidir. Zira Kur’ân, ezelî kelam sahibi yüce bir Zât’ın kullarına sunduğu bir kurtuluş reçetesidir. Eğer Kur’ân’a bu açıdan bakılmazsa, onun içerdiği hakikatlerden çoğu da görülemez. Ona kendi yüce seviyesinden nazar edilip içeriğe de o açıdan bakıldığında görülecektir ki o, öteler ötesinin sesi-soluğu diyebileceğimiz özellikte yüce bir kitaptır. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim, herhangi bir kitap veya bir gazete ya da broşür gibi okunacak bir kitap değildir. Zira o لاَرَيْبَ فِيهِ “içinde hiçbir tereddüt ve şüphe olmayan” ilâhî bir kitaptır. Kendisinde hiçbir şek ve şüphe olmayan bu Kitap, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Hidayet rehberidir müttakilere.”
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Elif Lam Mim. (*)
*Şu kitap içinde hiç bir şüphe yoktur.
*Korkanlar için rehberdir.
Bir kısım toplum bilimcilerin de ifade ettiği gibi şimdiye kadar hiçbir fikir, doktrin ve kitap, Kur’ân-ı Kerim’in toplum bünyesinde meydana getirdiği inkılabı gerçekleştirememiştir. Zira böyle seviyeli bir inkılabın meydana gelmesi, onun çeşitli devrelerden geçmesine ve bu konuda birkaç neslin fedakârane çalışıp didinmesine bağlıdır. Tarih de şahittir ki, inkılaplar gerçekleşirken ilk nesil, çok defa çeşitli medeniyetlerin tesiri altında taklitçiliğe düşmüş; ikinci nesil ancak onların ortaya attıkları fikir, doktrin, sistem veya mezhebi realize etmeyi başarmıştır. Hatta bazen bu fikir, sistem veya mezhepleri bunların arkasından gelen nesiller ancak istikrara kavuşturabilmişlerdir. Sadece Nebiler Serveri’dir ki Kur’ân-ı Kerim sayesinde üç neslin varlığına bağlı onca inkılabı tek bir nesille tamamlamıştır.

Evet, vahşi ve bedevi bir toplum, vahşet ve bedeviliğin en dehşetlisi yaşarken, Kur’ân ve İnsanlığın İftihar Tablosu sayesinde –hem de daha Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatta iken– en medeni ve en yüce milletlerin varabileceği son ufka ulaşmıştır. Dahası bu hayret verici inkılap, gerek toplumsal, gerek siyasî ve gerekse akidevî olarak hayatın hemen her karesinde böylesine baş döndürücü bir hızla gerçekleşmiştir. Dolayısıyla ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَرَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ifadesi, ilk plânda hidayetin bir parçasını elde etmiş olsalar da müttakilerin yükselişlerinin Kur’ân’ın rehberliği sayesinde gerçekleşeceği hakikatine işaret ediyor gibidir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Elif Lam Mim. (*)
*Şu kitap içinde hiç bir şüphe yoktur.
*Korkanlar için rehberdir.
Kelâmların güzelliğini artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, beliğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların tamamen o kelâmın takip ettiği esas maksada yönelik olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır.

الۤمۤ - ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَرَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Elif, Lâm, Mîm. İşte bu kitapta hiç şüpheye yer yoktur; takvâ sahipleri için bir hidâyet kaynağıdır.” Bu âyette temel maksat, Kur’ân’ın yüksekliğini göstermektir. Ve bu maksadı güçlendiren لاَرَيْبَ فِيهِ اَلْكِتَابُ ذٰلِكَ الۤمۤ kayıtlarıdır. Evet, bu kayıtlar, dayandıkları pek ince ve gizli delillerine işaret etmekle beraber, o maksadın takviyesine koşuyorlar. Mesela, الۤمۤ yemin olması yönüyle, Kur’ân’ın azametine ve altında gizli o sözü edilen incelikler yönüyle de iddianın ispatına işaret eder.

Ve bunun gibi, ذٰلِكَ zat ile sıfatı gösteren bir işaret olması itibarıyla hem Kur’ân’ın azametine, hem azameti ispat eden mükemmellik sıfatına işaret eder.

Ve bunun gibi, ذٰلِكَ somut işarete mahsus iken, soyut işarette kullanılması, tâzim ve ehemmiyeti ifade ettiği gibi, soyut olan Kur’ân’ı, somut biçiminde göstermesi, Kur’ân’ı, zihinler ve bakışların dikkatli nazarlarına sunmakla gizlenmeyi gerektiren hile, za’fiyet ve diğer çirkin şeylerden münezzeh olduğunu göstermekte ve itiraf ettirmektir.

Ve bunun gibi, ذٰلِكَ’nin ل aracılığıyla ifade ettiği uzaklık, Kur’ân’ın kusursuzluğunu ispat eden dercesinin yüksekliğine işarettir.

Ve bunun gibi اَلْكِتَابْ "Kitap"daki اَلْ özel ismi ifade ettiğinden, Kur’ân’ın azametine ve başka kitapların güzelliklerinin tamamının içinde olmasıyla onların üstünde olduğuna işarettir.

Ve bunun gibi كِتَابْ "Kitap" tabiri okuma yazma bilmeyen bir ümmînin ürünü olmadığına işarettir.

Ve bunun gibi لاَرَيْبَ فِيهِ “Onda hiç şüpheye yer yoktur.” zamirinin her iki ihtimaline binaen Kur’ân’ın kusursuzluğunu ispat veya pekiştirir. “O” zamirinde muhtemel iki mana var. Birisi "O" derken Kur’an kast ediliyor ki; ل Lam-ı istiğrak isimleri umumileştiren bir harftir. Yani ismin başında olduğu zaman o isme genellik manası katar. Her tarafı kuşatıcı bir mana ifade eder.

Lam-ı istiğrak rayb; yani kusur ve hata manasına gelen ismin başına gelmesi ile umumiyetle Kur’an'da bir kusur, bir hata yok anlamına geliyor. Yani Kur’an’ın bazı yerleri kusursuz; ama bazı yerlerde kusur olabilir ihtimalini men ediyor. O Kur’an ki hiçbir yerinde ve köşesinde kusur ve ayıp yoktur. Kusur ve şüpheleri bertaraf eden ise, Kur’an içinde bulunan delil ve i’caz kaideleridir.

Ve bunun gibi, genellemeyi ifade eden لاَ Kur’ân’ın her köşesinde yerleştirilen ve her yerinde zikredilen deliller, burhanlar, hücuma gelen şek ve şüpheleri def ile, Kur’ân’ın o gibi lekelerden münezzeh olduğunu ilân eder.

Ve hal diliyle şu şiiri okutur:
وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلاً صَحِيحًا وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقِيمِ Yani, “Kur’ân’da ayıplanacak hiçbir nokta yoktur. Kur’ân gibi sağlam sözleri ayıplamak, ancak anlayışların hastalığından ileri geliyor.”

Ve bunun gibi, bir kelimenin zarf olduğunu ifade eden فِى tâbiri, Kur’ân’ın dış yüzüne konan şek ve şüphe varsa, içerisindeki hakikatler ile def edilebileceğine işarettir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Elif Lam Mim. (*)
*Şu kitap içinde hiç bir şüphe yoktur.
*Korkanlar için rehberdir.
الۤمۤ - ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَرَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Elif, Lâm, Mîm. İşte bu kitapta hiç şüpheye yer yoktur; takvâ sahipleri için bir hidâyet kaynağıdır.” âyet-i kerimesinin cümleleri, atf ile birbiriyle bağlanmamıştır. Çünkü o cümleler arasındaki güçlü bağ, bağlılık ve sarılmaktan bir ayrılık yoktur ki, birbiriyle bağlanmaya lüzum olsun. Zira, o cümlelerin her birisi, arkadaşlarına hem babadır, hem oğul; yani, hem delildir, hem neticedir.

Evet, الۤمۤ hal diliyle hem karşı gelmeye meydan okur, hem olağanüstü olduğunu ilân eder. ذٰلِكَ الْكِتَابُ “Bu kitap (Kur'ân-ı Kerim).” hem bütün kitaplara üstün olduğunu açıkça söyler, hem seçkin ve ayrı bir yeri olduğunu gösterir.

لاَرَيْبَ فِيهِ “Onda hiç şüpheye yer yoktur.” hem Kur’ân’ın şek ve şüphe yeri olmadığını açıkça söyler, hem seçkin ve ayrı bir yeri olduğunu gösterir. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Takvâ sahipleri için bir hidâyet kaynağıdır.” hem doğru ve hak yolu göstermekle vazifeli olduğunu gösterir, hem cisimleşmiş bir hidayet nuru olduğunu ilân eder. İşte bu cümlelerden her birisi, ifade ettiği birinci mânâsıyla arkadaşlarına delil olduğu gibi, ikinci mânâsıyla da onlara neticedir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Elif Lam Mim. (*)
*Şu kitap içinde hiç bir şüphe yoktur.
*Korkanlar için rehberdir.
Sonra bu âyetin şu cümleleri arasında mucizeliğe ve belâgate kaynak olan on iki münasebet, alâka ve bağlılık vardır. Bunlardan örnek olarak üç taneyi zikir, ötekileri de sana havale ederim.

1. الم bütün karşı çıkanları, sözle mücadeleye dâvet eder. Öyle ise, en yüksek bir kitaptır. Öyleyse, bir yakîn sadefidir. Zira kitabın kusursuzluğu, yakîn iledir. Öyle ise, insanlık için cisimleşmiş bir hidayettir.

2. ذٰلِكَ الْكِتَابُ “Bu kitap (Kurân-ı Kerim).” Yani, diğer kitaplara üstün gelmiştir. Öyle ise, müstesnadır. Çünkü şek ve şüphe yeri değildir. Çünkü müttakîlere doğru yolu gösterir. Öyle ise mu’cizedir.

3. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ Yani, doğru ve hak yola irşad eder. Öyle ise yakîniyattandır. Öyle ise seçkindir. Öyle ise olağanüstüdür.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Korkanlar için rehberdir.
هُدًى لِلْمُتَّقِينَ cümlesindeki belâgat nuru ve kelâm güzelliği, dört noktadan ortaya çıkmıştır.

1. Bu ayetteki mübteda, yani düşürülmüş fail Kur’an dır. Takva sahiplerini hidayete götüren Kur’an ayetin içinde hazf edildiği halde, sanki hazf edilmemiş gibi varlığını hissettiriyor. Yani ayetin aslı şöyle olmuş oluyor: “ Kur’an takvâ sahipleri için bir hidâyet kaynağıdır.”

2. Mastar, fiilin şahsa ve zaman bağlı olmayan kök haline denir. Okumak ve yazmak gibi. Bu fiil kökünde okuyanın kim olduğu ve ne zaman okuduğuna dair belirti yoktur. “هَادِى” hidâyet veren; doğru yolu gösteren anlamında ism-i faildir. “هُدًى” kelimesi ise hidayet anlamında bir mastardır. Kur’an’ın hidayeti adeta cisimleşerek, yine Kur’an’a bir ruh ve cevher olmuş.

3. Tenvin-i tenkir, bir kelimeyi müphem ve belirsiz hale getiren harf demektir. “هُدًى” kelimesindeki tenvin de “hidayet” kelimesini belirsiz hale sokuyor. Kur’an’ın hidayeti öyle latif ve ince bir şekle gelmiş ki, hakikatini tam manası ile idrak ve ihata etmek mümkün değildir. Tıpkı sudaki balığın su her yeri kuşattığı halde, suyu ihata ve idrak edememesi gibi.

Marife, bir şeyin çok açık ve zahir olması iken, nekre ise bir şeyin belirsiz ve müphem olmasıdır. Nekre, yani belirsizlik, bir şeyin ya fazlasıyla belli olmasından olur, güneş gibi, ya da gizliliğinin şiddetinden olur, atomlar gibi. Bu yüzden tenkir, yani belirsizlik durumu bazen tahkiri bazen de tazimi, yani büyüklüğü ifade eder. Burada Kur’an hidayeti, azametinden dolayı tenkir, yani belirsiz olduğu için, tazimi ifade ediyor. "Ey şiddet-i zuhurundan gizlenen Rabbim" ifadesinde olduğu gibi.

4. مُتَّقِينَ kelimesi “takva sahipleri” demektir ki, ism-i fail kipi ile ifade edilmiştir. Takva sahiplerinin kim oldukları bir çok kelime ile ifade edilebilirken, kısaltılarak ism-i fail kipi ile sunulması, hidayetin çok geniş sahalarda ne kadar çok meyve ve netice verdiğini göstermek amacı ile icaz yoluna gidilmiştir.

Evet bazen icaz, uzun konuşmaktan daha uzun manalar ifade edebilir. Hatta bazen susmak, cevap vermekten daha beliğ ve daha tesirli olabilir. "مُتَّقِينَ " kelimesi hidayetin sonsuz neticelerini kucaklayan bir kısaltma, bir icazdır. Hatta öyle ki, ağacın meyvelerinin, ağacın tazeliğine olan “inni” işareti gibi müttakilerin halleri de Kur’an hidayetinin tesirine ve genişliğine inni bir işarettir.

"İnni" keimesini burada eserden eser sahibine ulaşmak anlamında kullanıyoruz.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Onlar bilinmeyene iman ederler namazı yerine getirir ve verdiğimiz rızıklarından dağıtırlar.
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ “Onlar ki gayba inanırlar.” Bu cümlenin evvelki cümle olan هُدًى لِلْمُتَّقِينَ " Takvâ sahipleri için bir hidâyet kaynağıdır." cümlesinin hemen peşine gelmesindeki belagat yönleri ise:

Bu cümle mü’minleri över, evvelki cümle de Kur’ân’ı över. Şu her iki övgü arasında bir insibab (dökülmek) vardır ki, o onu ister, o onu ister. Çünkü ikinci övgü, birinci övgünün neticesidir ve birinci övgüye bir eserden eser sahibine ulaşma delillerindendir ve hidayetin meyvesi ve şahididir.

Ve aynı zamanda hidayete bir yardımcı vazifesi görüyor. Çünkü mü’minleri övmekmekte imana gelmek için bir teşvik vardır. Teşvik ise bir tür hidayettir. اَلَّذِينَ "Onlar ki" ile مُتَّقِينَ “Takvâ sahipleri” arasındaki ilişkiye gelince:

Bunların biri تَخْلِيَه diğeri تَحْلِيَه’dir.

تَخْلِيَه temizlemektir.

تَحْلِيَه ise, süslendirmek anlamındadır. Bunlar birbiriyle arkadaş olup, burada olduğu gibi, daima birbirini takip ediyorlar. Onun için kalb, takvâ ile şirk ve küfürden temizlenir temizlenmez, hemen onun ardında imanla süslendirilmiştir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Korkanlar için rehberdir.
*Onlar bilinmeyene iman ederler namazı yerine getirir ve verdiğimiz rızıklarından dağıtırlar.
Kur’ân-ı Kerim, takvâyı üç mertebesiyle zikretmiştir: Birincisi; şirki terk, İkincisi; günahları terk, Üçüncüsü; Allahtan başka her şeyi terk etmektir.

تَحْلِيَه ise, iyilik ve sevaplar ile olur. İyilik ve sevaplar da, ya kalble olur veya kalıp ve bedenle olur veyahut mal ile olur. Kalbe ait amellerin güneşi, imandır. Bedene ait amellerin özeti, namazdır. Mala ait amellerin en üst seviyesi, zekâttır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Onlar bilinmeyene iman ederler
مُؤْمِنُونَ "Müminler" kelimesi yerine fiil kipiyle يُؤْمِنُونَ "İnanırlar" kelimesinin tercihi, “inanırlar” ibaresi fiil kipinde olduğu için, imanın sayısız delillerine gizli bir atıf yapılıyor. Ta ki insanın etrafını kuşatan iç ve dış delillere dikkat çekilip, imanın sürekli tazelenmesi ve takviyesine sebep olsun.

Evet, delillerin ortaya çıkması oranında iman artar, yenilenir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Onlar bilinmeyene iman ederler
بِالْغَيْبِ "Gayba" yani, nifaksız, ihlâs-ı kalble iman ediyorlar. Veya iman edilen şeyler gayb olmakla beraber iman ediyorlar. Veyahut gaibe veya gayb alemine iman ediyorlar.
"gaybün" denilmemiş de "el gayb" denilmiş. Çünkü başında harf-i tarif denilen elif-lam ( ال ) takısı bulunan isimler marifedir. Lam-ı tarif kelimenin manasını geneller.
Mesela: "Hamd" kelimesi herhangi bir hamdi ifade ettiği halde; "el-hamd" dediğimiz zaman her ne kadar hamd varsa, bütün hamd ve senalar manasına gelir. Bu, harf-i ta'rif ile olur. "Her türlü gayba iman ederler" demek için harf-i tarif olmuştur. Yoksa nekre olsa bir kısım gayba iman ederler derken mana-yı muhalifi ile bir kısmına da iman etmezler, manası çıkar. "Bütün gaybe iman ederler" manasını ifade etmek için lam-ı tarif gerekiyor.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Korkanlar için rehberdir.
*Onlar bilinmeyene iman ederler namazı yerine getirir
هُدًى لِلْمُتَّقِينَ "Takvâ sahipleri için bir hidâyet kaynağıdır."

Bu aşamada insanın aklına “Acaba Kur’ân’ın kendileri için bir hidayet rehberi olduğu müttakiler kimlerdir?” şeklinde bir soru gelebilir. İşte Kur’ân-ı Kerim bu sorunun cevabı sadedinde, şiirimsi bir uyum ve ahenk içinde اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ “O müttakiler ki görünmeyene inanırlar...” buyurarak onları vasıflandırmaya başlar:

Kur’ân’ın hidayetinden yararlanmak, sadece gayba iman etmeye bağlı değildir. Evet, onun hidayetinden istifade edebilmek için gayba imanın yanında, iman edilen hakikatlerin pratik hayatta uygulanması da önemli bir esastır. Konuya bir kısım mütefekkir ve filozofların sınıflandırmaları çerçevesinde nazarî-amelî ayrımı perspektifinden bakacak olursak اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ “O müttakiler ki görünmeyene inanırlar...” ile ifade edilen gayba iman meselesi, henüz imanın ve iz’anın pratik hayata geçmediği aşamaya bakar. Aslında pratik hayata geçmeyen imanın kalbde derinleşip kökleştiği de söylenemez. Kalbinde o gaybî imanın derinleşmediği bir insan da Kur’ân’ın hidayetinden tam istifade edemez. Öyleyse Kur’ân’ın hidayetinden hakkıyla istifade edebilmek için başta müttaki olmak gerekmektedir. Müttaki olmak ise bir taraftan gayba inanmaya, diğer taraftan da hem ibadet hayatına hem de daha kapsamlı bir takva düşüncesiyle tekvini ayetlerden yani tabiattaki kanunlardan ve Kur’ân ayetlerinden istifade etmeye bağlıdır.

Öyleyse o müttakiler, وَيُقِيمُونَ الصَّلٰوةَ “Namazlarını tam, dikkatle îfâ ederler.” Zira namaz, gayba imanın teorikten çıkıp pratiğe dökülmesi adına en kapsamlı ibadetlerden biridir. Filozof Kant, “Allah teorik akılla değil, amelî akılla bilinir.” diyerek herhâlde, Allah’ı hakkıyla tanıyabilmek için o imanın gereklerini yerine getirmenin zorunlu olduğuna işaret ediyordu. Evet insan, teorik akılla “inandım” demekle –biz onu mü’min kabul etsek de– kâmil mânâda mü’min sayılmaz. Bu sebeple kişinin hakiki iman sahibi olabilmesi için mutlaka imanını teorikten pratiğe dönüştürmesi, teoriyi sürekli güçlendirmesi ve aralıksız bir ubûdiyetle onu derinleştirmesi gerekir.

İşte bu şekildeki bir donanım ve çabayla iman zamanla o kişinin kalbinde kökleşecek ve –Allah’ın inayetiyle– sarsılmaz bir hâl alacaktır. Ayrıca burada, imanın, amelden başka bir şey olduğunu ve onun amelden bir parça olmadığını da söylemekte yarar var. Evet, bir şeyi teorik olarak bilmek ile onu hakkıyla tanıyarak pratik hayata dönüştürmek birbirinden ayrı meselelerdir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
namazı yerine getirir
وَيُقِيمُونَ الصَّلٰوةَ “Namazlarını tam, dikkatle îfâ ederler.” Bu cümlenin önceki cümleyle bağlılığı ve alakası gün gibi ortadadır. Ama bedenî ibadetlerden namazın özel olarak seçilmesi, namazın bütün iyilik ve sevaplara özet ve örnek olduğuna işarettir. Evet, nasıl ki Fâtiha Kur’ân’a, insan kâinata özettir; namaz da iyilik ve sevaplara özettir. Çünkü namaz; oruç, hac, zekât ve diğer hakikatleri içerdiği gibi, idrakli ve idraksiz mahlûkatın iradeye bağlı ve fıtrî ibadetlerinin örneklerini de kapsar. Meselâ secdede, rükûda, kıyamda olan meleklerin ibadetlerini, hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
namazı yerine getirir
يُقِيمُونَ “Namazlarını kılarlar.” ifadesinin fiil kipiyle zikredilmesinin hikmeti, ruha hayat veren namazın o geniş hareketini ve İslâm alemine yayılmış olan o ruhi uyanış ve gafletten sıyrılmayı muhataba hatırlatıp göstermektir. Ve o güzel vaziyeti ve o düzenli hali hayale götürüp tasvir etmekle dinleyenlerin namaza meylini uyarıp artırmaktır. Evet, dağınık bir vaziyette bulunan fertleri büyük bir sevinçle toplanmaya sevk ettiren malûm âletin sesi gibi, âlem sahrasında dağılmış insanları cemaate dâvet eden ezan-ı Muhammedînin (a.s.m.) o tatlı sesiyle, ibadete ve cemaate bir meyil, bir şevk meydana gelir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
namazı yerine getirir
يُصَلُّونَ "Namaz kılarlar." kelimesi yerine, sözü uzatarak يُقِيمُونَ الصَّلوةَ "“Namazlarını ikame ederler yani tam, dikkatle îfâ ederler.” ifadesiyle zikredilmesindeki hikmet, namazda lâzım olan tâdil-i erkân, devamlılık, koruma gibi “ikame”nin anlamlarını gözetmeye işarettir.
Tadil-i erkan; namazın rükünlerinin hakkı ile ifa edilmesi anlamındadır. Alel acele ve rükünlere dikkat edilmeden kılınan namaz, Allah katında değeri düşük bir namazdır.

İkame tabirinde ve emrinde; namazın her şeyi ve her yönü ile mükemmel kılınması ikaz ediliyor. Ve aynı zamanda her yönü ile mükemmel kılınan namazın, devamlı ve o vaziyeti muhafaza etmek gerektiği de vurgulanıyor.

Bir mükemmel hali kazanmak ne kadar önemli ise, o hali devamlı kılmak ve o halde muhafaza etmek daha önemli ve daha zor bir makamdır. Namaz kılmak çok önemlidir, namazı tadil-i erkana riayet ederek kılmak daha önemlidir, bu halleri muhafaza etmek hepsinden önemlidir demektir.

Namazı huşu ve huzur içinde, tadil-i erkana riayet ederek devamlı bir şekilde kılmak, durumları muhafaza kavramının aşama ve evreleri oluyor.

Namazı huşu ve huzura dikkat etmeden gafletle kılmak bir eksikliktir ve bu muhafaza kavramına uygun değildir.

Namazı tadil-i erkana riayet etmeden kılmak da hakeza bir noksanlıktır, bu da muhafaza kavramına uygun düşmüyor.

Namazı aynı kalibrede aynı kalitede devamlı ve sürekli olarak kılmak da muhafaza kavramının bir şartıdır.

Bir defa huşu ve huzur içinde tadil-i erkana riayet ederek kılıp diğer vakitleri savsaklamak muhafaza kavramına uymaz.

"Namazı ikame edin." ifadesi, bütün bu vasıfları içine alan geniş ve kapsamlı bir ifade oluyor. Hatta muhafaza kavramı da ikame kavramının bir alt birimi bir alt çatısı oluyor.

Fiil kipinde teceddüt vardır. Sürekli kılın, anlamı yatmaktadır. Her vakit yeniden yerinizi alınız, anlamındadır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
namazı yerine getirir
İnsan Allah ile sağlam, sağlıklı, kesin ve garantili bir diyalog, bir iletişim bir bağ kurmak istiyorsa namaz kılmalıdır. Çünkü namaz kul ile Allah arasında tesis edilmiş en yüksek en temiz en yüce en tatmin edici bir iletişim şeklidir.

Namazda insan bütün acizliği ve fakirliği ile Allah’a halini arz eder, Allah da sonsuz zenginliği sonsuz kudreti ile insana cevap verir. Bu sebeple insanın ruhu namaza iştiyak, ihtiyaç hatta aşk derecesinde düşkün ve muhtaçtır. Namazın her ruhu kendisine çekmesinin sebebi bu incelikte yatmaktadır.

Midenin açlık ile rızka müptela olması ne ise, ruhun da iştiyak ve aşkla namaza muhtaç olması aynı şeydir. Ruhumuzun esası ve özü Allah’a bağlı ve Ona muhtaçtır, ruh bu ihtiyacını ise en güzel namazda takdim edebilir. Bu yüzden namaz kul ile Allah arasındaki en sağlam en etkili ve en tatmin edici bağdır.

Namazın dışındaki bütün yollar güdük, kısır ve neticesizdir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
namazı yerine getirir
Namazın nasıl maddi bir kalıbı varsa, manevi bir kalıbı da vardır. Namazın maddi kalıbı; namazın farz ve vacipleri ve bunların itinayla ve güzelce yapılmasıdır. Manevi kalıpları ise; insanın manevi duygu ve latiferinin namaz vasıtası ile harekete geçip olgunlaşmasıdır. Namazın manevi sırları ve kalıpları, bir nevi, insanın maneviyatını terbiye eden birtakım disiplinler gibidir. Namaz öyle bir özdür ki, insanın bütün manevi organlarını hem besler, hem de cezbeder. Sırlardan maksat, insanın her bir cihaz ve latifesinin beslenip terbiye olmasıdır. Mesela; insanın kalbi namazda huşu ve huzur ile cezp olur ve bununla olgunlaşır.

Namazın en büyük erkanı; huşu ve huzurdur. Yani namazda iken Allah’ın huzurunda olduğunun farkında olunma halidir. Diğer rükünler rukü ve secde gibi, bunlar bu manaya yardım eden araçlar gibidir. Her bir rükün için bir melek taifesinin olması meseleye işaret eder.

Namazın içinde yapılan hareketler ve okunanlar, alelade sıradan hareketler ve kıraatlar değildir. Onların her birisinde sayısız hikmet ve sırlar vardır. İşte her bir hareketteki bu sır ve hikmetler, insanın vicdanını ve ruhunu kendine çekiyor. Yani namaz içinde yapılan her hareketin kendine mahsus çekiciliği ve insanın ruh ve vicdanını mest eden halleri vardır.

İnsan vicdanında çekilme kabiliyeti olduğu gibi, namazda ve içindeki rükünlerde de çekme kabiliyeti vardır. İşte çekme ve çekilme olunca arada cazibe oluşuyor. Namaz ile insan arasında bu cazibe noktaları çoktur.

Mesela; insan Rabbi ile konuşmak ve ona halini arz etmek ister; bu vicdani ve ruhi bir gereksinimdir. Namaz ise hali arz etmenin ve konuşmanın en mükemmel aracıdır, bu yüzden insan ruhunda ve vicdanında namaza karşı bir iştiyak ve bir cezp olunma manası vardır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
namazı yerine getirir
Cenab-ı Hak, RAB ismi ile varlıkları terbiye etmiştir. Terbiye ettiği varlıklardan da kâinatta koyduğu kanunlara azamî bir itaat ve hürmet istemektedir. Böylece kâinatın hepsinde tam bir düzen meydana gelmiş olur. Hiç bir şey, ilâhî emirlerin dışına çıkamaz. Allah'ın yarattığı hikmetin zıddına gidemez. En büyük varlık büyüklüğüne güvenip o kanundan ve düzenden sıyrılamadığı gibi, en küçük varlık da küçüklüğüne güvenip gizlenemez.

İşte kâinatın hepsinde geçerli olan bu düzen ve intizamda, insanlar ve cinler de iradeleriyle uyma veya uymama ile imtihan olmaktadır. Tüm ibadetlerin özeti hükmündeki namazı kılmak, kâinatta geçerli olan düzene ve intizama tabi olmak anlamına gelmektedir.

Kur’an’ın, ibadeti terk hakkındaki şiddetli tehditlerine ve vaat ettiği dehşetli cezalara gelince… Nasıl ki bir padişah, idaresi altındakilerin hukukunu gözetmek için basit bir adamı, onların hukukuna zarar veren hatasına göre şiddetli cezaya çarptırır. Aynen öyle de, ibadeti ve namazı terk eden insan, Ezel ve Ebed Sultanı’nın raiyeti hükmündeki varlıkların hukukuna mühim bir tecavüz ve mânen zulmetmiş olur. Çünkü varlıkların kemâli, Yaratıcılarına bakan yüzlerinde tesbih ve ibadetle ortaya çıkar. İbadeti terk eden, varlıkların ibadetini görmez, göremez, belki de inkâr eder. O zaman, ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve her biri Samed Yaratıcının birer mektubu, isimlerinin birer aynası olan varlıkları, yüce makamlarından indirmiş olur. Onları önemsiz, vazifesiz, cansız, perişan kabul ettiğinden hor görür, mükemmelliklerini inkâr ederek haddini aşar.

Evet, herkes kâinatı kendi aynasından görür. Cenâb-ı Hak insanı kâinat için bir ölçek, bir terazi suretinde yaratmıştır. Her insana bu âlemden özel bir âlem vermiştir, o âlemin rengini insanın kalbindeki inanca göre gösterir. Mesela gayet ümitsiz ve yaslı bir şekilde ağlayan insan, etrafındaki varlıkları da ümitsiz bir halde ağlar gibi görür. Sevinçli, neşeli, müjde almış ve coşkun neşesinden gülen bir insan ise kâinatı neşeli, güler bir vaziyette bulur. Aynen bunun gibi, tefekkür eden, ibadet ve tesbih vazifesini ciddi bir şekilde yerine getiren insan, varlıkların gerçekten mevcut ve muhakkak olan ibadet ve tesbihlerini bir derece keşfeder, görür. Gafletle veya inkârla ibadeti terk eden ise varlıkları, yaratıldıkları hakikate tamamen zıt ve yanlış bir surette hayal eder, onların hukukuna mânen tecavüz etmiş olur.

Hem namazı terk eden insan, kendi kendine mâlik bulunmadığından Mâlik’inin bir kulu olan nefsine de zulmeder. Mâlik’i, o kulunun hakkını nefs-i emmaresinden almak için onu dehşetli tehdit eder. İnsan, yaratılışının neticesi ve gayesi olan ibadeti terk ettiğinden, bu, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine ve dilemesine karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Bu yüzden insan cezaya çarptırılır.

Kısacası: İbadeti terk eden, hem kendi nefsine zulmeder –oysa nefsi Cenâb-ı Hakk’ın kulu ve kölesidir– hem de bu, kâinattaki mükemmel hukuka karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet, nasıl ki küfür, varlıkları hor görmedir; ibadeti terk etmek de kâinatın kemâlâtını inkârdır. Hem ilahî hikmet e karşı bir haddi aşma olduğundan, insan dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak hale gelir.

İşte insanın cezayı hak edişini ve zikredilen hakikati ifade etmek için Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, mucizevî bir şekilde o şiddetli ifade tarzıyla, belâgatin gereği olarak, halin gereğine tam tamına uygun beyanda bulunuyor.
 

Son konular

Üst