Kuran Tercümesi

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
namazı yerine getirir
İnsan yaradılış bakımından, hayvanlar gibi vahşi ve yalnız yaşayamaz; mutlaka medeni ve toplumsal bir hayata ihtiyaç duyar. Zira insanın sayısız ihtiyaçları varken, bunlardan ancak birkaç tanesini kendisi tedarik edebiliyor, diğer ihtiyaçlarını görecek ve temin edecek başka insanlara muhtaç bir şekilde yaratılmıştır. Bu sebeple insanlar beraber, bir medeni hayatta toplumsal yaşamaya muhtaçtırlar.

Bu ihtiyaç nasıl toplumsallığı ve medeni hayatı gerekli kılıyor ise, toplumsal ve medeni hayatta bir hukuk düzenini ve insanların ihtilafını tarafsız ve hakkaniyetli bir şekilde çözümleyecek bir şeriatı gerekli kılıyor. Hukuksuz ve şeriatsız bir toplumsallık ve medeniyet düşünülemez. Öyle ise bir hukuk düzeni gereklidir.

Hukuk düzenini kim tespit ve tayin edecek sorusu, üçüncü bir ihtiyaç olarak ortaya çıkıyor. Yani insanların yaptığı hukuk ne kadar hakkaniyetli ve objektif olabilir? Bu sebeple hakkaniyetli ve objektif bir otorite gereklidir ki; bu da peygamberlik kurumudur. Peygamberler, Allah’ın elçisi olması hasebi ile peygamberlik, tarafsız ve hevadan münezzeh bir kurumdur. Elbette peygamberlerin getirdiği veya diğer bir ifade ile, Allah’ın onlar ile gönderdiği İlahi hukuk sistemi, insanların gönül rahatlığı ile kabul edebilecekleri bir sistemdir.

Bu İlahi sistemler, beşeri sistemler gibi sadece kanuni bir dayatma değildir. Ayrıca bu sistemin bir de duygu ve kalp boyutu vardır. Bu duygu ve kalp boyutunun terbiye ve tekemmülü de, ibadetler ile temin ediliyor. Yani ibadetler bir cihetle kulluk iken, bir cihetle de toplumsal ve siyasi bir teminat gibidir. Namaz bütün ibadetlerin özü olması hasebi ile, doğrudan ve dolaylı olarak toplumsal ve siyasi hayatı düzene sokuyor. Demek namazın terki toplumsal ve siyasi hayatın bozulması ve felci gibidir, bu da büyük bir zarardır.

Özet olarak, namaz Allahın varlığını insanın zihninde tespit ettirip, insanı medeni olmaya ve kanunlara boyun eğmeye teşvik ve sevk ediyor.

O vesileye uymayan veya tembellikle namazı terk eden veyahut kıymetini bilmeyen, ne kadar cahil, ne kadar zararlı olduğunu daha sonra anlar, ama iş işten geçer.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
namazı yerine getirir ve verdiğimiz rızıklarından dağıtırlar.
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.” Bu kelâmın öncesiyle peşi peşine gelmesini gerektiren alaka ise: Namaz dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, zekât da İslâmın köprüsüdür. Demek, birisi dini, diğeri asayişi koruyan İlâhî iki esastırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır.

Müslümanların birbirlerine yardım etmeleri, ancak zekat köprüsünü tesis etmekle mümkündür. Tarihin ortaya koyduğu en mükemmel ve minnetsiz yardımlaşma müessesesi, zekattır. İnsanların toplumsal hayatında intizam ve asayişi temin eden zekattır. İnsanların birbirlerine kin ve nefretle bakmalarını ortadan kaldıran ve zenginlerin fakirlere merhamet duymalarını, fakirlerin ise zenginlere karşı dua ve şükran hisleri taşımasını temin eden, yine zekattır. Zekat ile beraber sadaka, adak ve nezirler de bu faydaları kısmen görmektedir.
Zekatın farz kılınması ile faizin haram sayılması, birbirini tamamlayan iki unsur olmuştur.
Çünkü bu iki hükmün beraber icra edilmesinin büyük bir hikmeti, yüksek bir faydalılığı ve geniş bir rahmet yönü vardır.
Evet insanlık tarihini bir film şeridi gibi nazarımızdan geçirirsek, bütün hataların, rezilliklerin ve ihtilallerin iki görüşten kaynaklandığını müşahede ederiz:
1. “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne.”
2. “Sen çalış ben yiyeyim.”

İnsanlık alemini yıkılmaya doğru götürecek olan birinci görüşü ortadan kaldıracak yegane güç zekattır ve İslam'ın beş şartından birisidir. Aynı zamanda insanlığı felaketlere sürükleyen ve asayişi mahveden ikinci düşünceyi kökünden kesen, faizin haram kılınmasıdır ki, İslam dininin mücadele ettiği kötülüklerin başında gelir.
Kur'an-ı Kerim'de geçen,
“Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve eğer mümin iseniz geri kalan faizi terk edin. Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size savaş açıldığını biliniz. Eğer faizcilikten tövbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık eder, ne de haksızlığa uğrarsınız.” (Bakara, 2/278, 279)
gibi bir çok ayet, faizin haram kılındığını apaçık ortaya koymaktadır.

Toplumsal hayatın esası olan intizamın en büyük şartı, insanların arasında uçurumların olmamasıdır. İnsan tabakaları arasında yakınlaşmayı sağlayan zekat ve yardımlaşmadır.
İnsanlık ekonomik anlamda zengin ve fakir olmak üzere iki sınıftan oluşuyor, zekat da bu iki sınıf arasında en sağlam ve sarsılmaz bir köprü vazifesi görüyor. Şayet bu köprü yıkılırsa sınıf kavgaları ve sınıf çatışmaları kaçınılmaz olur.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
verdiğimiz rızıklarından dağıtırlar.
Zekât ile sadakanın lâyık oldukları konumlarını bulması için birkaç şart vardır:

1. Sadakayı vermekte israf olmaması.

2. Başkasından alıp başkasına vermek suretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması.

3. Başa kakmakla nimet olma özelliğinin bozulmaması.

4. Fakir olmak korkusuyla sadakanın terk edilmemesi.

5. Sadakanın yalnız malla ve parayla sınırlı olmadığı bilinmesiyle, ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi.

6. Sadakayı alan adam, o sadakayı eğlencede değil, zorunlu ihtiyaçlarda sarf etmesi lâzımdır.

Kur’ân-ı Kerim bu şartları, bu nükteleri insanlara sadaka olarak ihsan ve hissettirmek için يُزَكُّونَ "Tezkiye ederler; bir şeyi temizlerler." veya يَتَصَدَّقُونَ "Sadaka verirler." veyahut يُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ "Zekatlarını verirler." gibi kısa bir ifadeyi terk edip, وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.” gibi uzun bir cümleyi tercih etmiştir.

1. Teb’îzi ifade eden مِنْ israfın reddine;

2. مِمَّا ’nın öne alınması, sadakanın kendi malından olduğuna;

3. رَزَقْنَا " Rızık olarak verdik" başa kakmanın olmamasına (çünkü veren Allah’tır, kul ise bir aracıdır);

4. Rızkın نَا ’ya olan dayandırılması, fakirlikten korkulmamasına;

5. Rızkın genel olarak zikredilmesi, sadakanın ilim ve fikir gibi şeyleri de kapsamasına;

6. نَفَقَ "Muhtaçlara dağıtırlar." maddesi, alanın eğlenceye değil, zorunlu ihtiyaçlarına harcamasına işaretlerdir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
namazı yerine getirir ve verdiğimiz rızıklarından dağıtırlar.
يُقِيمُونَ الصَّلوةَ “Namazlarını ikame ederler yani tam, dikkatle îfâ ederler.” cümlesi, yalnız bedene ait bir ibadetin ifadesidir. Beden, pratik yaşamda ibadetlerle egzersiz yapa yapa kalb ve ruhun etkisine girecek, derken duygular incelecek ve bu sayede gayba iman daha bir güçlendirilmiş olacak; o, namazla belli bir derinliğe ulaşacak; ardından da infakla kalblerden makam, mal ve dünya sevgisi atılarak teorik iman daha farklı bir derinliğe ulaşacaktır.

Evet, gayba iman ve teorik kabulün güçlendirilmesi için bedenî ibadetlerin yanında bir de malî ibadetlerde bulunmak şarttır ki, bu hususu da وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.” âyeti ifade etmektedir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Ve onlar sana her ne indirdiysek ve daha önce ne indirdiysek iman ederler.
*Ahiret (**) ile ilgili ikna olmuşlardır.
وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَاۤ اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَاۤ اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِاْلاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ “Hem Sana indirilen Kitab’ı hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Onlar, âhirete de kesin olarak iman etmiş kimselerdir.”

Kur’ân-ı Kerim, bu âyet gibi çok âyetlerde kelâmların muhtemel bulundukları ihtimallerden, yönlerden bir ihtimalini veya bir yönünü bir işaret ile belirlememekle, sözün dizilişini, mutlak bırakmıştır. Bu da i’câzı netice veren îcâza kaynak olarak ince bir sırdır. Şöyle ki: Belâgat, durumun icabına ve gereğine uygunluktan ibarettir. Kur’ân’ın muhatapları, değişik asırlarda farklı tabakalardır. Bu tabakaları gözeterek, hitabı o asırları da kapsamak üzere, çok yerlerde genelleme için hazf yapıyor, çok yerlerde sözün dizilişini mutlak bırakıyor ki, ehl-i belâgat ve ulûm-u Arabiyece güzel görünen yönler, ihtimaller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, anlatışlarına göre hissesini alsın.

Bir cümle, içinde kaç mana barındırıyor ise, o kadar güçlü demektir. Bir cümlenin çok mana barındırması ise ancak mutlak olması ile mümkündür.

Mutlak bir şeyin etrafının belirsiz olması ya da açık bırakılmasıdır. Yani çerçevesi iyice belli olmayan, mutlak aşikâr olmayan, belirsiz ve gizli olan demektir. Kur’an bu yolu kullanarak bütün zamanlara ve mekânlara mesajını iletebilmiş. Kur’an’ın evrensel olmasında bu belagatinin büyük bir payı vardır.

Mesela, Kur’an'da ahlak ve salihat kavramları mutlak, yani genel bırakılmıştır.

Kur’an'da bu gibi kavramların tam belirtilmemiş olmasının sebebi, bu kavramda her kesim ve toplum, kendine ait bir şeyler bulabilsin ve ona göre amel edebilsin diyedir. Zira bazı değerler toplumdan topluma farklılık arz eder, mekândan mekâna değişime uğrar. Bazen erkekte güzel duran bir davranış, kadında çirkin durabilir.

Yani ahlaki kavramlar nisbidir; durduğu yere göre şekil alır. Onun için Kur'an, salihat ve ahlaki kavramları mutlak bırakmış ki, her fert, her toplum, her cins, her sınıf kendine yakışanı oradan alabilsin. Şayet Kur'an, mutlak bırakmayıp belirtmiş olsa idi, yani tek tip bir model ve yeknesak bir kalıp çizse idi, kimine yakışan, kimine yakışmayacaktı. Elbise tek kalıp olduğu için kimine dar, kimine bol gelecekti.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Korkanlar için rehberdir.
*Onlar bilinmeyene iman ederler namazı yerine getirir ve verdiğimiz rızıklarından dağıtırlar.
*Ve onlar sana her ne indirdiysek ve daha önce ne indirdiysek iman ederler.
*Ahiret (**) ile ilgili ikna olmuşlardır.
Bu âyeti öncesiyle bağlayan alaka:
Kur’ân-ı Kerim, önceki âyetle genelleme yaptıktan sonra, bu âyetle tahsis yapmıştır. Evet, bu âyet, ehl-i kitaptan iman edenleri tahsisle şereflerini ilân; ve imana gelmeyenleri imana teşvik ediyor. Abdullah ibn-i Selâm ele alınarak diğerlerinin Abdullah ibn-i Selâm gibi olmaları için yapılan teşvik gibi. Ve bunun gibi, Kur’ân-ı Kerimin bütün ümmetlere ve Hz Muhammedin peygamberliğinin bütün milletleri kapsadıklarını açıklamak üzere, her iki اَلَّذِينَ "Öyle ki" ile مُتَّقِينَ "Takvâ sahipleri"nin her iki kısmına delil getirilmiştir.

Allah bütün insanlığı imana davet ediyor. Bu daveti Ehl-i kitaba ayrı bir hitapla tahsis etmesi, onların diğerleri içindeki mevkilerine bir göndermedir. Yani "Siz dine ve kitaba yabancı insanlar değilsiniz, en önce sizin bu davete icap etmeniz gerekmez mi?" diyerek hem taltif, hem de vebal yükleme var. Taltif davete kulak verenlere, vebal yükleme ise davete kulak vermeyenleredir.

Burada "onlar" kelimesinin, her iki ayete bakan yüzü de evrenselliğe işaret içindir. Yani Kur’an-ı Kerim’in muhatabı insanlığın bir kabile ya da zümresi değil, bütün insanlıktır. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz (asv)'ın peygamberliği bir kavme değil, bütün insanlara gelmiştir. Yani Hz Muhammede takva ve iman ile tabi olan Müminler, insanlık içinden herkes olabilir. Sadece Hz Muhammedin içinden çıktığı kavmi olan Araplara mahsus değildir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Onlar bilinmeyene iman ederler namazı yerine getirir ve verdiğimiz rızıklarından dağıtırlar.
*Ve onlar sana her ne indirdiysek ve daha önce ne indirdiysek iman ederler.
*Ahiret (**) ile ilgili ikna olmuşlardır.
Ve keza, يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ “Gayba iman ederler.” sadefinde bulunan imanın rükünlerini açıklamak için, özetlemeden sonra detaylı açıklamaya geçmiştir. Çünkü bu âyet; kitaplara, kıyamete açık bir şekilde; peygamberler ve meleklere dolaylı olarak işaret eder.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Ve onlar sana her ne indirdiysek ve daha önce ne indirdiysek iman ederler.
Kur’ân-ı Azimüşşan burada وَالْمُؤْمِنُونَ بِالْقُرْاٰنِ "Kur’ân’a iman edenler" gibi kısa ifadeleri terk edip, وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ "“Onlar sana indirilen Kur’ân’a iman ederler.” ile uzun anlatımı tercih etmiştir. Şu uzun anlatım, bu makamı yüksek nükte ve incelikle süslemek için tercih edilmiştir.

اَلَّذِينَ burada hükmün kaynağı ve maksadın esası, iman sıfatı olduğuna ve diğer sıfatları iman sıfatına bağlı ve altında görünmez bir durumda olduklarına işarettir.
İman, İslam binasının temeli gibidir. İbadet ve ahlak, tamamen iman temelinin üstüne bina olunur. Bu yüzden imansız ahlak, içi boş ve özü olmayan kabuk gibidir. İnsanların düzelip güzel ahlak sahibi olması; ancak tahkiki iman ile mümkündür.

Yalnız bir zamanda sabitliği ifade eden مُؤْمِنُونَ "Mü'minler" kelimesi yerine, fiil kipiyle يُؤْمِنُونَ "İman ederler" tabiri, nüzul ve zuhur tekrarlandıkça imanın yenilendiğine işarettir.

Arap gramer kuralları nazara alındığında مُؤْمِنُونَ "Mü'minler" kelimesinin sabitiyeti, yani yerinde durmayı ifade ettiğini görmekteyiz.

Ayette bu kelime yerine يُؤْمِنُونَ "İman ederler" kelimesinin zikredilmesi mühim bir hikmete binaendir. O hikmette şudur ki يُؤْمِنُونَ "İman ederler" kelimesinin teceddüdü yani sürekli bir yenilenmeyi ifade ettiğini... nuzul ve zuhur devam ettikçe yani müfessirler ve bu işin erbabının Kuran üzerindeki peçeleri kaldırıp içerisindeki elmas ve mücevherat değerindeki bilgileri gün yüzüne çıkardıkça iman edenlerin imanlarının yenilendiğini, imanlarının inkişaf ettiğini, ülfet perdelerinin yırtıldığını görmekteyiz.

Nitekim ta Resulullah (a.s.m.) döneminde Hz. Ebubekir (r.a.)’ın ifade ettiği şu cümle konumuzla gayet alakadardır.

O Sıddıkı Ekber şöyle diyor: “Her gün ki imanım inkişaf etmedi, o günü zararda bilirim." Yine Otuz Üçüncü Söz'ün sonunda geçen şu ifadeler yukarıdaki ifadelere kuvvet vermektedir.

"Şu otuz üç pencereli Otuz Üçüncü Mektup, imanı olmayanı inşallah imana getirir. İmanı zayıf olanın imanını kuvvetlendirir. İmanı kuvvetlenen ama taklidî olanın imanını tahkikî yapar. İmanı tahkikî olanın imanını enginleştirir. İmanı engin olanı da bütün hakiki kemâl sıfatlarının kaynağı ve esası olan marifetullahta yükseltir; ona daha nuranî, daha parlak manzaraları açar."

Demek ki Cenab-ı Hakk'ın yaratmış olduğu her bir mahluku ciddi şekilde tefekkür ettikçe insanın imanında bir artış olduğu imanının inkişaf ettiğini söyleyebiliriz.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
Şimdiye kadar yazdıklarımız motamot tercümenin asla orijinaldeki mucizeviliği ve belagati yansıtamayacağını kanıtlıyor. Fırsat buldukça motamot tercümede belli olması mümkün olmayan orijinaldeki mucizeviliği ve belagati göstermeye devam edeceğim inşaallah
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
Ve onlar sana her ne indirdiysek ve daha önce ne indirdiysek iman ederler.
اُنْزِلَ "İndirildi" maddesi itibarıyla, Kur’ân’a iman, Kur’ân’ın Allah’tan indiğine iman demek olduğunu gösteriyor. Ve bunun gibi, Allah’a iman, Allah’ın vücuduna iman; âhirete iman, âhiretin gelmesine iman demektir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Ve onlar sana her ne indirdiysek ve daha önce ne indirdiysek iman ederler.
اُنْزِلَ "İndirildi" geçmişe işaret eden yapısı itibarıyla, henüz nâzil olmayanın nüzulü, nâzil olanın nüzulü kadar kesin olduğuna işarettir. Bununla birlikte, يُؤْمِنُونَ "İnanırlar"daki gelecek, اُنْزِلَ "İndirildi"nin geçmişliğinden doğan eksikliği telâfi eder. Yani henüz nâzil olmayan kısım اُنْزِلَ "İndirildi"nin kapsamı dahilinde değilse de, يُؤْمِنُونَ "İnanırlar"ın kapsamı altındadır. Bu durum, Kur’ân’ın çok yerlerinde gerçekleşmiştir. Bazen geçmiş, geleceğe misafir gider; bazen de geniş ve gelecek zaman; geçmişin memleketine gelir. Bunda, çok ince bir belâgat vardır. Şöyle ki: Bir adam, kendisine göre henüz geçmemiş bir şeyi geçmişe işaret eden bir kip ile işittiği zaman, zihni heyecana gelir, ayılır. Anlar ki, muhatap yalnız o değildir. Belki, arkasında farklı mesafelerde pek çok ayrı ayrı sınıflar, tabakalar, saflar bulunmakla, kendisine yöneltilen hitapları, nidaları, İlâhî hitabeleri, arkasında bulunan bütün o sınıflar ve tabakalar işitir gibi zihnine gelir.

Kur’an peyderpey inen bir kitap olduğu için, Kur’an’ın inen kısmı henüz inmeyen kısmının teminatı ve garantisi altındadır. Çünkü Kur’an ayetlerinin hepsi mucizedir; önce inen kısmı bunu insanlara ispat edip insanları inecek olanlara hazırlamıştır. Yani inen ayetler sayesinde insanlarda "Acaba inecek olan ayetlerde kabul edilemez bir hüküm ya da makul olmayan bir şey var mı?" endişesi tamamen yok olmuştur.

Kur’an yeni inerken, gelecekte olacak şeyleri geçmiş zaman kipi ile ifade etmesi, yani geleceği geçmiş gibi anlatması halihazırdaki dinleyen adamı heyecanlandırır. Zira o adam anlar ki, kendinden başka kimselerin de gelecekte bu hitapları dinleyeceğini anlar ve muhatabın sadece kendi olmadığını bilir.

Hakikaten insan gelecekte olacak hadiseleri olmuş gibi anlatan bir kitap karşısında heyecanlanır. Merakı birden bine çıkar. Kehanetlerin insanlar nezdinde cazip olması bundan olsa gerek. İnsanlar daima geleceğe ilgi duyar.

Bunun örnekleri Kur’anda çoktur. Bunlardan en barizleri ölümden sonraki hayattır. Yani Kur'an’ın ileride başımıza gelecek olayları bize birer birer tasvir etmesi, muzari (geniş zaman)nin mazi (geçmiş zaman) memleketine misafir olmasına örnektir. Kabir, haşir, mahşer, sırat buna somut örneklerdir.

Mazinin müzariye misafir gelmesi ise, insanlarca gaybi olan ilk yaratılış, ruhlar alemi, geçmiş peygamberlerin hayat hikayeleri gibi olayların Kur’an’da genişçe izah ve ispat edilmiş olmasıdır. Yani halihazırdaki adam için geçmiş ve gelecek, ayetler ekranında bir anda izleniyor denilebilir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
Ve onlar sana her ne indirdiysek ve daha önce ne indirdiysek iman ederler.
عَلَيْكَ"Senin üzerine" kelimesi yerine اِلَيْكَ "Sana" kelimesinin zikri, Resul-i Ekremin (a.s.m.) teklif edilen peygamberlik vazifesini özgür iradesiyle yüklenmiş ve kabul etmiş olduğuna ve bu hizmet Cibril tarafından görüldüğünden, Resul-i Ekremin (a.s.m.) daha yüksek olduğuna işarettir. Çünkü عَلٰى'da irade ve tercih yoktur.

Peygamberlik vazifesini yüklenmek ve kabul etmek, ona fiilen ve azami velayetiyle hak kazanmak anlamındadır. İnsanların çoğu bu makama fiilen ulaşamadığı için Vehbi olan nübüvvet onların kapısını çalmamıştır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
Ve onlar sana her ne indirdiysek ve daha önce ne indirdiysek iman ederler.
اِلَيْكَ "Sana" kelimesindeki zamir kullamanın ismi açıkça söylemeye tercih sebebi, Kur’ân ve Kur’ân’a ait özel durumlar hususunda Hazret-i Muhammed (a.s.m.) yalnız muhatap olup, kelâm, Allah’ın kelâmı olduğuna işarettir.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
Ve onlar sana her ne indirdiysek ve daha önce ne indirdiysek iman ederler.
وَمَاۤ اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ "Senden önce indirilen" Bu gibi sıfatlarda bir teşvik vardır. Ve o teşvikten dinleyicileri örnek almaya sevk eden emirler ve yasaklar doğuyor. Bu cümlenin öncesiyle dizilişine dair “dört incelik” vardır.

1. Bu cümlenin öncesne atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki: “Ey insanlar! Kur’ân’a iman ettiğiniz gibi, önceki kitaplara da iman ediniz. Çünkü Kur’ân, onların doğruluğuna delil ve şahittir.”

2. Yahut o atıf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki: “Ey ehl-i kitap! Geçmiş olan peygamberlere ve kitaplara iman ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammed (a.s.m.) ile Kur’ân’a da iman ediniz. Zira onlar, Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) gelmesini müjdeledikleri gibi, onların ve kitaplarının doğruluğuna olan deliller, hakikatiyle, ruhuyla Kur’ân’da ve Hazret-i Muhammed’de (a.s.m.) bulunmuştur. Öyleyse, Kur’ân Allah’ın kelâmı ve Hazret-i Muhammed (a.s.m.) de resulü olduğunu daha üstün yol ile kabul ediniz ve etmelisiniz.”

3. Saadet Asrında yani Hz Peygamber hayattayken Kur’ân’dan doğan İslâmiyet, sanki bir ağaçtır. Kökü Saadet Asrında sabit olmakla, damarları o zamanın hayat suyu kaynaklarından kuvvet ve hayat alarak her tarafa yayıldıkları gibi, dal ve budakları da gelecek semâsına kadar uzanarak insanlık alemine maddî ve mânevî meyveleri yetiştiriyor.

Evet, İslâmiyet, geçmiş ile geleceği kanatları altına almış, gölgelendirerek, genel huzuru temin ediyor.

4. Kur’ân-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir yakınlık, bir kolaylık gösteriyor. Şöyle ki: “Ey ehl-i kitap! İslâmiyeti kabul etmekte size bir zorluk yoktur; size ağır gelmesin. Zira, size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan dini esaslar üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor. Zira Kur’ân, bütün önceki kitapların güzelliklerini ve eski şeriatlerinin temel kurallarını birleştirmiş olduğundan imani konularda düzelten ve tamamlayandır. Yani, düzeltici ve tamamlayıcıdır. Yalnız, zaman ve mekânın değişmesi etkisiyle değişim ve dönüşüme maruz olan temel olmayan kısmında tesis edendir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet, dört mevsimde giyecek, yiyecek ve diğer ilâçların değişimine lüzum ve ihtiyaç ortaya çıktığı gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, eğitim ve öğretim şekli değişir. Bunun gibi, hikmet ve faydanın gerektirmesi üzerine, insanlık ömrünün mertebelerine göre temel olmayan hükümlerde değişim vardır. Çünkü, temel olmayan hükümlerden biri, bir zamanda fayda iken, diğer bir zamana göre zarar olur. Veya bir ilâç, bir şahsa devâ iken, diğer şahsa hastalık olur. Bu sırdandır ki, Kur’ân, temel olmayan hükümlerden bir kısmını neshetmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir.”

Semavi dinlerin kökü ve aslı birdir. Hepsi aynı kaynaktan fışkırıyorlar. Fark sadece toplumların farklı örf ve anlayışından kaynaklanan detaylardadır. Yani dinler özünde ve esasında birdir. Sadece detaylarda farklı hükümleri içerirler. Bu yüzden Kur'an Ehl-i kitabı İslam’a davet ederken; "Siz İslam’a girince çok şey kaybetmeyeceksiniz, tam tersi eski dininizin aslını ve hurafelerden arınmış halini bulacaksınız." demek istiyor.

Tamamen farklı bir görüşten veya dinden gelen birisi İslam’a girse uyum süreci içinde sıkıntı ve zorluk duyabilir. Ama temel olarak aynı inanç yapısından gelen bir Nasrani ve Yahudi’nin daha mükemmel ve hurafelerden münezzeh olan İslam’ı kabul etmesi, daha kolaydır. Zaten Ehl-i kitapta imanın bütün temel unsurları var; sadece bozuk ve yanlış taraflar atılacak, sahih ve güzel bir iman edilecek.

Hristiyanlık ve Yahudilikte İslam’daki imanın altı şartı da mevcuttur. Sadece birkaç iman şubesinde, sonradan sokulan bir takım uydurmalar ve yanlış inanışlar terk edilecek. İslama teslim olmaları bunlara ağır ve zor gelmemesi gerekir. Yani Ehl-i kitabın İslam’a girmekle kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur. Bilakis çok şeyler kazanacaklar.

Mesela Hazreti İsa (as) ve Hz. Musa (as) peygamberleri, zaten bizde de peygamber olarak tanıyoruz.. Bunlara olan hürmet ve sevgi aynen İslam dininde de devam edecek. Bir Nasrani ve Yahudi İslam’a girmekle, peygamberini kaybetmeyecek, daha doğru ve daha makbul bir sevgi kazanacak.

İnsan nasıl çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık evreleri geçiriyor ise; aynı şekilde insanlık da buna benzer evreler geçiriyor. Bu evrelere uygun şeriat kanunlarına muhatap oluyor insanlar.

İnsanın kemal yaşında; artık değişim ve dönüşüm azaldığı için, karakter ve ahlaki yapısı oturur. Aynı şekilde insanlığın da bir kemal yaşı vardır, bu yaştan sonra artık tek şeriat, tek peygamber yeterli hale gelir. İşte Peygamberimiz (asv)'in son nebi olması bu sırdan ileri geliyor.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Ve onlar sana her ne indirdiysek ve daha önce ne indirdiysek iman ederler.
مِنْ قَبْلِكَ "Senden önce"

Kur’ân’da hiçbir kelime bulunmuyor ki, mevkiiyle bağlantılı olmasın veyahut mevkiinin başka bir kelimeye bağlantısı daha çok olsun. Evet, Kur’ân’ın herhangi bir yerinde bulunan bir kelime, o mevkiin başında bir altın taç gibi görünür. Ve aralarındaki bağlantıardan dolayı, aralarında geçimsizlik yeri yoktur.

Örneğin, مِنْ قَبْلِكَ kelimesine bakalım. Bu âyetin her tarafından uçup bu kelimenin başına konan inceliği görelim. Zira bu âyet, peygamberlik hakkındadır. Peygamberlik meselesinde beş maksat vardır. Bu maksatlar, beş nükte ve incelikten yansımıştır. Bu beş incelik, مِنْ قَبْلِكَ "Senden önce"nin sadefindedir. Maksatlar ise:

1. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, resuldür.
2. Resullerin en mükemmelidir.
3. Son peygamberdir.
4. Peygamberliği tüm insanlığadır.
5. Şeriati, diğer şeriatlerin güzelliklerini birleştirmek ile onların hükmünü ortadan kaldırandır.

Birinci maksadın مِنْ قَبْلِكَ "Senden önce"den yansıyan yönü: Meslekleri ve yolları bir olan bir cemaat, مِنْ قَبْلِكَ "Senden önce" kelimesinden dolaylı olarak anlaşılır. Bundan dolayı, Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) مِنْ قَبْلِكَ "Senden önce"deki zamire merci olması, o cemaatten sayılmış olmasını gerektirir. Ve onların meslekleri olan peygamberliklerine ve kitaplarının doğruluğuna olan bütün deliller, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın peygamberliğine ve Kur’ân’ın Allah’tan nâzil olduğuna kesin bir delil olduğu gibi, onların mu’cizeleri de Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) dâvâsına bir mu’cize hükmüne geçer.

İkinci maksadın yansıyan yönü, üç prensipten ortaya çıkar.

1. Sultanlar daima halkın, cemaatin, ordunun sonunda çıkarlar.

2. İnsanlıkta olgunlaşma vardır. Bu olgunlaşma kanunu, ikinci eğitimcinin , önceki eğitimcilerden daha mükemmel olmasını gerektirir.

3. Çoğunlukla, halefin mahareti, selefinden daha fazladır. İşte bu üç prensipten, Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) peygamberlerin en mükemmeli olduğu ortaya çıkar.

Üçüncü maksadın yansıyan yönü: Meşhur bir prensiptir ki, bir vâhid çoğalsa, silsile haline gelir, gittikçe gider, bir yerde durmaz. Fakat çokluklar birleşse, kuvvetlenir, istikrarlı hale gelir, yerinde kalır, daha değişmez. Vahid, tek veya yalnız başına olan demektir. Fakat çokların ittihat etmesi ise, sayıca fazla olsa bile aynı görüş ve kalbi paylaşmak ve manen birleşmek demektir. Ruh bir ama cesetler farklı olabilir.
Şöyle ki: Felsefeciler yalnız olduklarından ve beslendikleri tek bir kaynak olmadığından dolayı, kıyamete kadar farklı görüş ve akımlara kapı açılacaktır. Her yeni bir felsefeci, yeni bir görüş ve akımın başı olacaktır. Bu cihetle felsefecilerin bir yerde durması söz konusu değildir. Ama peygamberler aynı musluktan ve sofradan beslendikleri için daima inkişaf edecek ve bir yerde duracaktır. Bu külli kaideye göre, peygamberlerin bir sonuncusu gelecektir. Buna binaen, Hz. Muhammed (a.s.m) bütün peygamberlerin sonuncusudur ve ondan sonra peygamber gelmeyecektir.

Çünkü, O'nun (a.s.m) getirdiği kanunlar, şeriatler, güzellikler ve Kur'an, her zamanı doyuracak kalitede ve olgunluktadır.

Dördüncü maksadın yansıyan yönü: مِنْ قَبْلِكَ "Senden önce" kelimesinin ifade ettiği gibi, Hazret-i Muhammed (a.s.m.), onların halefidir ve onlar, tamamen o hazretin selefleridir. Bu yüzden, halefin, selefe ait vazifeyi tamamıyla üzerine alarak onların yerine geçmesi, o hazretin bütün seleflerine vekil ve bütün ümmetlerine resul olmasını gerektirir.

Evet, bu prensip, hükmüne uygun fıtrî bir prensiptir. Zira, Saadet Asrından önce insan âleminin içerdiği ümmetler, milletler arasında maddeten ve mânen, kabiliyet ve eğitim yönüyle pek farklı ve geniş mesafeler vardı. Bunun içindi ki, tek bir terbiye ve eğitim ve tek bir dâvet ve çağrı yeterli gelmiyordu. Ne zaman ki insanlık alemi Saadet Asrının saadet güneşiyle uyandı ve fikir alışverişi ile, geleneklerinin terkiyle, değiştirmesiyle ve kavimlerin birbirinin içine girip karışmasıyla birleşmeye yönelim gösterdi ve aralarında karşılıklı iletişim ve haberleşme başladı; hattâ dünya bir ülke, belki bir şehir, belki bir köy gibi oldu; bir dâvet ve bir peygamberlik tüm insanlara yeterli görüldü.

Beşinci maksadın yansıyan yönü: مِنْ قَبْلِكَ "Senden önce"deki مِنْ başlangıç mânâsını ifade eder. Başlangıç ise, bir sona ve neticeye bakar. Son ve netice, ihtiyacın yok olmasına delâlet eder. Öyleyse, o hazret, son peygamberdir ve insanlık aleminin başka bir resule ihtiyacı yoktur.

Her başlangıcı olan şeyin mutlaka sonu da vardır. Zira başlangıç ezeliyetin zıddıdır. Yani ezeli olan bir şeyin başı ve sonu olmaz. Öyle ise peygamberlik kurumunun bir başı ve başlangıcı var ise, mutlaka bir sonu ve sonuncusu da olmak mantıken zaruridir. İşte bu peygamberlik kurumunun başlangıcı Adem (as) ise, sonucu ve sonuncusu da iki cihan serveri olan Hazreti Peygamber (sav) Efendimizdir.

Peygamber (sav) Efendimiz, nübüvvet silsilesinin mührü ve sonuncusudur. Bundan sonra artık insanlık için başka peygamberin gönderilmesi bir ihtiyaç değildir. Ayette bu hususa işaret edilmektedir.

مِنْ قَبْلِكَ "Senden önce" kelimesinin bu beş inceliğe yansıma ve görünme yeri olmasına belâgat ilminin bakış açısıyla delâlet eden işaret şudur ki: Bu beş maksat, bir nehir gibi şu âyetlerin altında akmakla, âyetten âyete geçme neticesinde مِنْ قَبْلِكَ "Senden önce" havuzunda birleşmiştir. Evet, kelimenin yüzeyinde görünen bir sızıntı, bir yaşlık, kelimenin altında havuzun bulunduğuna delâlet ve ima eder. Bununla birlikte, bu maksatların beyanına ayrı ayrı âyetler tahsis edilmiştir.

Kur'an’da ana konular bahsi geçen âyet ve surelerde, âdeta bir nehir gibi her bir kelime ve cümlede kendini gösteriyor. Bu da ancak, ifâdenin mucize derecesinde mümkündür. Zira, bakışı sınırlı olan insanın bu mucizevi ifâde tarzını kullanması imkansızdır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
Ve onlar sana her ne indirdiysek ve daha önce ne indirdiysek iman ederler.
وَبِاْلاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ “Onlar âhirete de kesin olarak iman ederler.”

Bu âyet, yeniden diriliş meselesine işarettir. Yeniden dirilişin ispatı hakkında Risalei Nur külliyatından Mesnevi-i Nuriye’nin Lâsiyyemalar bölümünde, Yirmi Dokuzuncu ve Onuncu Sözlerde detaylarıyla anlatılan on güçlü ve sarsılmaz delilin özetine burada işaret edeceğiz. Şöyle ki: Kast ve iradeden doğan bir düzen vardır. Yaratılışta tam bir hikmet hüküm sürer. Âlemde gayesizlik, faydasızlık yok, yaratılışta israf yok. Her bilim dalı, konu edindiği şeylerin düzenine bir âdil bir şahittir.

Allah’ın yaratmış olduğu şu alemde hiçbir şey boş ve faydasız değildir. Her bir şey bir hikmet ve gaye üzerine yaratılmıştır ve muazzam bir gayeye hizmet etmektedir.

Evet, Allah kainatta hiçbir şeyi hikmetsiz ve gayesiz yaratmamıştır. Her şeye bir plan ve program dahilinde gaye ve menfaatler takmıştır.

Mesela, gözün hikmet ve gayesi görmektir. Görmek için görüntü alemi gerekir ki Allah bu alemi göz için yaratmıştır. Kulağın hikmet ve gayesi duymaktır. Allah bu hikmetin abes ve boş kalmaması için sesler alemini yaratmıştır vs...

Allah kainatta her bir şeye bir hikmet ve gaye taktığı gibi, bunlara cevap ve karşılık olacak alemleri de yaratmıştır. Şayet gözü yaratıp görüntü alemini yaratmasa idi bu abes ve israf olurdu. Kulak yaratılıp sesin yaratılmaması da hakeza aynıdır. İşte kainattaki bu ilişkiler Allah’ın sonsuz hikmet sahibi olduğunu bize ilan ediyor.

Ve yine, gün ve sene diğer zamanlar gibi her zaman çeşidinde tekrar eden kıyamet vardır.

Ve yine, insanlıktaki potansiyel kabiliyet, kıyamete bir ince bir işarettir.

Ve yine, insanlığın sonsuz yönelim ve emelleri, kıyameti ister.

Ve yine, her şeyi hikmetle ve sanatlı bir şekilde yaratan Allahın rahmet hazinesinin harcanacağı yer, ancak kıyamet ve haşirdir.

Ve yine, doğruluk ve emanetle tanınan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, açıkça ilân ediyor.

Ve yine, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ve وَمَا رَبُّكَ بِظَلاَّمٍ لِلْعَبِيدِ “Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır.” ve “Rabbin, kullara zulmedici değildir.” âyetleriyle ve bu âyetlerin benzerleriyle yeniden dirilişin gerçekleşeceğini kesinlikle ispat ediyor.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
Ahiret (**) ile ilgili ikna olmuşlardır.
 

bilgelikyolunda

ll ☆☆☆☆
Yazar
Mesajlar
12,602
Tepki puanı
938
Düşünce
Sünni
*Ahiret (**) ile ilgili ikna olmuşlardır.
وَبِاْلاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ “Onlar âhirete de kesin olarak iman ederler.” Bu cümledeki kelimelerin arasında bulunan diziliş ve düzene bakalım:

1. Bu cümlenin öncesiyle bağlanmasını ifade eden وَ bu imani şartın burada açıkça zikredilmesi için, genel olarak zikredilen önceki cümleden bu cümlenin tahsis lüzumuna binaen atıf yapılmıştır.

2. Öne alınmasıyla vurgulanan بِاْلاٰخِرَةِ "Âhirete" kelimesi, bazı ehl-i kitabın iman ettikleri âhiret, hakikî bir âhiret olmadığına dair bir iğnelemedir.

Çünkü, onların لَنْ تَمَسَّنَا النًّارُ اِلاَّۤ اَيَّامًا مَعْدُودَةً “Sayılı birkaç gün müstesna ateş bize dokunmayacaktır.” âyet-i kerimesinin hikâye ettiği gibi, “Cehennem ateşi, bizi daima yakacak değil ya! Ancak birkaç gün yakacaktır” gibi sözleriyle ve bir cihette cismani lezzetleri inkâr ettiklerinden anlaşıldığına göre, bildikleri âhiret, mecazî bir âhiret imiş.

3. Bilinen ve belirli olan şeye işaret için vaz edilen اَلْ edatı, bütün semâvi kitapların dillerinde dolaşan belirli âhirete işarettir. Veyahut zikredilen yaratılıştaki deliller ile akılların gözleri önünde hazır olan ve âhiret ile anılan hakikate işarettir.

4. Şüphe edilmeyecek dercede kesinlik (yakin) ile beraber kabul etmeyi birlikte ifade eden يُؤْمِنُونَ kelimesi yerine يُوقِنُونَ tabiri, yeniden diriliş meselesi genelde şüphelerin yoğunlaştığı bir yer olduğu için, tasdikten fazla îkan ve yakîn daha ehemmiyetli olduğuna işarettir. Veya ehl-i kitabın iddia ettikleri iman, yakînden uzak olduğundan, onların imanı, iman olmadığına işarettir.
 

DemoKratos

Vll ☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
5,828
Tepki puanı
3,114
Düşünce
Ateist
49.) hani sizi kötü azaba uğratan oğullarınızı kesip kadınlarınızı sağ bırakan firavun soyundan sizi kurtarmıştık bunda rabbinizden büyük bela vardı

50.) hani denizi ayırmıştık sizi kurtarmış firavun soyunu gözünüzün önünde boğmuştuk

51.) hani musa ile kırk gece için sözleşmiştik sonra buzağıyı edinmiştiniz ondan sonra zalimlerden oldunuz

52.) sonra sizi bundan dolayı affettik şükredersiniz diye

53.) şükredin diye musaya tevratı ve ayırıcıyı* verdik

54.) hani musa kavmine dedi ki ey kavmim muhakkak siz buzağıyı edinerek kendinize zulmettiniz rabbinize tevbe edin kendinizi öldürün bu rabbinizin yanında sizin için hayırlıdır tevbenizi kabul etti muhakkak o tevbeleri kabul eden esirgeyendir o

55.) hani demiştiniz ki ey musa biz açıkça allahı görmedikçe sana inanmayacağız bunun üzerine bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı

56.) sonra şükredin diye ölümünüzden sonra sizi dirilttik

57.) bulutu üstünüze gölge yaptık ve üzerinize menn** ve bıldırcın indirdik ne rızık verdiysek temizinden yiyin bize zulmetmediler ve lakin kendilerine zulmedenlerden oldular

Dipnot:

*Furkan İslam kültüründe hak ile batılın ayırıcısı olarak bilinir. Tevrat ve furkan denilince ne kastedildiği Kuran'da açıklanmıyor. Bu Tevrat'a eşlik eden, onunla birlikte verilen şey nedir, belli değil. Apokratif denilen detay açıklama içeren birtakım metinlerin kastedildiği bir olasılık ama bu konuda bir açıklama bulunması gerekirdi, yok. Bu da çok ciddi bir eksiklik. Buna açıkça ciddiyetsiz rasgele anlatım denir. İki kelime ile bunun ne olduğu açıklanmamışsa buna ciddiyetsizlik demek yerindedir.

**Menn; şekerli bir bitki özsuyundan elde edilirdi.

Değerlendirme:

Bilinen tarih kesitinde İsrail’in eziyetler gördüğü olayı burada da destekleniyor. Hemen bu eziyetten nema çıkarma çabasına giriliyor. Şimdi eğer bu deniz yarıldıysa, yani bir mucize gerçekleştiyse, bu insanların Musa’nın sözünden çıkmaları olanaksızdır. Böyle bir olay gören insanlar artık ölümüne bağlılık gösterirler. Çünkü firavunu boğdu bunları kurtardıysa gözlerinin önünde, tepesi atarsa döner bunları öldürür. Zaten de öyle iddia ediyor, yıldırım çarptırdık diyor.

Bunların uyduruk efsaneler olduğu son derece açık. Böyle mucizeler olduysa sürekli olması lazım. Çünkü mucize görmeyenlerin suçu kabahati ne? Onlar mucize görerek inandı da ben niye hiçbir şey görmeden kafadan inanacağım? Böyle adaletsizlik olmaz. Bu açık ve kesin biçimde, efsane anlatıp sonra da uyduruk efsanelere dayalı taleplerde bulunma sahtekarlığı.

Biri size gelse, “ben babanı ölümden kurtarmıştım” dese, e sağol yani, eksik olma. “Ama işte ona karşılık bana elli bin lira vermelisin!” Böyle bir saçmalık olmaz. Babamdan isteyeydin dersin yani, hangi akıl fukarası parayı öder?

Neymiş yıldırım çarpmış da tekrar dirilmişler. Böyle saçma sapan masallar anlatmak ve bunları ciddi ciddi iddia ederek anlatmak son derece vahim bir kusur.

Daha size helva verdik bıldırcın verdik der demez öfkesinden sabırsızlığından hemen zulmettiler bilmem ne diye söylenmeye başlıyor. Ya adam bir sabret, yemekleri beğenmediler de, biz bunu istemeyiz dediler de, ondan sonra başla söylenmeye! Direk kafadan daha açıklama yapmaya sabredemeden homurdanmaya başlıyor. Böyle kafadan direk de mevzuya girilmez ki! Daha sonra başka yemek istediler diyor ama iyice bir söylendikten sonra! Bozuk anlatımın yeni örneklerini her sayfada görmeye devam ediyoruz.
 

DemoKratos

Vll ☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
5,828
Tepki puanı
3,114
Düşünce
Ateist
58.) hani şu beldeye girin ondan dilediğinizce bolca yeyin kapısından secde ederek ve hıtta(*) diyerek girin biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım iyilere daha fazlasını vereceğiz demiştik

59.) sözü onlara söylenenden başkasıyla değiştirenler ki zalimlerdir günahkar oldukları için gökten iğrenç azap indirdik

60.) hani musa kavmi için su istemişti biz de asanı taşa vur demiştik. ondan oniki göz fışkırmış her aile içeceğini bilmişti. allahın verdiği gıdadan yeyin için ve yerde bozgunculuk sınırını aşmayın

61.) hani ey musa biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız hemen rabbine yalvar bize yerden biten sebze kabak sarımsak mercimek soğan versin demiştiniz iyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz demişti geri dönün mısıra orada istedikleriniz var üzerlerine fakirlik vuruldu ve allahın öfkesine uğradılar bu muhakkak onların allahın ayetlerini inkar etmeleri ve elçilerini haksız yere öldürmelerinden oldu bu isyan etmelerinden ve haddi aşmalarından oldu

Dipnot:

(*) Hataların bağışlanmasını dilemek diye tercüme edilir. Bunu nasıl değiştirdiler açıklanmıyor.

Değerlendirme:

Hıttanın ne ile değiştirildiği iki kelime ile belirtilebilirdi, yapılmamış. Söylentilere bakmaktan başka çare kalmıyor, buna göre güya hınta (buğday) diye değiştirip Musa ile alay etmişler. Ama bu söylenti. Kuran'daki büyük eksikliklerden biri de bu. Veciz sözler olsa bunu kısa özlü şekilde aktarırdı. Çok özensiz bir anlatım.Burada bir işgal ve yağmadan bahsetmektedir.

Müminlerden bir beldeyi ele geçirip yağmalamaları istenmektedir. Müslümlerin bol bol iddia ettiklerinin aksine beldeye adalet getirmek, sömürüye son vermek filan gibi işlerden hiç ama hiç söz edilmeyip, yeyin için bol bol bu beldeyi deniyor. Bunun açık anlamı yağmalayın demek. Hayır şimdi, tanrı dediğin şey böyle konuşmaz. Böyle ancak yağmacı başı, eşkıya başı konuşur.

Müslümlerin bir diğer sahtekarlığı, beldeye tevazu ile eğilerek girin filan diye tercüme yapıp apaçık yalan söyleyerek bu gerçeği gizlemeye ve değiştirmeye çalışmalarıdır. Tevazu mevazu eğilin meğilin filan demiyor. Yalancı, sahtekar, dolandırıcı ve ahlaksız kuran mealcileri! Secde ederek allahtan af dileyerek girin diyor. İşgal edilen yerin halkına karşı filan değil bunlar, allaha karşı. Yağmalanacak bir yer gösterdi ya, ondan şükür secdesi edecekler! Daha dünyada böyle yalancılık böyle sahtekarlık örneği az bulunur. Hiçbir kitap bu kadar yalan dolan şekilde tercüme edilmemiştir herhalde!

Tabii konu bunların İsrailli oluşu filan değil. Burada asıl konu; kuran yazarlarının bir hikaye anlatırken yağmacılıktan bahsetmeleri ve bunu ballandırmaları. İsrail de Araplardan farksız, onlar da yağmacı bunlar gibi belki ama orası önemli değil. Burada önemli olan, hikayeyi anlatan Kuran yazarlarının anlatımı.

Anlaşıldığına göre Mısır’dan çıkınca açlık ve susuzlukla mücadele etmişler. Sonunda yağmalayacak bir beldeyi gözlerine kestirmişler. Fakat ilk girişimde başarılı olamadıkları anlaşılıyor. Olasılıkla tarihte İsrail’in böyle bir göç hareketi vardır. Bunun üzerinden nema toplamaya çalışılıyor. Olasılıkla durum şöyle: Eskiden Arap yarımadasında bazı devletler kurmuş olan İsrail, olası bir Mısır macerası yaşayıp anavatanlarına geri döndüklerinde elbette kaynakların kısıtlı olduğu bu yerde kötü karşılandılar. Bu geri dönüşle başlayan savaşlar halen sürüyor. Araplar bizim burası diyor İsrail bizim. Hâla anlaşabilmiş değiller.

“Ricz” olarak anılan ve en yakın tercümeyi vermeye çalıştığım kelime, olasılıkla veba, yani Arapçası “taun” dur. İşgal etmeye çalıştıkları beldeden bir de veba kapmış olabilirler. Ya da işgal başarılı olmuş ama ardından vebaya uğramış olabilirler. Sonuçta Mısır çıkışı ilk anavatana dönüş girişiminin sonucu hüsran…

Bu hikaye ilerleyen sayfalarda parça parça devam edecek ve Arap yarımadasına tekrar yerleşmekte sonuçta başarılı olacaklar. Sonra Araplar bunları başlarından atmak için dağınık Arap kabilelerini birleştirmek ve bunlara topyekün saldırmak gerektiğini anlayacaklar. Bu amaçla İslam dinini icat edecekler ve İsrail’i yağmalayıp büyük ölçüde soykırıma uğratıp yarımadadan kovacaklar.

İsrail ancak 20. Yüzyılda büyük çabalar sonucu anavatanına bir kez daha dönüş yapacaktır. Ortadoğu’nun özet tarihi budur.
 

Son konular

Üst