Kuran'a Neden mi İnanmıyoruz

NoTThingLosE

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
1,932
Tepki puanı
369
Düşünce
Muvahhid
Zeyd bin harise ve Azhab 37:
Ayetin meali şöyledir:

"Hani hem Allah’ın nimet ve ihsanına, hem de senin iyiliğine nail olmuş olup da hanımını boşamaya karar vermiş olarak sana danışmaya gelmiş olan kişiye sen: “Eşini yanında tut Allah’tan kork!” demiştin. Allah’ın açığa çıkaracağı bir durumu içinde saklamıştın, çünkü insanlardan çekinmiştin. Halbuki asıl Allah’tan çekinmen gerekirdi. Neticede, Zeyd eşini boşayıp onunla ilişkisini kestikten sonra, Biz onu sana nikâhladık ki, bundan böyle evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kestikleri, onları boşadıkları zaman, o kadınlarla evlenmek hususunda müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri her zaman gerçekleşir." (Ahzab Suresi, 33/37)

Allah’ın ve Peygamberimizin ihsanlarına nail olan şahıs, Zeyd ibn Harise (r.a)’dır. Çocuk iken esir düşüp köle olarak satılan Zeyd’i Hz. Hatice (r.a) validemiz almış, daha sonra Hz. Peygamber (a.s.) ile evlendiği zaman ona hediye etmişti. Bilahere ailesi fidye vererek geri almak istedi. Peygamberimiz, isterse fidyesiz olarak ailesine gitmesi hususunda onu serbest bıraktı. O ayrılmak istemeyince Hz. Muhammed (a.s.m.) onu evlatlığı olarak ilan etti. Hz. Peygamber, Zeyd’in, halası Ümeyme’nin kızı Zeyneb ile evlenmesine vesile oldu. Fakat Zeyneb, köle asıllı olan Zeyd’i kendisine denk saymadığından, işin başından beri onunla uyum sağlayamadı. Sonunda Zeyd Hz. Peygambere gelip evliliğe son vermek istediğini söyledi. Durumu izleyen Hz. Peygamber (a.s.m) bu neticeyi yerinde bulmakla beraber Zeyd’in yüzüne karşı söylemek de istemedi. “Eşini yanında tut!” diye asıl temennisini dile getirdi. Zeyd boşayıp iddetini doldurunca Zeyneb serbest kaldı. Peygamberimiz çekinmesine rağmen, Allah onunla evlenmesini emretti. Böylece, Cahiliye adeti olan, bir kimsenin evlatlığının boşadığı kadınla evlenme yasağının kaldırılması işinde, Hz. Peygamber, kendi nefsinden örnek vermek imtihanı ile karşı karşıya kaldı. Demek ki, böyle köklü bir adet, Hz. Peygamberin bizzat kendi uygulaması ile kaldırılacaktı. İşte ayette geçen konu budur.

Hz. Peygamberin, bir gün Zeyneb’in güzelliğinin farkına varması neticesinde Zeyd’in onu boşadığı zannını uyandıran ve nakil yönünden de sahih olmayan rivayetin, muhtevası da makul değildir. Zira halası kızı olarak öteden beri tanıyıp evlenmelerinde de tam bir aracılık yapan Hz. Peygamber’in onu yeni fark ettiği iddiasını doğru bulmak mümkün değildir.

Bazı kimseler Hz. Peygamber'in Zeyneb'le evlenmesi konusunda birçok akla hayale gelmez sözler söylemişlerdir. Bunlara göre güya Peygamber aleyhisselâm bir gün, açık kapıdan Zeyneb'i görmüş, onun güzelliğine vurulmuş ve "Ey gönüller elinde olan, onları evirip çeviren Rabbim! Sen her noksandan uzaksın!" demiş, Zeyneb bu sözü duyup kocasına haber vermiş, kocası Zeyd bu sözden, onun Zeyneb'i beğendiği ve kendisiyle evlenmek istediği sonucunu çıkarmış, kendisine gelerek Zeyneb'i boşamak istediğini söylemiş, Hz. Peygamber bunu kabul etmemiş, fakat Zeyd onu dinlemeyip karısını boşadıktan sonra onunla evlenmiş.

İbn Kesîr ve İbnü'l-Arabî bu rivayetleri hatırlattıktan sonra çok önemli tenkitler yapmışlar ve bu rivayetlerin sahih olmasının mümkün olmadığını belirtmişler, günümüz ilim yolcuları için de geçerli bulunan uyarılarda bulunmuşlardır.( İbn Kesîr, VI, 420; İbnü'l-Arabî, III, 1542 vd.; Krş. Zemahşerî, III, 427) Devamı : https://sorularlaislamiyet.com/peygamberimiz-savin-hz-zeynep-ile-evliligini-aciklayan-ahzab-suresi-37-ayette-allahin-acig-vuracagi
 

NoTThingLosE

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
1,932
Tepki puanı
369
Düşünce
Muvahhid
Güneşin dünya etrafında döndüğünü nasıl çıkardın anlayamadım.
- Güneş sistemi, Yunanlı matematikçi ve gökbilimci Batlamyus’tan beri (m.s. 85-165) Yer Merkezli (Geocentric) Sistem olarak kabul edilmiştir.

- İlk defa Kopernik (m.s.1473-1543), Batlamyus’un geosentrik / yer merkezli sistemi yerine, “heliosentrik / güneş merkezli” sistemin olduğunu söylemiştir.

- Kur’an’da ise, yaklaşık on beş asır önce, meal olarak,

“Güneş, kendisi için belirlenen yerde / yörüngede akar / döner. İşte bu, azîz ve alîm olan Allah'ın takdiridir.”(Yasin, 36/38)
ifade etmek suretiyle, heliosentrik / güneş merkezli sistemin olduğuna işaret etmiştir.

Yörüngeye bilimsel bir açıklama getiren Alman matematikçisi ve astronomu Johannes Kepler’in (m.s.1572-1630) ölüm tarihi XVII. yüzyılın ilk yarısıdır. Kepler'in gezegensel hareket yasaları denilen üç yasa şöyledir:

Birinci Yasa: Her gezegen, güneşin merkezlerinden birinde bulunduğu bir elips üzerinde hareket eder.

İkinci Yasa: Bir gezegeni güneşe bağlayan çizgi, eşit zaman aralıklarında eşit alanlar tarar.

Üçüncü Yasa: Bir gezegenin yörüngesel periyodunun karesi, dolandığı elipsin ana eksen uzunluğunun küpü ile doğru orantılıdır.

Demek ki yörüngenin bilimsel açıklaması ancak XVII. yüzyılda yapılmıştır.

Halbuki, Kur’an-ı Kerimde yaklaşık on beş asır önce, değişik ayetlerle beraber, özellikle Rahman suresinin 5. ayetinde “Güneş ve ay bir hesaba göre (hareket etmekte)dir.” denilmiştir. Fakat ilginçtir “hesaba göre” diye meal verdiğimiz kelimesi “husban”dır. "Husban" kelimesinin nekre olarak kullanılması ise, hesabın inceliğine, insan aklının kavramayacağı kadar dakik olduğuna işarettir.

Mücahid'in belirttiğine göre, değirmen taşının hareketini sağlayan mile "husbanü'r-reha" denilir. Günümüzün ilmî anlayışı içerisinde ifade edilirse "husban" kelimesi “eksen ve yörünge” anlamındadır. Bu görüşe göre, kelimenin başında bulunan "ba" cer harfi, "fi" anlamında olup zarfiyeti ifade eder. (bk. Taberi, XIII/116, Alusî, XXVII/99).

Bu mana, bugünkü astronomi bilgimiz açısından önemlidir. Kur'an'ın, "hesap" kelimesi yerine bu kelimeyi tercih etmesinin bir hikmeti, bu her iki anlamı da ifade etmesi için olsa gerektir.

"Ne Güneş Ay’a yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir; her biri bir yörüngede yüzerler." (Yasin, 36/40)
ayeti, Güneş Sistemi içerisinde yer alan Güneş, Ay ve diğer gezegenlerden hiçbirinin, kendisine tahsis edilen yörüngeden dışarı çıkmasının mümkün olmadığını ifade etmektedir. (bk. Niyazi Beki, Rahman Suresinin Tefsiri, ilgili yer)
 

NoTThingLosE

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
1,932
Tepki puanı
369
Düşünce
Muvahhid
Beyin Yerine Kalp İddiasına Gelirsek:
a. Soruda yer alan ayetin meali şöyledir:

“Bu inkârcılar, hiç mi yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar ki, düşünüp taşınacak kalplere ve gerçeğin sesini işitecek kulaklara sahip olsunlar. Şu bir gerçektir ki, kör olan yüzlerdeki gözler değil; asıl kör olan sinelerdeki gönüllerdir.” (Hac, 22/46)
- Ayette yer alan “düşünüp taşınacak kalpler” ifadesi, açıkça kalb sözcüğünün aklı da içine alan geniş bir kavram olduğunu göstermektedir.

b. Asıl mesele, Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğuna inanıp inanmamakla alakalıdır. Onun Allah’ın sözü olduğunu gösteren yüzlerce delil vardır. Önemli kısmı sitemizde de yer almıştır. Bu delillere dayanarak Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna inanan bir kimsenin onda bir yanlışın olduğunu elbette düşünmesi söz konusu olmaz. Ve bu ayette olduğu gibi, doğru yorumu mümkün olduğu sürece onu bulmaya çalışır.

Sonsuz ilim ve hikmeti sahibi olan Allah’ın çam kozalağı şeklindeki kalb ile akıl ve vicdanı da ihtiva eden kalbin farkını bilmemesi mümkün mü?“Yaratan hiç bilmez olur mu?” (Mülk, 67/14).

c. Kalb, iki anlamda kullanılan bir kavramdır. Birincisi, kanı pompalayan biyolojik bir varlığa sahip olan ve çam kozalağı şeklinde tasvir edilen bir organımızdır. Bu organ insanlarla hayvanlarda müşterektir.

İkincisi ise, manevi, biyolojik olmayan duygu ve düşüncenin de merkezi olan, akıl, vicdanı da kapsayan bir latifedir.

Devamı ..: https://sorularlaislamiyet.com/kuranda-gecen-kalp-kelimesi-beyin-anlaminda-midir
 

NoTThingLosE

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
1,932
Tepki puanı
369
Düşünce
Muvahhid
Evrim geçmiyor denilmiş. Şu anda aklıma gelen bu ayetleri yazıyorum devamını araştırırım:

Nuh/14: Ve O, sizi halden hale (çeşitli hallerden) geçirerek yaratmıştır.

Bu Ayet Açık Açık Evrimden Bahsetmiştir

Nur/45: Ve Allah, bütün hayvanları sudan yarattı. Onların bir kısmı karnı üzerinde, bir kısmı iki ayağı üzerinde, bir kısmı da dört ayağı üzerinde yürür. Allah dilediği şeyi yaratır. Muhakkak ki Allah, her şeye gücü yetendir.

Bu ayet de evrimsel perspektiften bakarak yorumlamaya müsait ayetlerden biri. Yaşamın sudan karaya çıkışını anlattığı şeklinde algılamak gayet mümkün.
 

NoTThingLosE

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
1,932
Tepki puanı
369
Düşünce
Muvahhid
Kuran Ay'ı nur olarak nitelendirmiyor. (furkan, /61) ''Gökte burçları var eden onların içinde kandil (güneş) ve nurlu bir ay barındıran Allah yüceler yücesidir'' arapçada ay ışığı için kullanılan ''munir'' ya da ''nur'' yansıyan ışık manasına gelir. Ay'a nur dediği falan yok.
 

NoTThingLosE

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
1,932
Tepki puanı
369
Düşünce
Muvahhid
''Cennette kadınlar için vadedilen hiçbir şey yok. ???'' derken ne demek istediğini anlamadım. Anladığım kadarıyla bir örnek vereyim. Erkekler nasıl ''hurilerle'' beraber olacak'sa, kadınlarda ''gılmanlarla'' beraber olucakları yazar.
ur'ân-ı Kerim'in sadece bir âyetinde geçen "gılman" tâbiri vardır. 52. Sûre olan, Tûr Sûresi 24. âyetinde:

"Etraflarında, sedeflerinde saklı inciler gibi tertemiz gılmanlar dolaşır."
Sözlükte "çocuk, bıyığı yeni terlemiş genç, hizmetçi" anlamına gelen "gulâm"kelimesinin çoğulu olan "gılman", anlaşıldığı kadarıyla, Allah'ın (c.c) mü'min kulları için özel yarattığı ve vazifesi sadece hizmetkârlık olan cennet gençleridir. Onlar cennet ehline yiyecekler ve içecekler sunarlar ve bu vazifeyi görmekten mutluluk duyarlar.

Fani hayatın sona ermesinden sonra ebedî bir saadet başlayacak. Orada Allah'ın rahmeti, lütuf ve ihsanı bütün haşmetiyle tecelli edecektir. İşte bu ebedî saadetin ve sonsuz nimet ve güzelliklerin merkezi cennettir. Cennet hem mü'min erkeklerin, hem de mü'min kadınların nimetler içinde yüzdüğü bir mekândır. Yani cennetin nimetlerinden erkekler kadar kadınlar da istifade edecek, bütün nimet ve ihsanlar her iki cinse de verilecektir.

Cennet ve cennetlikler en güzel ve tatlı bir şekilde Kur'ân'da anlatılır. Çoğu yerde mü'min erkeklerle birlikte, mü'min kadınlar da zikredilir. Meselâ, Tevbe Sûresinin 72. âyetinin meali şöyledir:

"Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara devamlı kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler, Adn Cennetlerinde hoş meskenler vaad etmiştir. Allah'ın rızası için en büyük mükâfattır. İşte büyük kurtuluş budur."
Cennetlikler ve cennet nimetleri Kur'ân'da anlatılırken cennet ehli için"müttekiler (Allah'tan hakkıyla korkanlar)" ifadesi geçer. Bu kelime hem erkekler hem de kadınlar için müşterek kullanılır. Biri öbüründen ayırd edilmez, ayrı tutulmaz.

Hadis-i şeriflerde geçen ifadeler de hem erkekler, hem de kadınlar içindir. Bütün müjdeler, taltifler, nimetler, ikramlar herkese aynıdır. Bir hadisin meali şöyle:

"Cennet ehli cennete girdiklerinde bir vazifeli şöyle seslenir: 'Şüphe yok ki, siz cennette ebedî yaşayacak ve hiç ölmeyeceksiniz. Hastalanmayacak ve devamlı sıhhatli bulunacaksınız. Sonsuz nimetlere mazhar olacak ve hiçbir zaman hüzün ve keder görmeyeceksiniz.' "1​
Başka bir hadis-i şerifte de cennet ehlinin bir hâli şöyle anlatılır:

"Muhakkak, sizden biriniz cennetin en alt derecesinde bulunsanız bile, ona Allah'ın emri ile melekler tarafından, 'Gönlünden geçenleri iste!' denir. O da devamlı temenni eder durur. Bunun üzerine ona, 'Kalbinden geçenleri tamamen temenni ettin mi?' diye sorulur. 'Evet' cevabı verince, 'Muhakkak temenni ettiğin şeyler bir misli fazlasıyla sana verilecek' denir."2​
Esas itibariyle cennetin nimetleri hem erkek, hem de kadın mü'minler için müşterek iken, bazı hususlarda her iki cins de birbirlerinden üstünlüklere sahiptirler. Bu üstünlüklerin bir kısmı erkeklere mahsus iken, büyük bir kısmı da kadınlara mahsustur. Kur'ân'da cennetlik kadınlar "Ezvâcün mutahharatün" yani "temiz kadınlar" olarak vasfedilir. Bu ifadenin içinde şu mânâlar saklıdır: Cennet kadınlara mekân ve meskendir. O kadınlar o yüksek cennette lâyıktırlar. Aynı zamanda cennet derecelerinin yüksekliği nisbetinde onların güzellikleri de artar. Ve cennet onlarla güzelleşir ve süslenir.3

Yani cennetlik kadınlar, cennetin güzelliğine güzellik katmakta, Allah'ın ebedî yurdunu süsleyen canlı bir unsur olmaktadır. Bu "mutahharatün (temiz)" ifadelerinden ayrıca şu mânalar çıkıyor: "Dünya kadınları cennete girdikten sonra kötülüklerden, kıskançlık ve benzeri çirkin huylardan arınacaklar, içleri de dışları gibi berrak ve ter temiz olacak. Güzellikte hurileri geçecekler."

Peygamberimiz (asm) cennetlik kadınları şöyle anlatır:

"Onların vücutlarının güzelliği ile letafetinden dolayı her birinin baldırındaki kemiğin iliği etinin üstünden görünür. Onların aralarında ne ihtilâf vardır ne düşmanlık ne de çekememezlik."4​
Yani cennet ehli kadınlar güzellikte o kadar ileride bulunuyorlar ki, sadece bir tek tırnağı dünyaya görünse güneşin ışığını kapatacak kadar parlaklıkta olan hurilerden daha güzel olacaklar. Bir kadının bundan daha güzel bir şey tahayyül etmesi mümkün müdür?

Cenab-ı Hak hem erkek, hem de kadın mü'minlere kalblerinden geçenlerin bir misli fazlasını vereceğine göre, nimet ve ihsanın derecesini siz düşünün. Artık bu kadar lütuf ve ikramdan sonra "Allah, cennette bir erkeğe çok sayıda huri veriyor da cennet ehli kadınlara neden böyle bir imkân verilmiyor?"denmez. Cennette "yok yoktur." Allah, insan fıtratına en uygun şekilde her türlü nimet ve ihsanı verecek, kimseyi mahrum bırakmayacaktır.

Esas mesele Allah'ın rızasına nail olmak, ebedî saadete liyakat kazanmak, fâni dünyadan imanlı olarak ayrılıp, cennetin kapısına ulaşabilmektir.

Dipnotlar:

1. Müslim, Cennet 22.
2. Müslim, îman: 301.
3. Bediüzzaman Said Nursî, İşaratü'l-İcaz, s. 175.
4. Müslim, Cennet: 14-17.


(bk. Mehmed PAKSU, En Çok Sorulan Mes'eleler ve Çözümleri -2, 2. Baskı, Nesil yayınları, İstanbul, 2000, s. 144-146)
 

NoTThingLosE

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
1,932
Tepki puanı
369
Düşünce
Muvahhid
Göğün tavan gibi tutulması:
Allah, insanların akıllarına göre konuşuyor. İnsan olarak biz, “gök”ten güneş, ay, yıldız gibi şeylerden başka bir şey mi anlıyoruz?

İlkel akılla bakanların Kur’an’ın bu ifadesini ilkel bulmaları normaldir. Çünkü, Kur’an’ın bütüncül bakışını kavramayacak kadar ön yargılı ve at gözlüklü olanların başka seçenekleri yoktur.

Kur’an’ın bu ifadesi, sonsuz bir ilim ve kudrete işaret etmek üzere bize şu mesajı veriyor: "milyonlarca cisimlerin, galaksilerin, sistemlerin ortak adı olan“gök”, havada, boşlukta, bir dayanağı olmadığı halde dönüp duruyor. Bu -âdeta- sonsuz ebatta olan göğün boşlukta durması, bir serçe kuşu gibi havada kanat çırpması ve yere düşmemesi, ancak Allah’ın sonsuz ilim ve kudretiyle mümkündür. Yoksa her zaman düşüp yerin üstüne kapanabilir. Son cümlenin, insanın aklına göre bir ifade olduğu düşünülmelidir.

Gök ifadesinden güneş sistemini anlamak da mümkündür. Çünkü, genel olarak insanların gökten anladığı dünyanın da içinde bulunduğu güneş sistemidir. Bu açıdan bakıldığında, ayetin açıkça itim ve çekim kanunlarına işaret ettiği görülmektedir. Çünkü, güneş sistemini ayakta tutan bu kanunlardır. Bu kanunları yapan, ancak bütün evreni bütün detaylarıyla dizayn edip düzenleyen bir ilim ve kudret sahibi olabilir ki o da ancak Allah’tır.

“Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, yerinden kayıp yok olmaktan koruyan Allah’tır. Şayet onların onlar yerlerinden kayıp yok olmaya yüz tutarlarsa, onları Allah’tan başka kimse tutamaz.”(Fatır, 35/41) mealindeki ayette ise, göklerin yanında yerküresinin de havada boşlukta olduğuna, Allah’ın iradesi olmazsa her an yerinden kayıp, yörüngesinden çıkabileceğine işaret edilmiştir.

Başka bir ayette, “Göğü de korunmuş bir tavan yaptık. Yine de onlar gökyüzünün âyetlerine aldırmıyorlar.” (Enbiya 21/32) buyurularak göğün bir tavan olduğuna dikkat çekilir. Bu ayetin ve soruda geçen ayetin, bazı ilmi buluşlara da işaret ettiği söylenebilir:

Dünyamıza uzaydan sadece gün ışığı gelmez. Onun yanı sıra, gerek Güneşten, gerekse uzayın başka yerlerinden, sürekli olarak X ve gama ışınları, kozmik ışınlar ve göktaşları gibi, öldürücü ışın ve maddeler yağar. Ancak bir yandan atmosferin yapısı, diğer yandan Dünyanın manyetik alanı, bu tür zararlı şeyleri ya eleyecek, yahut yönünü değiştirecek şekilde düzenlenmiş ve böylece yeryüzünde hayat son derece özenli bir şekilde koruma altına alınmıştır. Fakat bu mucize önlemlerden birine, kâşifine izafeten Van Allen Radyasyon Kuşağı adını veren insanlar, gökyüzünün âyetlerine aldırmıyor ve kendilerine yeri ve göğü hizmetkâr eden Rableri hakkında aynı kadirşinaslığı göstermekte zorlanıyorlar.

İşte Troposfer tabakası, yeryüzünden yükselen su buharının yoğunlaşıp yağış olarak yere geri dönmesini sağlarken, 25 km yükseklikteki Stratosferinalt tabakası olan Ozonosfer, uzaydan gelen radyasyon ve zararlı ultraviyole ışınlarını yansıtarak, yeryüzüne ulaşamadan uzaya geri dönmelerini sağlar.

İyonosfer tabakası da yeryüzünden yayınlanan radyo dalgalarını bir uydu gibi yeryüzünün farklı bölgelerine geri yansıtarak, telsiz konuşmalarının, radyo ve televizyon yayınlarının uzak mesafelerden izlenebilmesini sağlar. Manyetosfer tabakası ise, Güneş'ten ve diğer yıldızlardan yayılan zararlı radyoaktif parçacıkları, yeryüzüne ulaşmadan uzaya geri döndürür.
 

NoTThingLosE

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
1,932
Tepki puanı
369
Düşünce
Muvahhid
Mulk 5'teki yanlış anlaşılma.
Kur'an-ı Kerim'de ve hadisi şeriflerde, cin ve şeytanların, Peygamberimiz (asm) doğmadan önce, hatta vahiy gelmeye başlamadan önce gökyüzüne tırmanıp bazı olaylar ve insanların kaderine ait melekler tarafından icra edilmek üzere yola çıkmış bazı haberler hakkında önceden malumat sahibi olduğuna dair açıkça işaret edilmektedir. Konuyla ilgili bazı ayetler şöyle:

"Onlar, artık mele-i a'laya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar. Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli azap vardır. Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onuda delip geçen bir parlak ışık takip eder."
"Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık."
"Doğrusu biz (cinler) göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk. Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk. Fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor."
(1)​
Peygamberimiz (asm) doğduğu andan itibaren, özellikle vahiy gelmeye başladığı andan itibaren casus cin ve şeytanların kahinlerle olan irtibatlarına gölge düştü. Çünkü artık cahiliyye ve daha önceki dönemlerde kahinlere getirdikleri haberleri getiremez oldular. Zaten getirdikleri haberlerden bir tanesi doğruysa, yüz de yalan ilave ederek anlatıp kahinleri kandırıyorlardı. Yüzde biri doğru çıktığı için kısmen insanları aldatmaya muvaffak olan kahinler artık kimseyi aldatmaz oldular. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de

"Onları, taşlanmış, (kovulmuş) her şeytandan koruduk, ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onunda peşine açık bir alev sütunu düşmüştür."
"Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır. Ve (gökyüzünü) itaat dışına çıkan her şeytandan koruduk."
(2) buyurulmakatadır.​
Kahinler yoluyla cinlere casusluk yaptırılıp haber getirttikleri konusunda Bediüzzaman da şöyle bildirmektedir:

"Resuli ekrem (asm) dünyaya geldikten sonra, özellikle veladet / doğum gecesinde yıldızların düşmesinin çoğalmasıdır ki; şu hadise şu yıldızların düşmesi şeytanların ve cinlerin gaybe ait haberlerden kesilmesine alamet ve işarettir. İşte madem Resuli Ekrem (asm) vahiy ile dünyaya çıktı. Elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık kahinlerin ve gaibten haber verenlerin ve cinlerin ihbarlarına sed çekmek lazımdır ki, vahye bir şüphe iras etmesinler ve vahye benzemesin. Evet bi'setten evvel kahinlik çoktu. Kur'an nazil olduktan sonra onlara son verdi. Hatta çok kahinler imana geldiler. Çünkü daha cinler taifesinden olan muhbirlerini bulamadılar. Demek kuran hatime çekmiş."(3)​
Bunlardanda anlaşıldığı üzere, cinlerin semaya haber almak için çıktıklarında yıldızlar ve gök taşlarıyla kovalandıkları doğrudur. Şu varki, gök yüzünden düşen gök taşları atmosferde parçalanarak toz haline gelmektedir.

Kaynaklar:

1. Saffat, 37/8,9,10; Mülk,67/5; Cin,72/8, 9.

2. Hicr, 15/17-18; Şuara, 26/212; Saffat, 37/7.

(3) bk. Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, On Altıncı İşaret.
 

NoTThingLosE

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
1,932
Tepki puanı
369
Düşünce
Muvahhid
Ahzab suresi, 53. Ayet:

"Ey iman edenler! Peygamberin evlerine vaktine bakmaksızın ve yemeğe izin verilmedikçe girmeyin. Fakat çağırıldığınız vakit girin. Yemeği yediğinizde de hemen dağılın. Sohbet etmek için de izinsiz girmeyin. Çünkü bu haliniz Peygambere eziyet veriyor, ama o sizden utanıyor. Fakat Allah gerçeği söylemekten utanmaz. Hem O'nun hanımlarına bir ihtiyaç soracağınız vakit de perde arkasından sorun. Böyle yapmanız hem sizin kalbleriniz ve hem de onların kalbleri için daha temizdir. Hem sizin Resulullah'a eziyet etmeye hakkınız yoktur. Ondan sonra hanımlarını da ebediyyen nikâh edemezsiniz. Çünkü bu Allah katında çok büyük bir günahtır."
Ahzab suresi, 53. Ayet tefsiri:

"Ey iman edenler! Size izin verilmedikçe peygamberin evine girmeyin..." Ümmetin Peygamber (asm) ile ilgili durumu iki şekildedir:

Birisi Peygamber (asm) ile başbaşa olduğu durumdur. O zaman vacip olan onun rahatsız etmemektir. İşte bu sûrenin 53. âyeti olan "Ey iman edenler! Peygamberin evlerine yemeğe çağrılmaksızın vakitli-vakitsiz girmeyin." emri ile bu, beyan buyuruluyor.

İkincisi ise Peygamber (asm) insanların arasında bulunduğu esnadadır. O zaman vacip olan da ona hürmet göstermektir. Yine bu sûrenin 56. âyeti olan "Ey iman edenler! Siz de ona salat ve selam getirin." ayetiyle de bu beyan buyruluyor.

Nur Sûresi'nde de "Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere izin alıp sahiplerine selam vermeden girmeyin." (Nur, 24/27) buyurulmuş, kendi evlerinizden başka evlere sahiplerinden izin almaksızın girmeyiniz diye yasaklama getirilmişti. Bu hüküm genel nitelikli olduğu için, elbette Peygamber (asm)'in evlerini dahi kapsıyordu.

Fakat "Peygamber müminlere canlarından ileridir. Onun eşleri de müminlerin anneleridir." (Ahzab, 33/6) buyurulmakla, Peygamber (asm)'in müminlere canlarından daha ileri ve hanımlarının onların anneleri olması, müminlerin Resulullah (asm)'ın evine kendi evleri gibi izin almaksızın girebilmelerine caizlik verecek zannedilebilirdi.

İşte bu ayet hem böyle bir zanna yer olmadığını anlatıyor, hem bu vesileyle Resulullah (asm)'ın eşlerine "hicab"ı (tesettürü) emrediyor, hem de müminlerin anneleri olmalarının mânâsını açıklıyor.

Âyetten anlaşıldığına ve İbnü Abbas'tan rivayet olunduğuna göre, birtakım kimselere zaman zaman Resulullah (asm)'ın evinde yemek yediriliyordu. Bunlar bazen, yemekten önce yetişinceye kadar bekliyorlar, yemekten sonra da hemen çıkıp gitmiyorlar, Resulullah (asm) sıkılıyordu, bu ayet nazil oldu. Hz. Zeyneb (r.anha) ile evlendiği zaman yapılan düğün yemeğinde nazil olduğu da Buharî, Tirmizî ve başka kitaplarda Hz. Enes (ra)'ten rivayet olunmuştur. Sizin için yemeğe izin verilmedikçe, لِطَعاَمٍ denilmeyip, اِلَى طَعَامٍ denilmesi, izin kelimesinin içine davet manasını da yüklemek içindir. Beydâvî'nin ifadesine göre bu mânâ yüklemenin sebebi de, izin verilse bile yemeğe çağrılmadan varmanın güzel olmayacağına işaret etmek içindir. Yemek zamanına bakmaksızın veya yemeğin olmasını gözetmeksizin veya gözetmemek üzere girmeyin.

İNÂ, bir şeyin zamanı gelip çatmak, yahut bir şey kemaline erip yetişmek mânâlarına gelir. Burada ikisiyle de tefsir edilmiştir. Bu "bakmaksızın" kaydı "girmeyiniz" fiilinin fâilinden haldir. Yani zamanı gözetmemeniz, beklememeniz üzere, size yemeğe izin verilmedikçe girmeyin. Fakat çağrıldığınız zaman da girin. Zamanından önce de olsa girin. Fakat yemeği yediğiniz zaman da hemen dağılın. Hiç durmayın. Söz dinlemek veya sohbet etmek üzere izin verilmedikçe girmeyin. Bu da üzerine atfedilmiştir.

Bizim anlayışımıza göre, bu kaydın yararı, yemekten başka maksatlar için de izinsiz girmenin yasaklığını genellemektir. Çünkü o izinsiz, zamansız giriş ve duruş Peygamber (asm)'e eziyet veriyordu. Evini daraltıyor, ev halkını sıkıyordu; fakat sizden utanıyor, girmeyin çıkın demekten sıkılıyordu. Halbuki Allah gerçeği söylemekten çekinmez, sıkılmaz.

Yani Nûr Sûresi âyeti gereği, başkasının evine izinsiz girenlerin ve ihtiyaçtan fazla duranları çıkarılması bir haktır. O halde Allah'ın söylediği gibi söylemekten sıkılmamak gerekir. Şayet size

"Geri dönün' denilirse dönüp gidin. Bu sizin için daha temizdir." (Nûr, 24/28)
İzin ile girdiğinizde de kadınlara bir meta, gerekli bir şey soracağınız veya isteyeceğiniz zaman artık onlara bir "hicab", yani görülmelerine engel bir perde, bir siper arkasından sorun.

Bundan böyle "harem", farz kılınmışıtır ki, o zamana kadar Araplar da adet değildi. Öyle yapmanız, izinsiz girmemek, çabuk dağılmak, hareme soracağınızı perde arkasından sormak hem sizin kalbleriniz, hem onların kalbleri için daha fazla temizliktir. Şeytanî düşüncelerden, vesveselerden uzaklaşırsanız, hem kadınların, hem erkeklerin iffet ve ismet hisleri daha fazla yükselir, edeb, nezihlik, takva, hürmet gösterme artar.

Hem Resulullah (asm)'ı üzmeniz, incitmeniz sizin için doğru ve caiz olamaz. Ona hak ve yetkiniz olmadığı gibi, size yaraşmaz ve hakkınızda iyi olmaz. Onun için onu incitmesi düşünülen durumların ve hareketlerin hepsinden sakınmalı hiçbirini caiz görmemelisiniz. Onun arkasından, yani vefatından sonra hanımlarını nikahlamanız asla olamaz. İşte onların müminlerin anneleri olmalarının asıl mânâsı budur. Öz anneler gibi nikahlarının ebediyen caiz olmamasıdır.

Çünkü o günah, Peygamber (asm)'i üzmek, buna dahil olmak üzere o vefat ettikten sonra hanımları ile nikahlanmak günahı Allah katında çok büyük bulunuyor. Peygamber (asm)'e kasten eziyet etmek inkâr olduğu gibi, hanımları ile nikahlanmayı, helal saymak da öyledir. Resulullah (asm), vefatında da Allah katında öyle muazzam ve öyle saygı gösterilmesi vacip olandır.

(bk. Elmalılı M. Hamdi YAZIR, Kur'an-ı Kerim Tefsiri, ilgili ayet.)
 

NoTThingLosE

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
1,932
Tepki puanı
369
Düşünce
Muvahhid
Hepsine'de cevap veremicem. Eğer aklınıza takılan olursa yazın özelden.
 

NoTThingLosE

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
1,932
Tepki puanı
369
Düşünce
Muvahhid
Maalesef kölelik ve cariyelik müessesesi İslâmiyetten önce yokmuş da, İslâmiyet getirmiş gibi İslama hücum edilmektedir. Halbuki İslâm'ın hükümleri iki kısımdır:

Birincisi; İslâmiyet'in, daha önceki hukuk sistemlerinde yok iken, ilk defa kaide olarak ortaya koyduğu yani İslâm'ın müessisi olduğu hükümlerdir. Zekât gibi, miras payları gibi. İslâm âlimlerinin açıklamasına göre, bu çeşit hükümler, yüzde yüz insanoğlunun yararınadır; insanlar tarafından anlaşılmasa da hikmetleri ve maslahatları vardır.

İkincisi; İslâmiyetin ilk defa ortaya çıkarmadığı ve belki daha evvel var olup da İslâmiyetin sonradan tadil yoluna gittiği yani İslâmiyetin tadil edici olarak rol oynadığı hükümlerdir. Yani İslâmiyet bu hükümleri ilk defa ortaya çıkarmış değildir. Belki bu hükümler, daha önceden çeşitli toplumlarda ve hukuk sistemlerinde vardır ve vahşî bir şekilde uygulanmaktadır. İslâmiyet, bu tür hükümleri, birden bire kaldırmak insan yaratılışına aykırı olduğu için, tadil etmiştir. Vahşî bir suretten medenî bir kalıba sokmuştur.

Kölelik ikinci çeşit hükümlerdendir. İslâmiyet, daha evvelki toplumlarda yok iken köleliği getirmiş değildir. Belki daha önceki toplumlarda var olan köleliği tadil ederek kabul eylemiştir.

Gerçekten de İslâmiyet geldiği zaman Arap Yarım Adasında yaşayan insanların yarıya yakını köle idi. Her insanın evinde mevcut olan nüfusun yarıya yakını ve bazan daha fazlası kölelerden oluşuyordu. Eğer İslâmiyet, kölelik müessesesini birden kaldır-saydı, hem köle sahibi efendiler ve hem de kölelerin kendileri açısından çok büyük sıkıntılar meydana gelecekti. Efendilerin, asırlardır alıştıkları bu işten birden bire vazgeçmeleri fıtratlarını değiştirmek kadar zor olacaktı; belki de İslâmiyetin kaldırıcı emrine itiraz ettikleri gibi bazı zulümlere de yol açacaklardı. Köleler ise, çoğunlukla aile hayatından kopuk ve uzak bir hayat yaşadıklarından dolayı, sokağa atılmış sahipsiz yetim çocuklar gibi olacaklardı. Bu da sosyal ve ekonomik bir felâket demekti.

İslâmiyet neden köleliği birden bire ortadan kaldırmadı?

Neden İslâm hukuku, bu tür müesseselerle köleliği tedricen kaldırmayı gaye edindiği halde, birden bire köleliği lağvetmedi? sorusuna Hz. Peygamber, sosyo-ekonomik açıdan çok önem arz eden bir cevap vermektedir: Bilindiği gibi âyette mükâtebe akdi, "Eğer onlar hakkında hayırlı olduğunu biliyorsanız" şartına bağlanmıştır. Bu hayırlı olmayı, Hz. Peygamber şu ifadeleri ile açıklamaktadır:

"Yani bir san'at sahibi olup da kendi geçimlerini temin edecek durumda iseler ve hayatı tek başına yürütebilecek güç kendilerinde var ise akid yapınız. Aksi takdirde onları insanların üzerine yırtıcı köpekler gibi salıvermeyiniz".
 

NoTThingLosE

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
1,932
Tepki puanı
369
Düşünce
Muvahhid
Devamı...
Yani ister mükâtebe akdiyle veya isterse başka yollarla köleleri hürriyetlerine
kavuşturarak âzâd etmek de her zaman hayırlı değildir. Düşünün ki, cemiyeti teşkil eden fertlerin yüzde ellisi köledir. Bir anda bunları hürriyetlerine kavuşturup sokaklara başıboş salıverdiğinizi tasavvur ediniz. Cemiyet hayatı felç olacaktır. Yıllarca belki asırlarca başkalarının yanında çalışmaya alışmış ve müstakil hayatı hiç denememiş insanları birden sokağa salıverirseniz, hem sosyal açıdan ve hem de ekonomik açıdan bu insanları felâkete sürüklemek manası taşıyacaktır. Köleliğin tedricî olarak kaldırılmasının en önemli hikmetlerinden birisi de budur.

İslâmiyet kölelikle ilgili yeni olarak ne getirmiştir? Diğer sistemlerden farklı olan yönleri nelerdir?

İslâmiyet, daha önceki hukuk sistemlerinde bulunan kölelik müessessini iki açıdan medenî bir kalıba sokmuştur:

Evvelâ; Köleliğin sebeplerini hafifleştirmiştir. Daha önce ve özellikle Roma ve benzeri hukuk sistemlerinde dokuz ona çıkan kölelik sebeplerini ikiye indirmiştir. Ayrıca insanlığın fıtratına ters olan bu müesseseyi ortadan kaldırmak için çeşitli tedbirler almıştır. Köle âzâd etmenin manen teşvik edilmesi; kölelere imkân tanınarak bedelini ödemek şartıyla âzâd olabilme imkânının verilmesi (mükâtebe); kölelerin bu durumdan kurtarılması için onlara zekât verilmesinin tavsiye edilmesi ve zıhâr, yemin bozma ve benzeri bazı suçlardan dolayı dinî bir müeyyide olarak konulan keffâretlerin birinci alternatifi olarak köle âzâd etmeyi şart koşması bunlara misâl olarak verilebilir.
Saniyen; Köleliğin medeni hale sokulmaya çalışılmasının ikinci yolu da mevcut kölelelere meşru dairede iyi mu'âmele edilmesini ısrarla tavsiye etmesidir. Bugün bile bir kısım Müslümanlar sırf Müslüman oldukları için medeniyim diyen insanlar tarafından öldürülürken ve onlara temel hak ve hürriyetleri dahi çok görülürken; İslâmiyet, köleleri, bulundukları ailenin fertleri gibi kabul etmiş ve korumuştur. Hatta Osmanlı arşivlerinde bulunan mahkeme kararlarında Hıristiyan kölelerin yemin ederken dinî inançlarına uygun tarzda yemin etmesi ve mesela "İncil'i Hz. İsa'ya indiren Allah'a yemin ederim ki..." demesi, bu zikrettiklerimize en müşahhas delilidir.

O halde İslâm hukukundaki kölelik müessesesini, esirlik ve kölelikten hürriyete geçiş safhası olarak vasıflandırabiliriz. Zira İslâm Dini geldiğinde, kölelik, dünya toplumlarının çoğunda bütün dehşetiyle devam eden sosyal ve ekonomik bir vakıaydı. İslâm Hukuku, yukarıda izah ettiğimiz şekilde tedbirler alarak, köleliği istisna bir müessese haline getirdi.

Toplumun yarıya yakınının köle olduğu bir durumda, kölelik müessesesini birden ilga etmek, hem köle sahipleri ve hem de daima bir efendi'nin yanına sığınmış olan köleler için, sosyal ve ekonomik açıdan mümkün değildi. Hedefi insanları küfürden kurtarmak olan bir Peygamber'in, senelerce toplum fertlerinin ülfet ettiği, ahlaken ve hayat itibariyle imtizaç ettikleri bu müesseseyi, birden bire ilga etmesi irşadın ruhuna da aykırıdır. İşte bu sebeple İslâmiyet kölelik müessesesini hemen ilga etmemiştir. Fakat olduğu gibi de bırakmamıştır. Tedricen ortadan kaldırmak için, önce köleliğin menbaını kurutmaya, izlerini azaltmaya ve o günlerde câri olan hükümlere aykırı olarak kölelere de normal insan gibi nazar etmeye insanları teşvik etmiştir. Burada Gustav Lebon'un şu tesbitlerini aktarmak yerinde olur kanaatindeyim:

"Rık yani kölelik kelimesi, otuz sene önce kaleme alınan Amerikan romanlarını okumaya alışan bir Avrupalının önünde telaffuz olunursa, derhal hatırına, ayaklarına ağır zincirler, ellerine demir kelepçeler takılan, sopalarla dövülerek hayvan sürüleri gibi bir yerden bir yere sevk edilen, bedbaht ve yeterli ekmeğe bile kavuşamayan, karanlık bir taşdan başka evi ve barınağı olmayan o Amerikan köleleri geiir. Ben burada bu durumu isbât etmek üzere ayrıntılara girecek değilim. Fakat gerçek şudur ki, İslâmiyetteki kölelik Hıristiyanların anladığı manadaki kölelik müessesesine tamamen aykırıdır".
Yani bu ikinci nokta ile söylemek istediğimiz şudur: İslâmiyetteki kölelik ve cariyelik müessesesi, Hıristiyan âleminde bilinen köleliğe benzememektedir ve İslâmı bilmeyen insanların anlattıkları gibi değildir.
 

Nihat

Üye
Mesajlar
17
Tepki puanı
20
Düşünce
Ateist
Evrim geçmiyor denilmiş. Şu anda aklıma gelen bu ayetleri yazıyorum devamını araştırırım:

Nuh/14 : Ve O, sizi halden hale (çeşitli hallerden) geçirerek yaratmıştır.

Bu Ayet Açık Açık Evrimden Bahsetmiştir

Nur/45 : Ve Allah, bütün hayvanları sudan yarattı. Onların bir kısmı karnı üzerinde, bir kısmı iki ayağı üzerinde, bir kısmı da dört ayağı üzerinde yürür. Allah dilediği şeyi yaratır. Muhakkak ki Allah, her şeye gücü yetendir.

Bu ayet de evrimsel perspektiften bakarak yorumlamaya müsait ayetlerden biri. Yaşamın sudan karaya çıkışını anlattığı şeklinde algılamak gayet mümkün.
Yuh ya. Hakikaten kocaman bir YUH! Açık açık evrimden bahsetmiş ahahah. Yazık ya valla inanmak için ayetin anlamını büküyorsun.

Nuh/14 : Oysa o sizi aşama aşama yarattı.

Bu ayeti diyanet öyle bir bükmüş ki. Sormaaa. Aşama aşama yarattı diyor. Önce kafanı, sonra kollarını gibi bir anlamda çıkabilir. Bunu doğrudan evrime bağlayan bir kafa ayık değildir.

Nuh/45'de ise yaşamın sudan karaya çıkışını değil, zaten en baştan 2 ayaklıların, 4 ayaklıların doğrudan yaratılmasını anlatır.

Kıvırma..
 

Ekli dosyalar

Nihat

Üye
Mesajlar
17
Tepki puanı
20
Düşünce
Ateist
“İnsan neden yaratıldığına bir baksın! Atılıp dökülen bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. İşte Allah (başlangıçta bu şekilde yarattığı) insanı tekrar yaratmaya da kadirdir” (Târık, 86/5-8).
Âyet-i Kerime insan için; “Atılan bir sudan yaratılmıştır,” diyor. Bu su, sulb (omurga) ile terâib (eğe kemikleri) arasından atılan erkek menisidir. Ya anlamayacak ne var. İlla açık açık ta**ktan mı geliyor demesi lazım. Böyle yazılsın istiyorsunuz cidden.
Anlaşılan senin taşşakların sırtın ile göğüs kafesin arasında.
Tıpta ayıp olmaz, kuran'da da ayıp olmamalı. Evet, açık açık taşşaktan geldi yazması gerekiyordu.
 

KuranMumini2698

☆☆
Üye
Mesajlar
550
Tepki puanı
71
Düşünce
Muvahhid
Hepsine cevap verdim. https://antidogmatik.com/konular/karikateistin-iddiasina-cevap-92-99.1522/
 

Yuşa

☆☆☆
Üye
Mesajlar
568
Tepki puanı
100
Düşünce
Agnostik

1. Köleliği yasaklamıyor. (Bakara: 177-221), (Nisa: 24-25-36-92), (Maide: 89), (Tevbe: 60), (Nahl: 71-75), (Muminun: 5-6), (Nur: 33-58), (Ahzab: 26-50-52-55), (Mucadele: 3), (Mearic: 29-30), (İnsan: 8 ), (Beled: 12-13), (Rum: 28)

2. Kadını dövmeyi emrediyor. (Nisa: 34)

3. Dünyayı düz olarak tasvir ediyor. (Hicr: 15), (Ra’d: 3), (Kaf: 7), (Gâşiye: 20), (Şems: 6), (Naziat: 30), (İnşikak: 3), (Bakara: 22), (Nede: 6-7), (Zariyat: 48)

4. Ayetlerde konuşanın kim olduğu belli değil. 3 ayrı özne var; Ben (Muhammed), O (Allah), Biz. (Hud: 2), (Zariyat: 51), (En’am: 114), (Hicr: 9), (Tekvir: 19-20), (Ahzab: 56) ???

5. Spermin testiste oluştuğunu bilmiyor. (Tarık: 7)

6. Her canlıyı çift yarattık diyor, bakterilerden haberi yok. (Zariyat: 49)

7. Güneşin çamura battığını iddia ediyor. (Kehf: 86)

8. Yıldızlar şeytanın atış tanesi diyor. (Mulk: 5)

9. Kutuplar yok. En kuzey ve en güneyde oruç nasıl tutulabilir, bir malumat yok. (Bakara: 187)

10. Milyonlarca yıl hüküm sürmüş dinozorlar yok ama deveden bahsediyor! (Gaşiye: 17)

11. İnsansı canlılar olan Neanderthal yok ama olmayan melekler, şeytanlar ve cinler var. (Bakara: 102), (En’am: 8-9), (A’raf: 20)

12. Beyin kelimesi yok. Beyin yerine düşünme organı olarak kalp anlatılıyor. (Muhammed: 24), (A’raf: 179), (Hacc 46), (Ali İmran: 119)

13. Mirasta adaletsiz. (Nisa:11-12)

14. Şahitlikte kadın ve erkeği bir tutmuyor. (Bakara: 228-282)

15. Sadece Arap kavmi için yazılmıştır. (Fussilet: 44), (Yusuf: 2), (Şuara: 198-199), (Enam: 92)

16. Peygamberin seks sırası anlatılıyor. (Ahzab: 51)

17. Birçok ayet birbirini yalanlıyor. İlk müslümanın Muhammed, Musa ve İbrahim olduğuna dair ayrı ayrı ayetler var. Hangisi belli değil. (A’raf: 143), (En’am: 163), (Ali İmran: 67)

18. El, ayak kesme, sopayla dövme gibi akıl almaz ceza yöntemleri öneriyor. (Maide: 33-38)

19. Kelle kesmeyi emrediyor. (Muhammed: 4)

20. Nerede bulursanız öldürün diyor. (Bakara: 191)

21. Sadece Muhammed'e özel kadınlar listesi var. Müminlere 4 kadın, Muhammed'e sınır yok. (Ahzab: 50)

22. Kadının cariye olmasına onay veriyor. (Mearic: 30), (Nisa: 24-25), (Muminun: 6), (Nur: 33)

23. Ayetlerin bazılarında anlatım bozuklukları var. Haram davranışları sayarken "anne babaya iyilik edin" gibi pozitif cümleler var. ???

24. Anlayasınız diye Arapça indirdik deniliyor. Arapça evrensel değil. (Yusuf: 2)

25. "Mekke ve civarı için indirdik" diyen ayet de var evrensel diyen de... Kuran evrensel değil KAVİMSELDİR. (En’am: 92)

26. Peygamberin öz amcası Ebu Leheb'e beddua ve hakaretler var ve bu namaz suresi... (Tebbet: 1-5)

27. Peygamberin evinden misafir kovma ayeti var. (Ahzab: 53)

28. Peygamber evlatlığı Zeyd'in karısını koynuna alabilsin diye ayet var. (Ahzab: 37)

29. Evlenme yaşı için sınır yok. ???

30. Sınırsız cariye helal. (Muminun: 6), (Nur: 32-33), (Ahzab: 50-52-55), (Mearic: 30)

31. Ayetleri sorgulamayın diye ayet var. (Maide: 101)

32. Dünyada haram ettiği zina ve içkiyi ahirette ödül olarak anlatıyor. (Bakara: 219), (Maide: 90-91), (Yunus: 4), (Nahl: 67), (Bakara: 25), (Ali İmran: 15),
(Duhan: 54), (Tur: 20), (Rahman: 72), (Vakıa: 23), (Nebe: 33-34)

33. Eşcinselleri lanetliyor. (Nisa: 15-16), (Araf: 80-81), (Hicr: 71), (Şuara: 165), (Neml: 55)

34. Gayrimüslimlerin cennete girebileceği de söylenirken, başka ayette tam zıttı söyleniyor. (Bakara: 62), (Maide: 69), (Nur: 39), Hu: 15-16), (Tevbe: 17)

35. Namazın nasıl kılınacağı anlatılmıyor. ???

36. Tarihi bir olay anlatırken Meryem'leri karıştırıyor. Kur’an’da “Ey Harun’un kız kardeşi” diye hitap etmişlerdir. Halbuki bu iki Meryem birbirinden tamamen bağımsızdır. İsa’nın annesi olan Meryem’in Harun isminde bir kardeşi olmadığı gibi, bu iki Meryem’den ilki, diğerinden yaklaşık 1700 yıl önce yaşamıştır. (Meryem: 28)

37. Lat, Menat ve Uzza isimli putları övüyor. (Necm: 19-20)

38. Savaşa teşvik eden ayetler var. (Bakara: 190-193-216-244), (Ali İmran: 166), (Nisa: 71-72-76-84), (Enfal: 17-39-65), (Tevbe: 14-15-46-111-123), (Hac: 39), (Ahzab: 18-19), (Muhammed: 20), (Fetih: 11-16)

39. Bir savaşta kaç müslümanın kaç kafire denk geldiğini anlatan ayeti hemen bir sonraki ayet yalanlıyor. (Enfal: 65-66)

40. Kadına savaşta "ganimet" diyor. (Nisa: 4)

41. "Cahiliye dönemindeki gibi açılıp saçılmayın" diye kadının özgürlüğünü kısıtlıyor. (Ahzab: 33)

42. Ayın yarıldığını iddia ediyor. (Kamer: 1)

43. Galaksiler yok. ???

44. Evrenin nasıl oluştuğu tamamen yanlış anlatılıyor. ???

45. Dünyanın oluşumu bilime taban tabana zıt…

46. Güneş dünyanın etrafında döner diyor. (Enbiya/33)

47. Allah pek çok ayette beddua ediyor, hatta bazılarında kendi kendine "Allah onları kahretsin" diyor. (Munafikun: 4), (Tevbe: 30)

48. Kuran'da kadınlara hitap hiç yok. ???

49. Bazı hayvanları hâkir görüyor ve kafirler için "aşağılık maymunlar" gibi çocukça hakaretler kullanıyor. (Bakara: 65), (Maide: 60)

50. Muhammed tanrılaştırılıyor. (Ahzab: 56)

51. Bir ayette ganimetlerin tamamı peygamberin diyor, cihatçılar savaşı reddedince "ganimetlerin 5'te 1'i peygamberin" ayeti geliyor. (Enfal: 1-41)

52. Peygamberin küçük karısı Ayşe'nin zina yapıp yapmadığına dair ayetler var. Entrikalar ve dedikodular da unutulmamış. (Nur: 11-12-13-14-15)

53. Evrim hiç yok. ???

54. İçki konusunda önce olumlu sonra olumsuz ayet geliyor. (Nahl: 67), (Bakara: 219), (Maide: 90-91)

55. Yahudi ve hristiyanları dost edinmemeyi emrediyor. (Maide: 51)

56. Kadınlara "TARLA" diyor. (Bakara: 223)

57. Peygamberler arasında fark olmadığını söyleyen ayet ve Muhammed'in en değerli peygamber olduğunu söyleyen başka bir ayet var.

58. İyilik ve kötülüğün Allah'tan geldiğini söylüyor, sonra iyilik Allah'tan kötülük senden diyor.

59. Uzaya çıkmayı imkansız görüyor. (Rahman: 33)

(Devamı aşağıda, malum karakter sınırlaması)
Aynı Soruları Sormaya Devam Edin Hiç merak Edip Yazdınmı Sorularını Google ye.Bunların Bir Cevabı Olmasa Biz Neden İnanalım.
 

Burcuva

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
1,409
Tepki puanı
640
Düşünce
Ateist
İnan birisi, bu konularda kendi nefsini tatmin ediyorsa, mesele tamamdır. Bir başkasını inandırmak gibi, bir göreviniz yoktur. Sadece, doğru bildiğiniz konuyu takdim eder, gerisine karışmazsınız.
Hadüüü len ordan! :p Amma rol kesiyorsunuz ha! Böyle de madem birisi Müslüm oldum deyince niye kalkıp davul dümbelek oooh oooh sefam olsun diye oynuyorsunuz? :D
 

NoTThingLosE

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
1,932
Tepki puanı
369
Düşünce
Muvahhid
Hadüüü len ordan! :p Amma rol kesiyorsunuz ha! Böyle de madem birisi Müslüm oldum deyince niye kalkıp davul dümbelek oooh oooh sefam olsun diye oynuyorsunuz? :D
Hidayet yolunda olan arkadaşları niye desteklemeyelim? Sözüm senin gibilere. Allah'ı görsen inanmayacak birisin.
 
Üst