Sanat, estetik ve din

Burcuva

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
5,018
Tepki puanı
2,287
Düşünce
Ateist
Konu Sahibi
Konuya bir fıkra ile gireceğim. Hocaya sitem etmişler: "Hoca, sen İslamı anlatıyorsun, millete öğüt veriyorsun, örtünün diyorsun ama torunun mini etek giyiyor?" Hoca ne desin, "yakışıyor ama" demiş.

Konu, insanları en çok çelişkiye düşüren mevzular arasındadır. Her kafadan bir ses çıkar. Erkekleri tahrik etmenin günah olduğundan dem vurulur. Fakat başını örten kadınlar bile artık, başörtüsünün altına mini etek giymeye çok azı cesaret etse de, çoğunlukla streç tayt ve bluz giyiyorlar. Hatta opak çorapla mini etek giyenler de haylice var.

Sanatçıların sanat için açık giyiniyoruz demelerine bir yandan he he tabi tabi ne demezsin sanat için tabi tabi diye tepki verilir, bir yandan da kanıksanır. Yakışanı giymekten bahsedilir, güzele bakmak sevaptır bile denir. İnternet sitelerine açık saçık reklamlar koyuyorlar diye tepkiler verilir, erotik bulunan danslara, baleye tepki gösterilir.

Kısacası insanların çelişkiye düştükleri bir konudur. Bu konuda bir çözüm bulmak gerek!

Her konuya olduğu gibi, bu konuya da evrim açısından bakmak ufuk açıcıdır. İnsan türünde, kültürel evrim olarak bir estetik duygusu gelişmiştir. Bu da sanatı sonuç vermiştir. İnsan türü iki ayak üzerine kalktıktan sonra diğer bütün türlerden farklı bir estetik evrimi geçirmiştir. En başından bu güne kadar, bacaklar gelişmekte ve uzamakta, gövde küçülmekte ve kollar ön bacaklar olmaktan giderek çıkıp özel bir görünüme bürünmektedir. Gövdenin yanlardan basık olma hali ön ve arkadan basık olma haline dönüşmekte, bu da memeleri ön plana çıkarmaktadır. Sütyenin icadı da memelerin sarkmasını engellemektedir. Dik durmanın omurgaya bindirdiği yükü süspanse etmek için omurganın S biçimini almasıyla kalçalar da ön plana çıkmıştır.

Özetle insan vücudu bir estetik algısı kaynağıdır. Kişisel bir görüş elbette ama özellikle kadın vücudu çok daha estetiktir. Katılmayan olabilir. Ama istisnalar harici çarpık, biçimsiz erkek bacaklarında pek estetik yok bence. Kaslı olsa bir ayrı, zayıf olsa bir ayrı estetik yoksunluğu sergiliyor. Dar pelvis ayrı bir estetik yoksunluğu sergiliyor. Kadın yürüyüşü şimdi apaçık ki bir ayrı, pelvis genişliğinden dolayı. Geniş pelvis kalçaları da yuvarlak hale getiriyor. Erkek kalçası yani ortadan yarılmış armut gibi bir şey, kadın kalçaları birbirinden bağımsız şekilde yuvarlak olduğu için kesinlikle daha estetik. Bence tabii, zaten konu genelde insan estetiği, ben kadın için biraz özelleştirmekte fayda gördüm, çünkü çoğunlukla tartışılan kadın vücudunun göz önüne çıkarılması.

Konunun özü, insan vücudunun bir estetik algısı kaynağı olması. Bu da, vücudu sergileyen veya hatlarını ortaya koyan giyimin bir sanat olmasını haklı gösteriyor. Güzel ve estetik bir vücut adım başı rastlanan bir durum değildir. Bu bir özelliktir. Bu yüzden zaten vücudu güzel, biçimli olanlar manken ve oyuncu olabiliyor. Şimdi soruna gelelim:

Bu manken ve sanatçılar erkekleri mi tahrik ediyor, yoksa sanat mı yapıyorlar? Kuşkusuz podyumda sunulan, sadece elbise değil, vücut güzelliği ve estetiğidir. İyi de, bunda erkekleri tahrik etmekten başka ne yarar olabilir?

Yarar şu: Özel bir güzelliği olan bir manken ve sanatçıyı gördüğümüzde, evrimin insanı nereye kadar taşımış olduğunu görüyoruz. Nerde en yakın kuzenimiz şempanze, nerde insan vücudunun estetiği. İnsan vücudunun da neredeyse kusursuz bir biçime gelmiş olmasının ender ürünleri, bize evrimin ulaştığı noktayı açıkça gösteriyor.

Bu güzelliğin tam olarak doğal olmaması, estetik biçimlendirmeler konuya zarar vermez. Bu da biyolojik evrime eklenen kültürel evrimden sonra, buna da eklenen teknolojik evrimin bir göstergesi. Vücut sağlığı bozulmadan estetik müdahale yapılabiliyorsa, bu da teknolojinin bir başarısı. Başarılı bir estetik düzenleme de sergilenmeye değerdir!
 

Burcuva

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
5,018
Tepki puanı
2,287
Düşünce
Ateist
Konu Sahibi
Şimdi tabii insan türünün kültürel evrimi estetik anlayışını geliştirerek, biyolojik evrim kökeninden gelişen kültürel evrimin dönüp biyolojik evrimi etkilemesini sonuç veriyor. Bu karmaşık sürece feed back (geri besleme) dönüt gibi adlar veriyoruz. Yani kaynaklandığı yeri dönüp yeniden şekillendirme. İşte insanın eşsiz oluşu, bütün diğer türlerden çok farklı oluşunun sırrı burda.

Yalnız bu geri beslemeli evrimde seçilimi doğal seleksiyon pek yapmıyor. Yapıyorsa da çok az etkisi oluyor. Burada asıl seçilim, cinsel seçilim oluyor.

İnsan şempanze ile ayrılalı yedi sekiz milyon yıl kadar oldu ama cinsel seçilim ilk kez bu uzun sürenin son bir milyon yılında başladı. Hayvanlarda da cinsel seçilim elbette ve tabii ki var. Ama insanınki farklılaşmaya başladı. Daha az hayvani görünüşlü bireyler cinsel partner seçiminde öne çıkmaya başladılar. Yani kısaca bir insan şempanzeden ne kadar fazla farklılaşmışsa o kadar makbul görünmeye başladı. Bu tercih, erkekler için daha az etkiliyken fakat özellikle dişilerin şempanzeye az benzeyenleri çok çok makbul görüldü erkeklerin gözünde. Bu yüzden dişilerin kılları hızla azalırken erkeklerin kılları o kadar hızlı azalmadı.

Yani şempanzeye en az benzeyen bir insan dişisi bir üreme sembolü, bir tanrıça, kutsal bir şey haline getirildi. Onlara çok değer verildi, hatta bu aşırı değer verme anaerkil toplum yapısını ortaya çıkarmaya kadar geldi. Ama biyolojik evrim buna fazla izin veremezdi, çünkü yavruyu karnında taşımak, doğurmak, emzirmek, büyütmek kadını av, savaş gibi işlerden alıkoyuyordu. Bu yüzden savaşan, avlanan erkeğin gücü, egemenliği ele geçirmesi kaçınılmazdı.

Üstelik doğum çok riskliydi. Erkekler savaşlarda, avlarda, dişiler doğumlarda telef oluyordu. Kadının savaşı doğurmaktır anlayışı böylece yerleşti. Savaşın arkasındaki asıl güç kadının doğum gücüydü. Savaşı erkekler yapıyor ama savaşan erkekleri kadınlar doğuruyordu!
 

Burcuva

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
5,018
Tepki puanı
2,287
Düşünce
Ateist
Konu Sahibi
Cinsel seçilimin en çok değiştirdiği tür insan olmayabilir. Başka iyi örnekler de var. Örneğin tavus kuşu. Tavus kuşu da çok iyi bir örnek bu konuda. Tavus kuşunun bu denli büyük değişim geçirebilmesinin sırrı insanlar tarafından korunmasında yatıyor. Aksi halde o kuyruk düşmanlarından kaçması gerektiğinde başına bela olur ve asla o kuyruğu geliştiremezdi.

Tabii ne işe yarıyor o kuyruk, "bak ben ne kadar sağlıklıyım, gel yumurtalarını ben dölleyeyim ki yavruların da benim gibi sağlıklı olsun" mesajı veriyor dişilere. Dişiler en gösterişli kuyruğu olan erkekleri tercih ediyor. En gösterişli kuyruğu olan erkek tavus kuşu, en fazla sayıda yavrunun babası oluyor. Böylece daha gösterişli kuyruk seçildikçe yeni nesillerde daha da gösterişli kuyruklar ortaya çıka çıka bugünkü tavus kuşu muhteşem kuyruğu gelişti.

İnsanın en iyi örnek olması, seçilim mekanizmasının karmaşıklığından kaynaklanıyor. İnsanda sadece fiziksel sağlık göstergeleri değil, lüks bir otomobil, büyük bir villa sahibi olmak da, bilgili kültürlü olmak da, davranış, konuşma, oturup kalkma... Çok karmaşık etkenler cinsel seçilimde rol oynuyor.

Tavus kuşu kuyruğu gibi melek kanatlarımız çıkmıyor çok süper bir insan olunca ama çok daha karmaşık kültürel ögelere sahibiz. Üstelik bu ögeleri kullanma biçimlerimiz de çok karmaşık. Çok önemli kültür ögelerini hasis bir çıkar için feda da edebiliriz, ne yapacağımız çok fazla öngörülemez bir durumda. Çok karmaşık bir yapımız var ve bu yüzden diğer bütün türlerden çok farklıyız.

Hiç bir başka türün yapamadığı bilgisayarları, uçakları, uzay araçlarını, robotları yapıyoruz ama hiç bir başka türün yapamadığı kadar atmosfere karbondioksit de salıyoruz. Yaşadığı gezegendeki hayatı sona erdirebilecek güce, bizden başka hiç bir tür sahip değil. İyi miyiz kötü müyüz hiç belli değil. Bir açıdan bakınca hiç bir tür bizimle kıyaslanacak kadar bile bize yetişemez, ama bir açıdan bakınca da bizden daha zararlı bir tür olamaz.

Varoluşun da, yokoluşun da anahtarını bizden başka hiç bir tür ele geçiremez.
 
Yazarı tarafından düzenlendi:

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
11,164
Tepki puanı
806
Düşünce
Sünni
Bir açıdan bakınca hiç bir tür bizimle kıyaslanacak kadar bile bize yetişemez, ama bir açıdan bakınca da bizden daha zararlı bir tür olamaz.
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ

Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık.Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük. (Tin 4-5)
 

Burcuva

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
5,018
Tepki puanı
2,287
Düşünce
Ateist
Konu Sahibi
Bir açıdan bakınca hiç bir tür bizimle kıyaslanacak kadar bile bize yetişemez, ama bir açıdan bakınca da bizden daha zararlı bir tür olamaz.
İşte bunun da nedeni, zihnin evrimi. İnsan beynindeki nöral ağ bağlantıları zenginliği başka hiç bir türde yok. Basit bir örnek vereceğim, insanlar kurda canavar der ve kurt bir koyun sürüsüne girdi mi gerçekten canavarca davranır. Fakat kurt asla insan kadar canavar olamaz. İnsanların öldürdüğü koyun sayısı ile kurtların öldürdüğünü kıyaslamanın bile bir gereği yok, çok açık ara fazla! Üstelik hiç bir kurt ağılın kapısının kilidini açamaz!

Dünyada tek olan beyaz zürafa insanlar tarafından öldürüldü. Bence bu canavarları direk elektrikli sandalyeye oturtmalı. Ya da daha iyisi bunlar ellerinde tüfek kaçak av yaparlarken korucular bunları ateş açıp delik deşik ederek öldürmeli. Bu kaçak avcılık alçaklığının başka yapılacağı kalmadı. Elinde av tüfeği ile koruma alanında görülenler, hiç bir yasal sorumluluk üstlenilmeksizin ve uyarılmaksızın öldürülür şeklinde yasa çıkmalı.
 

kavak

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
3,518
Tepki puanı
1,362
Düşünce
Ateist
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ

Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık.Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük. (Tin 4-5)
Biz kim?
En mükemmel yaratmaktan ---> en aşağı dereceye düşürmek!
Tamamdır!
 

Burcuva

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
5,018
Tepki puanı
2,287
Düşünce
Ateist
Konu Sahibi
Dincilerin nereye baksalar allah halisünasyonu görmeleri bir saplantı ve şizofreni, bizim nereye baksak evrimi görmemiz aydınlanma, gerçeğe uyanış ve dogmatik hurafelerden özgürleşmedir.

"Ey inanmayanlar! Allah yok din yalan deyivermekle ateist oluvereceğinizi mi sandınız? Hayır, muhakkak siz allah korkusundan tamamen temizlenmedikçe inanmıyor sayılmazsınız. Allaha inanmamanın en açık göstergesi allah ile alay etmektir. Bu, allah korkusundan kurtulmuş ve tam ateist olmanın belirtisidir. Allah ile alay etmeden allah inancı beyninizden silinmiş olamaz."

Turan-ı Terim 45/35 :ggsy:
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
11,164
Tepki puanı
806
Düşünce
Sünni
Dincilerin nereye baksalar allah halisünasyonu görmeleri bir saplantı ve şizofreni, bizim nereye baksak evrimi görmemiz aydınlanma, gerçeğe uyanış ve dogmatik hurafelerden özgürleşmedir.
Ne demiş şair:
Bir Kitabullah-ı âzâmdır serâser kâinat

Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar…(Recaizade Mahmud Ekrem)
 

Burcuva

☆☆☆☆☆
Genel Kurul Üyesi
Mesajlar
5,018
Tepki puanı
2,287
Düşünce
Ateist
Konu Sahibi
Bu koca evren, ucunu bucağını keşifte aciz kaldığımız, başlangıcını tam olarak çözemediğimiz devasa demenin yetersiz kaldığı evren, gerçeklerin gerçeği olan evrimin sadece bir parçasıdır.

Evrenlerin de evrimi vardır.

Bizim devasa dediğimiz şey en fazla galaksi olabilir. Ki bir galaksinin büyüklüğünü insan zihni asla algılayamaz. Bir galaksinin büyüklüğünü kavrayabilmiş çok az insan vardır. Galaksi ise evrende görülemeyecek bir noktacık.

Evrim ise determinist ilkelerle çalışır. Determinizm insan zihninin düşünebileceği en üst fikirdir. Bundan daha üst düzey bir fikir bulamadık. Heisenberg indeterminizmin daha üst olduğunu savundu ama hep determinizm kazanıyor. Kaosta da kuantumda da indeterminizm gol pozisyonlarında ofsayta düştü, determinizm her atağında golleri attı. Çok fazla - sıfır determinizm maçı önde götürüyor. İndeterminizm kazanamayacağı kesinleşen bir maçı oynuyor olsa da, bu maç determinizmin ilerlemesi için gerekli. Çünkü determinizm kendisini antitezi ile sürekli test eden bir düşüncedir.

İndeterminist bir bulgu arayarak, bulamadıkça yok alır determinizm.

Determinizm, Gazali ve Said'in tanımlamalarıyla esbabperestlik, kısaca allah yok nedensellik var demektir.
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
11,164
Tepki puanı
806
Düşünce
Sünni
Determinizm, Gazali ve Said'in tanımlamalarıyla esbabperestlik, kısaca allah yok nedensellik var demektir.
Madem Said Nursi'den bahsediliyor, O'na da söz hakkı doğuyor, bakalım Said Nursî bu konuda ne yazmış:
(Anlaşılması için günümüz Türkçesiyle buraya alıyorum, arzu edenler Lemalar kitabındaki Tabiat Risalesi isimli 23. Lem’a olan orijinal haline bakabilir)
Ey insan! Bil ki, ağızdan çıkan ve dinsizliği îma eden dehşetli kelimeler var. Müminler de onları bilmeden kullanıyor. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz:
Birincisi: “Evcedethü’l-esbab”, yani “Bu şeyi sebepler yaratıyor.”
İkincisi: “Teşekkele binefsihî”, yani “Kendi kendine meydana geliyor, olup bitiyor.”
Üçüncüsü: “İktezathü’t-tabiat”, yani “Tabiatın eseridir, tabiat onu gerektiriyor ve yaratıyor.” Evet, madem mevcudat var ve inkâr edilemez. Hem her varlık, sanatlı ve hikmetli bir şekilde yaratılıyor. Hem madem hiçbir şey ezelî değil, her şey sonradan oluyor. Ey dinsiz! Herhalde, bir varlığı, mesela şu hayvanı ya âlemdeki sebepler yaratıyor diyeceksin, yani o varlığın, sebeplerin bir araya gelmesiyle ortaya çıktığını söyleyeceksin, ya kendi kendine oluyor diyeceksin, ya tabiatın gereği olarak, onun tesiriyle vücuda geliyor diyeceksin veyahut da onun bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretiyle yaratıldığını kabul edeceksin. Madem, aklen bu dört yoldan başka yol yoktur; ilk üç yolun akıl dışı, hükümsüz ve imkânsız olduğu açıkça ispat edilirse zorunlu olarak, apaçık bir şekilde ve şüphesiz dördüncü yol olan tevhid yolunun doğruluğu kesinleşir.
Birinci Yol
Eşyanın ve varlıkların, âlemdeki sebeplerin bir araya gelmesiyle ortaya çıktığını kabul etmektir. Bunun imkânsızlığını gösteren pek çok noktadan yalnızca üç tanesini sayacağız.
Birincisi
Mesela, bir eczanede çok çeşitli maddelerle dolu yüzlerce cam kavanoz bulunuyor. Onların içindeki maddelerden hayat sahibi bir macun hazırlanması istendi. Hayat veren, harika bir ilaç yapılması gerekti. Biz de geldik, eczanede o canlı macunun, hayat veren ilacın çok sayıdaki unsurlarını, maddelerini gördük. O macunların her birini inceledik. Anladık ki, o cam kavanozların hepsinden hususi bir ölçüyle, bir-iki damla bundan, üç dört damla ötekinden, altı-yedi damla başkasından ve bunun gibi çeşitli miktarlarda örnekler alınmış. Eğer birinden bir damla eksik veya fazla alınsa o macun canlı olmaz, hususiyetini kaybeder. O hayat veren ilacı da inceledik. Her bir kavanozdan hususi bir ölçüyle birer madde alınmış, zerre kadar eksik veya fazla olsa ilaçlık hususiyeti kalmaz. Elliden fazla kavanozun her birinden ayrı bir ölçüyle farklı miktarlarda maddeler alınmış.
Acaba o şişelerden alınan farklı miktarların, garip bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın şişeleri devirmesi neticesinde bir araya gelmesine hiçbir şekilde imkân ve ihtimal var mı? Her birinden yalnızca alınan miktar kadar akması, o maddelerin toplanıp o macunu meydana getirmesi hiç mümkün mü? Acaba bundan daha hurafe, akıl dışı, bâtıl bir şey olabilir mi? Eşek katmerli bir eşekliğe girse, sonra insan olsa “Bu fikri kabul etmem!” deyip kaçacaktır. İşte bu misaldeki gibi her bir canlı, elbette hayat sahibi bir macundur ve her bir bitki, hayat veren bir ilaç gibidir. Onlar çok çeşitli ve gayet hassas bir ölçüyle alınan maddelerden yapılmıştır. Eğer sebeplere, toprak, hava, su gibi unsurlara dayandırılsa ve “Şu canlıyı sebepler yarattı.” dense, bu, aynen eczanedeki macunun şişelerin devrilmesiyle meydana geldiğini söylemek gibi, yüz derece akıldan uzak, imkânsız ve bâtıl bir iddia olur. Kısacası: Şu büyük âlem eczanesinde Hakîm-i Ezelî’nin kaza ve kader ölçüsüyle alınan, hayat için gerekli maddeler sonsuz bir hikmet, ilim ve her şeyi kuşatan bir irade ile meydana gelebilir. “Bunlar kör, sağır, sınırsız, sel gibi akan, her yerde bulunan unsurların, tabiatın ve sebeplerin işidir.” diyen bedbaht, “O hayret verici ilaç, şişelerin devrilmesiyle kendi kendine olmuştur.” diye akılsızca, saçma sapan konuşan sarhoş bir ahmaktan daha ahmaktır. Evet, bu küfür ahmakça, sarhoşça, divanece bir hezeyandır.
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
11,164
Tepki puanı
806
Düşünce
Sünni
İkincisi
Eğer her şey, Vahid ve Ehad Kadîr-i Zülcelâl’e verilmeyip sebeplere dayandırılsa, âlemdeki pek çok unsurun ve sebebin, her bir canlının varlığına müdahalesini kabul etmek gerekir. Halbuki sinek gibi küçük bir varlığın vücudunda çeşitli ve birbirine zıt sebeplerin kusursuz bir intizam, gayet hassas bir ölçü ve tam bir ittifak ile bir araya gelmesi, o kadar açık bir şekilde imkânsızdır ki, sinek kanadı kadar şuuru bulunan, “Bu, akıl dışıdır, olamaz!” diyecektir. Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinattaki çoğu unsurla ve sebeple alâkalıdır, hatta onların bir özetidir. Eğer o sineğin yaratılışı Kadîr-i Ezelî’ye verilmezse maddî sebeplerin onun yaratılışında bizzat hazır bulunması, küçücük cismine girmesi gerekir. Hatta cisminin küçük bir misali olan gözündeki bir hücreciğe girmeleri lâzımdır. Çünkü sebep maddî ise neticesinin yanında ve içinde bulunması şarttır. Şu halde, iki sineğin iğne ucu gibi parmaklarının sığmadığı o hücrecikte âlemdeki temel unsurların ve tabiatın maddî olarak bulunup usta gibi çalıştığını kabul etmek gerekir.
Sofistlerin en ahmakları bile böyle bir iddiadan utanır.
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
11,164
Tepki puanı
806
Düşünce
Sünni
Üçüncüsü
“Bir varlık bir bütünse, elbette bir tek elden ortaya çıkmış olabilir.” cümlesi, doğrulanmış bir kaidedir. Bilhassa o varlık, gayet mükemmel bir intizama ve hassas bir ölçüye sahipse, her şeyle irtibatı bulunan bir hayata mazhar ise bu açıkça, onun ayrılık ve karışıklık sebebi olan farklı ellerden çıkmadığını, kudret ve hikmet sahibi bir tek el tarafından yaratıldığını gösterir. Şu halde, o muntazam, ölçülü ve tek varlığı; sayısız, cansız, cahil, sınırlarını aşan, şuursuz, karmakarışıklık içinde, kör ve sağır tabiî sebeplerin karmakarışık ellerine –sayısız imkân yolları içinde bir araya gelip birbirine karıştığında o sebeplerin körlüğü, sağırlığı arttığı halde– isnat etmek, yüz imkânsızlığı birden kabul etmek kadar akıldan uzaktır.
Haydi, bu imkânsızlığı görmezden gelelim, fakat maddî sebeplerin tesiri elbette doğrudan temasla olur. Halbuki o tabiî sebepler, canlı varlıkların cismiyle, dış yüzüyle temas eder. Fakat görüyoruz ki, maddî sebeplerin elinin yetişemediği ve temas edemedikleri o canlının iç yüzü, dışından on kat daha muntazam, daha güzel, sanatça daha mükemmeldir. Maddî sebeplerin elleri ve âletleriyle hiçbir şekilde sığamayacakları, belki dış yüzüne de tam temas edemedikleri küçücük bir canlı, küçük hayvancıklar, en büyük varlıklardan sanatça daha hayret verici, yaratılış bakımından benzersiz oldukları halde, onları cansız, cahil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıt sağır, kör sebeplere dayandırmak ancak yüz derece kör, bin derece sağır olmakla mümkündür!
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
11,164
Tepki puanı
806
Düşünce
Sünni
İkinci Yol
“Teşekkele binefsihî”, yani her şey kendi kendine meydana geliyor. Bu cümlede de birçok imkânsızlık var; her yönden bâtıldır, akıl dışıdır. Örnek olarak bunların üç tanesini göstereceğiz:
Birincisi
Ey inat eden inkârcı! Benliğin, gururun seni o kadar ahmaklaştırmış ki, yüz imkânsızlığı birden mümkün görmeyi, bir derece kabul ediyorsun. Fakat sen canlı bir varlıksın; basit, cansız ve değişmez bir madde değilsin. Daima yenilenmeye doğru giden, gayet muntazam bir makine, harika, sürekli değişen bir saray gibisin. Vücudunda her an zerreler çalışıyor. Senin bedenin kâinatla bilhassa rızkın ve türünün devamı yönünden alâkalıdır, onunla alışveriş halindedir. Bedeninde çalışan zerreler, o münasebeti ve alâkayı bozmamak için dikkat ediyorlar. Adımlarını tedbirle atıyorlar. Âdeta bütün kâinata bakıyor, senin münasebetlerini kâinatta görüp öyle vaziyet alıyorlar. Sen görünen ve görünmeyen duygularınla, dünyadan o zerrelerin şu harika vaziyetine göre istifade edersin. Eğer bedenindeki zerrelerin, Kadîr-i Ezelî’nin kanunuyla hareket eden küçücük memurlar, O’nun bir ordusu, kader kaleminin uçları (her zerre bir kalem ucu) veya kudret kaleminin noktaları (her zerre bir nokta) olduğunu kabul etmezsen; bedeninin her tarafıyla beraber senin sadece gözünde çalışan her bir zerrede, münasebetli olduğun bütün kâinatı görecek birer göz ve bütün geçmişini, geleceğini, neslini, aslını, bedenindeki maddelerin kaynaklarını ve rızkının madenlerini bilecek, tanıyacak, yüz dâhininki kadar bir akıl bulunduğunu farz etmen gerekir. Bu meselelerde zerre kadar aklı olmayan senin gibi birinin tek bir zerresine bin Eflatun kadar ilim ve şuur vermek, bin derece katmerli, akılsızca bir hurafeciliktir!
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
11,164
Tepki puanı
806
Düşünce
Sünni
İkincisi
Senin vücudun bin kubbeli harika bir saraya benzer. O sarayın her kubbesinde taşlar, direksiz olarak baş başa vermiş, boşlukta durdurulmuştur. Hatta vücudun, bu saraydan bin defa daha hayret vericidir. Çünkü o beden sarayı, kusursuz bir düzenle daima yenilenmektedir. Gayet harika olan ruhu, kalbi ve manevî latifeleri görmezden gelsek bile, yalnız bedenindeki her uzuv, kubbeli birer menzil gibidir. Zerreler, o kubbedeki taşlar misali birbirleriyle kusursuz bir denge ve düzen içinde baş başa verip harika bir bina meydana getiriyor, fevkalâde bir sanat, göz ve dil gibi hayret verici birer kudret mucizesi gösteriyorlar. Eğer o zerrelerin, şu âlemin Ustasının emrine uyan birer memur olduğunu kabul etmezsen, her birinin, gayet sınırlı ve mutlak bir surette olmakla beraber, bedenin bütün zerrelerine hem mutlak hâkim, hem mutlak mahkûm, hem onların benzeri, hem hâkimiyet noktasında zıddı, hem yalnız Vâcibü’l-Vücûd’a mahsus çoğu sıfatın kaynağı olduğunu kabul etmen gerekir. Zerre kadar şuuru bulunan, birlik sırrıyla yalnız Vahid ve Ehad bir Zât’ın eseri olabilecek çok muntazam, sanatlı bir varlığı o sayısız zerrelere isnat etmenin pek açık bir şekilde imkânsız, hatta yüz derece imkânsız olduğunu anlar.
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
11,164
Tepki puanı
806
Düşünce
Sünni
Üçüncüsü
Eğer vücudunun, Vahid ve Ehad olan Kadîr-i Ezelî’nin kaleminden çıkmış bir mektup olduğunu kabul etmez ve onu tabiata, sebeplere bağlı matbu bir kitap farz edersen, bedenindeki tek bir hücreden başlayarak birbiri içinde daireler gibi, binlerce birleşik madde adedince tabiat kalıplarının bulunması gerekir. Çünkü mesela bu elimizdeki kitap eğer bir mektup olsa bir tek kalem, kâtibinin ilmine dayanarak onun tamamını yazar. Eğer bunun bir mektup olduğu kabul edilmez, şu kitap kâtibinin kalemine verilmez, kendi kendine olmuş denir ya da tabiata atfedilirse o zaman matbu bir kitap gibi, her bir harfi için ayrı ayrı birer demir kalem lâzımdır ki, basılabilsin.
Nasıl ki bir matbaada, alfabedeki harfler adedince demir harf bulunur ve böylece kitap basılır. İşte o vakit, bir tek kaleme bedel, o harfler sayısınca kalemler bulunması gerekir. Hatta bazen olduğu gibi, büyük bir harfin içine küçük bir kalemle, ince hatla bir sayfa yazılmışsa o bir tek harf için binlerce kalem lâzım gelir. Belki harfler birbirinin içine girip senin bedenin gibi muntazamca şekil alıyorsa o vakit her bir dairede, her bir parçası için o birleşik maddeler miktarınca kalıp gerekir. Haydi, diyelim ki içinde yüz muhal bulunan bu ihtimali mümkün kabul etsen bile bu muntazam sanatlı demir harfleri, mükemmel kalıpları ve kalemleri yapmak için yine –bir tek kâtibe verilmezse– onların sayısınca kalem, kalıp ve harf lâzımdır. Çünkü onlar da muntazam bir sanatla yapılmıştır. Ve böyle zincirleme gittikçe gider...
İşte sen de anla, bu öyle bir fikirdir ki, içinde senin zerrelerin sayısınca imkânsızlık ve hurafe bulunuyor. Ey inat eden inkârcı! Utan ve bu dalâletten vazgeç!
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
11,164
Tepki puanı
806
Düşünce
Sünni
Üçüncü Yol
“İktezathü’t-tabiat”. Yani, tabiat gerektiriyor ve yapıyor. Bu hükümde de pek çok imkânsızlık var. Örnek olarak üçünü göstereceğiz.
Birincisi
Eğer varlıkların, bilhassa canlıların her şeyi gören bir kudret tarafından hikmetle ve sanatla yaratılışı Şems-i Ezelî’nin kader ve kudret kalemine verilmeyip kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnat edilirse; tabiatın, yaratmak için her şeye, görünmeyen sayısız makine ve matbaa yerleştirdiğini veyahut her şeyde kâinatı yaratıp idare edecek bir kudret ve hikmet bulunduğunu kabul etmek gerekir.
Nasıl ki, güneşin cilveleri ve akisleri, yeryüzündeki zerre kadar cam parçalarında ve damlalarda görünüyor. Eğer o misalî ve yansıyan güneşçikler, gökteki güneşe isnat edilmezse; bir kibrit çöpünün ucunun sığmadığı bir zerrecik cam parçasında tabiî, fıtrî ve güneşin hususiyetlerine sahip, görünüşte küçük, mânen çok derin bir güneşin bağımsız varlığını kabul etmek, camı meydana getiren zerreler adedince güneşler bulunduğunu farz etmek gerekir. Aynen bu misaldeki gibi, varlıklar ve canlılar doğrudan doğruya Ezelî Güneş olan Cenâb-ı Hakk’ınisimlerinin cilvelerine verilmezse her bir varlıkta, bilhassa her bir canlıda sınırsız bir kudret ve irade, sonsuz bir ilim ve hikmet taşıyan bir tabiat, bir kuvvet, âdeta bir ilah bulunduğunu kabul etmek lâzım gelir. Böyle bir düşünce ise kâinattaki muhallerin en bâtılı, en hurafesidir. Kâinatın Yaratıcısının sanatını farazi, önemsiz, şuursuz tabiata veren insan, elbette, hayvandan yüz kat daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir.
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
11,164
Tepki puanı
806
Düşünce
Sünni
İkincisi
Eğer şu gayet düzenli, dengeli, sanatlı ve hikmetli varlıklar sonsuz kudret ve hikmet sahibi bir Zât’a verilmeyip tabiata isnat edilirse, tabiatın, her bir parça toprakta Avrupa’nın bütün matbaaları ve fabrikaları sayısınca makinelerinin, matbaalarının bulunduğunu kabul etmek gerekir. Ancak o zaman o toprak parçası, yuva ve tezgâh olduğu sayısız çiçek ve meyvenin yetişmesini ve meydana gelmesini sağlayabilir. Çünkü saksılık vazifesi gören bir kâse toprağın, içine tohumları sırayla atılan bütün çiçeklerin birbirinden çok farklı şekil ve mahiyetlerini ortaya çıkarma ve tasvir etme kabiliyetine sahip olduğu, bilfiil görülüyor. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e verilmezse, o saksıdaki toprakta her bir çiçek için görünmez, ayrı ayrı, tabiî birer makine bulunması gerekir, yoksa bu hal meydana gelemez.
Çünkü nutfeler ve yumurtalar gibi tohumların da maddeleri ortaktır. Yani hidrojen, oksijen, karbon ve azotun düzensiz, şekilsiz, hamur gibi karışımından ibaret olmakla beraber; hava, su, sıcaklık, ışık dahi basit ve şuursuz bir şekilde, her şeye karşı sel gibi gittiğinden, o sayısız çiçeklerin o topraktan ayrı ayrı, gayet muntazam ve sanatlı bir surette çıkması, o saksıdaki toprakta Avrupa kadar görünmez ve küçük ölçekte matbaalar ve fabrikalar bulunmasını açıkça ve zorunlu olarak gerektiriyor. Ta ki, bu kadar canlı kumaşı ve ayrı ayrı nakışlı binlerce dokumayı yapabilsinler.
İşte her şeyi tabiata bağlayanların Allah’ı inkâr düşüncesi, akıl dairesinin ne kadar dışına sapmıştır, kıyasla. Ve tabiatı yaratıcı zanneden insan suretindeki ahmak sarhoşların “ilim sahibi ve akıllıyız” diye iddia ettikleri halde akıldan ve fenden ne kadar uzak düştüklerini, hiçbir şekilde mümkün olmayan bir hurafeyi kendilerine meslek edindiklerini gör, gül ve tükür!
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
11,164
Tepki puanı
806
Düşünce
Sünni
Eğer dersen ki: Varlıklar tabiata isnat edilirse böyle hayret verici derecede akıl dışı ihtimaller, gerçekleşmesi mümkün olmayan zorluklar ortaya çıkıyor. Acaba Ehad ve Samed Zât’a verildiği zaman o zorluklar nasıl ortadan kalkıyor? O imkânsızlıklar, kolay olan vücûba nasıl dönüşüyor?
Cevap: Birinci muhalde nasıl ki, güneşin aksinin cilvesi tam bir kolaylık içinde, zahmetsizce en küçük cansız zerrecikten en büyük denizin yüzüne kadar feyzini ve tesirini misalî güneşçiklerle gösterdiği halde, eğer güneşle bağı kesilse her bir zerrecikte bizzat tabiî bir güneşin imkânsızlık derecesinde zor olan varlığını kabul etmek gerektiği söylendi. Aynen öyle de, her bir varlık doğrudan doğruya Ehad ve Samed Yaratıcıya verilirse vücûb derecesinde bir kolaylıkla, bağ ve tecelliyle bir varlığa gereken her şey ona yetiştirilebilir.
Eğer o bağ kesilse, o memuriyet başıbozukluğa dönse, her bir varlık kendi başına kalsa ya da tabiata bırakılsa; o zaman imkânsızlık derecesinde yüz bin zorlukla sinek gibi bir canlının, kâinatın küçük bir fihristi olan harika vücut makinesini kendisinin yarattığını, içindeki kör tabiatın, kâinatı yaratacak ve idare edecek bir kudrete ve hikmete sahip olduğunu farz etmek gerekir. Bu ise bir değil, binlerce muhaldir.
Kısacası: Nasıl ki Vâcibü’l-Vücûd’un ortağının ve benzerinin olması imkânsızdır, akıl dışıdır. O’nun rubûbiyetine ve eşyanın yaratılışına başkalarının müdahalesi de aynı şekilde imkânsız ve akıl dışıdır.
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
11,164
Tepki puanı
806
Düşünce
Sünni
İkinci muhaldeki zorluk ise şudur: Farklı risalelerde ispat edildiği gibi, eğer Vahid ve Ehad Cenâb-ı Hakk’a verilirse bütün eşyanın yaratılışını izah etmek, sadece bir şeyin yaratılışını izah etmek gibi kolay olur. Eğer sebeplere ve tabiata verilirse bir tek şeyin yaratılışını izah etmenin bütün eşya kadar zor olduğu, birçok kesin delille ispatlanmıştır. Bir delilin özeti şudur:
Nasıl ki bir adam, askerlik veya memuriyet unvanıyla bir padişaha bağlansa onun verdiği güçle şahsî kuvvetinin yüz bin kat üstündeki işleri yapabilir. Padişahı adına bazen bir şahı esir edebilir. Çünkü gördüğü işler ve yaptığı eserler için gerekli şeyleri ve kuvvetini kendisi taşımıyor, taşımaya mecbur olmuyor. O kuvveti ve teçhizatı, kendisiyle bağı sebebiyle padişahın hazineleri ve arkasındaki dayanak noktası olan ordu taşıyor. Demek ki, o askerin gördüğü işler, bir padişahın işi gibi şahane, gösterdiği eserler ise bir ordunun eseri gibi harika olabilir.
Nasıl ki karınca, o memuriyet sayesinde Fira-vun’un sarayını yıkmıştır. Sinek o bağ ile Nemrut’u öldürmüştür. Ve buğday tanesi gibi bir çam çekirdeği, o sayede koca bir çam ağacının bütün programını saklar. Eğer o bağ kesilir, o asker terhis edilirse, yapacağı işler için gerekli şeyleri ve kuvvetini, sırtında ve elinde taşımaya mecbur kalır. İşte o zaman, ancak elindeki o küçücük kuvvet ve sırtındaki cephane kadar iş görebilir. Önceki vaziyetinde gayet kolay yaptığı işler ondan istense, elbette, elinde bir ordunun kuvvetini ve sırtında bir padişahın savaş teçhizatı fabrikasını taşıması gerekir. İnsanları güldürmek için tuhaf hurafeler ve masallar anlatan maskaralar bile bu hayalden utanırlar!
Sözün Özü: Her varlığın yaratılışını Vâcibü’l-Vücûd’a atfetmenin vücûbiyet derecesinde bir kolaylığı var. Tabiata yaratıcılık vermek ise imkânsızlık derecesinde zorluğu kabul etmek ve akıl dairesinin dışına çıkmaktır.
 
Üst