Tarihimizdeki Kriz Yönetimleri ve Günümüzde Yapılması Gerekenler

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
9,454
Tepki puanı
608
Düşünce
Sünni
Birinci Cihan Harbi yıllarında Osmanlı Devleti’nin hem silah altına aldığı yüzbinlerce askeri beslemesi hem de halkın temel ihtiyaçlarını karşılaması gerekiyordu. Ancak toprakları işleyecek erkekler silah altına alınmış, çift hayvanları ve nakil vasıtaları ordu emrine verilmişti. Bu durum büyük ölçekli kıtlık yaşanmasıyla sonuçlandığı gibi bundan faydalanmak isteyen bir zümrenin ortaya çıkmasıyla da bu dönemde en çok kullanılan kelimelerden birisi “ihtikâr” oldu.

Bu nedenle “fırsatçı, istifçi ve insafsız İttihatçı yandaşlar” buhran dönemini fırsata dönüştürmüşler ve karaborsa patlamıştı. İttihatçılar savaş şartlarında sınırlı sayıdaki vagonu kendilerine yakın tüccara kullandırarak da “vagon ticareti” adı verilen bir yolsuzluğa zemin hazırladılar.

Enflasyon %400’e çıkmış, tahıldaki fiyat artışı Berlin’de %124, Viyana’da %178 iken İstanbul’da %1.970 olmuştu.

İttihat ve Terakki iktidarının krize yönelik uyguladığı çözüm, vurgunla ilgili haberleri yazan gazete ve mecmualara kilit vurmaktı. Karaborsayla ilgili karikatürler yayınlayan Karagöz dergisi bile sansürden nasibini alacak ve kapatılacaktır. Dergi birkaç ay sonra yeniden yayına başladığında sansüre teslim olmuş, yayın politikasını değiştirerek güzel günlerin yakın olduğuna dair haberler yapmaya başlamıştı.

Ülkemiz İkinci Cihan Harbi'ne girmese de savaşın ekonomik etkilerini çok ağır bir şekilde yaşadı. Bu dönem de “karaborsa, yolsuzluk ve vurgunculuk yılları” olarak tarihe geçti. Bu sefer vurgun yapıp zenginleşenler “CHP’li yandaşlardı”.

Harp seneleri enflasyonun ivmeli olarak arttığı bir dönem oldu. 1939’da 101,4 olan fiyat indeksi 1945’de 313,4 olmuş, gıda indeksi 1938’de 100 kabul edilirse 1944’de 1.113’e çıkmış, bu durum karaborsa ve kıtlığın yaygınlaşmasına ve harp zenginlerinin doğmasına yol açmıştı.

Krizin doğru idare edilemediğinin önemli bir göstergesi de Türkiye’nin savaşa katılan ülkeler dahil edilerek yapılan hesaplamalara göre %363 enflasyon oranıyla dünyada birinci olmasıdır. İkinci sırada yer alan Hindistan’da enflasyonun %203 olması, Türkiye’deki ekonomik çöküşün boyutlarını ortaya koymaktadır.

Kriz döneminin genel özelliği, ürünlerin gerçek fiyatının birkaç misli fiyata satılmasıdır. Bu nedenle daha da zenginleşen kesim, açlıkla boğuşan halkın aksine zevk ve sefa içinde yaşamayı sürdürmüştür.

1942 senesindeyse ekmek karne ile verilmeye başlandı. Ancak bu sefer de sahte karneler yapılarak “karne ticareti” ortaya çıktı.

İktidarın uyguladığı politikalardan birisi de milletin buğdayına veya hayvanlarına el koymaktı. 1942 yılından itibaren çiftçinin yemeklik, yemlik ve tohumluk ihtiyacından fazla olan ürünler daha harmanda iken Milli Korunma Kanunu kapsamında hükumetçe satın alındı. Ancak fiyat düşük belirlendiğinden küçük çiftçiler daha büyük sıkıntılar yaşadılar. Hatta ölülerini defnetmek için kefen bezi bile bulamadılar.

Kodaman üreticiler ise ürünlerini karaborsada satarak daha da zenginleştiler. Asıl dramatik olan ise millet açlık çekerken hükumetçe satın alınan mahsulün teknolojiden mahrum silolarda çürütülmesiydi.

Varlıklı tabakanın lüks ve sefahatinin sürekli artması da bu dönemin bir özelliğiydi. Savaş ortamına rağmen bazı zenginler en kaliteli kumaşları ve kürkleri yüksek fiyatlarına rağmen satın alabilmekteydiler. Hükumet ise sıkıntıların kamuoyuna yansımamasının çaresi olarak sansüre başvurmuş, günlerce kapatılan gazeteler olmuştu.

Ülkemiz 70’lerde Petrol Krizi’nin etkisiyle karaborsa, vurgunculuk ve istifçilik atmosferini bir kez daha yaşadı. Birçok temel gıda ürünü normal fiyatından çok daha yüksek fiyatlarda satılıyor, halkın alım gücü azalırken birileri korkunç paralar kazanıyordu. Enflasyon hızlı bir şekilde artıyor, benzin, tüp, sigara ya da çay almak için kuyruklara girmek gerekiyordu. Takip edilen yanlış politikalarla ülkemiz, 70 Cent’e muhtaç hale gelmişti.

Günümüzde de bütün dünya ile birlikte Türkiye olağanüstü günler yaşıyor. Bu ortam en başta hükumete sorumluluklar yüklüyor. Kriz yönetiminin başarılı olabilmesi için şeffaf olunması, doğru bir şekilde bilgilendirilme yapılması ve halkın temel ihtiyaçlarının karşılanacağından emin olması gerekiyor.

Bilhassa krizi ranta dönüştürmek isteyen ve yandaşlarına yeni zenginlikler kazandırmayı temel görev sayan İttihatçıların ve Tek Parti dönemi CHP’sinin yaklaşımlarının en büyük zararı halka verdiğinin bilinmesi gerekiyor.

Günümüzde hükümete düşen geçmişten ders alarak asgari ücretliler ve küçük girişimciler başta olmak üzere halkın, krizi geçim endişesi olmadan atlatmasana yönelik tedbirler alması ve krizi fırsat bilip zenginliklerine zenginlik katmak isteyenlere engel olmasıdır. Unutmayalım ki kriz dönemlerinde halk büyük sıkıntılar çekerken zenginliklerine zenginlik katanlar hep “yandaşlar” olmuştur.
 

kavak

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
1,969
Tepki puanı
676
Düşünce
Ateist
Bu yazının tümü sana mı ait?
Değilse, hani kaynak?!
 

bilgelikyolunda

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
9,454
Tepki puanı
608
Düşünce
Sünni
Devletimiz, Anayasamız (md 5, 17, 56) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (md 2) gereği yaşamı koruma pozitif yükümlülüğü altındadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre “herhangi bir kişi sağlıklı olarak devletin otoritesi altına yerleştirildiğinde, ancak serbest bırakıldığında aynı şekilde sağlıklı olmadığı durumda, bu durumun nedenlerini inandırıcı şekilde açıklama yükümlülüğü söz konusu devlete aittir. Devlet bu türden inandırıcı bir açıklama yapmadığı durumda AİHS’in 3. maddesi açısından bu durum sorun oluşturur.” Tomasi c. France, § 110 ; Ribitsch c. Autriche, § 34; Aksoy c. Turquie, § 61,, et Selmouni c. France [GC], no 25803/94, s 87, CEDH 1999 V).

Salgın hastalıklarla ilgili de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları vardır. AİHM cezaevinde tüberküloz hastalığına yakalan bir başvurucuya ilişkin kararda, yukarıda özetlenen gerekçelere ek olarak, taraf devletin Sözleşmenin 3. maddesini ihlal ettiğini şu nedenlerle kabul etmiştir: “Başvurucu cezaevine girdiğinde tüberküloz hastası olmamasına rağmen, bir süre sonra bu hastalığa yakalanmış olup... Cezaevinde tutulan bir kişinin, bulaşıcı bir hastalığa yakalanması... AİHS’in 3. maddesinin ihlaline yol açar. (…) AİHS’in 3. maddesi bulaşıcı hastalıkların önlenmesi açısından taraf devletlere pozitif yükümlülükler yükler” (Dobri c. Romanie, s 46-56).

Devlet kontrolü altında iken bulaşıcı bir hastalık sonucu ölüm gerçekleşmesi durumunda Anayasamızın 5, 17 ve 56. maddeleri ile AİHS 2.maddesi uyarınca yaşam hakkı da ihlal edilmiş olacak ve sıralı olarak ilgililer hakkında cezai ve tazmini sorumluluk doğabilecektir.
 

kavak

☆☆☆☆☆
Üye
Mesajlar
1,969
Tepki puanı
676
Düşünce
Ateist
Devletimiz, Anayasamız (md 5, 17, 56) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (md 2) gereği yaşamı koruma pozitif yükümlülüğü altındadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre “herhangi bir kişi sağlıklı olarak devletin otoritesi altına yerleştirildiğinde, ancak serbest bırakıldığında aynı şekilde sağlıklı olmadığı durumda, bu durumun nedenlerini inandırıcı şekilde açıklama yükümlülüğü söz konusu devlete aittir. Devlet bu türden inandırıcı bir açıklama yapmadığı durumda AİHS’in 3. maddesi açısından bu durum sorun oluşturur.” Tomasi c. France, § 110 ; Ribitsch c. Autriche, § 34; Aksoy c. Turquie, § 61,, et Selmouni c. France [GC], no 25803/94, s 87, CEDH 1999 V).

Salgın hastalıklarla ilgili de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları vardır. AİHM cezaevinde tüberküloz hastalığına yakalan bir başvurucuya ilişkin kararda, yukarıda özetlenen gerekçelere ek olarak, taraf devletin Sözleşmenin 3. maddesini ihlal ettiğini şu nedenlerle kabul etmiştir: “Başvurucu cezaevine girdiğinde tüberküloz hastası olmamasına rağmen, bir süre sonra bu hastalığa yakalanmış olup... Cezaevinde tutulan bir kişinin, bulaşıcı bir hastalığa yakalanması... AİHS’in 3. maddesinin ihlaline yol açar. (…) AİHS’in 3. maddesi bulaşıcı hastalıkların önlenmesi açısından taraf devletlere pozitif yükümlülükler yükler” (Dobri c. Romanie, s 46-56).

Devlet kontrolü altında iken bulaşıcı bir hastalık sonucu ölüm gerçekleşmesi durumunda Anayasamızın 5, 17 ve 56. maddeleri ile AİHS 2.maddesi uyarınca yaşam hakkı da ihlal edilmiş olacak ve sıralı olarak ilgililer hakkında cezai ve tazmini sorumluluk doğabilecektir.
Demek ki neymiş?
İsteyince düzgün kaynak vermek mümkünmüş.
 
Üst